18 Nisan 2018 Çarşamba

GÜNÜN GERÇEĞİ


Atlantik ülkeleri ancak “düşmanlar” ilan ederek nefes alabiliyor. Düşmanlarına yeni adlar takıp iş görebiliyor. Sovyet sistemi yıkılıp sosyalizm sahneden çekilince, bizdeki deyişiyle ‘komonislik’ küfürü boşa düştü. 
Boşluğu üç grup küfür-etiket ile doldurmaya başladılar. Bunlardan biri “ırkçı ve faşist” grubu oldu. İkincisi (tiran, firavun çeşitlemeleriyle) “baskıcı ve diktatör” etiketleri grubuydu. Üçüncü grup, siyasal değil de daha çok toplumsal içerikli olmak üzere (söylemesi zor olan ‘ötekileştirici’ dahil) “ayırımcı ve homofobik” küfürlerinden oluştu.
*
İlk grup küfür kısa sürede anlamsız hale geldi, çünkü artık anlamlı ve etkili biçimde kullanılamayacak kadar fazla yayıldı. Öyle ki, herkes birbirine “ırkçı-faşist” der oldu. Atlantik ülkeleri etrafa ‘ırkçı-faşist demeye kalkıştıklarında, karşılarında çok etkili örnekler sayıp dökenleri buluverdiler:  Irkçı öyle olmaz, senin gibi olur! Zenci, Kızılderili, göçmen düşmanı seni! Faşist bizde olmaz, sende olur! Faşizmin kitabını yazan sensin: Bu uğurda el kadar Avrupa yarımadasında iki dünya savaşı çıkarmışsın yine de doymamışsın!
İkinci grup küfür diktatörlükle suçladıkları ülkelerde, siyasal iktidarların genel oy hakkına dayalı seçimlerle belirlenmesi karşısında inandırıcılıklarını yitirdi. Rusya’da Putin, Macaristan’da Orban, Venezuela’da Maduro, Çin’de Şi Cinping, bizde Erdoğan, vb. iktidarlara “diktatörlük” demeleri, en başta kendi ağızlarında paslı bir tat bıraktı. Çünkü bu ülkeler birincisi, İngiltere yada İsveç gibi monarşi de değil cumhuriyet idi; ikincisi siyasi iktidarlar seçimle belirleniyordu; üçüncüsü böyle demeleri o ülkelerde insanların yüzde 50’sini karşılarına almak anlamına geliyordu. Bu gruptan küfürler hala savruluyor, ama pek kırıklar.
Üçüncü grup küfür, “demokrasi çoğunluğun/güçlünün değil azınlıkların/zayıfın rejimidir” diyenlerin eseriydi. Dezavantajlılar… Toplumda en dezavantajlı olan gruplar belirlenmişti. Zenciler, romanlar, engelliler, eşcinseller, kadınlar, hayvanlar, çevre… Bu unsurlarla ilgili olarak, önerdikleri siyasetleri tartışma konusu yapmaya kalkışan herkes anında küfrü yedi ve aşağılandı: Ayrımcı! Homofobik! İnsanlık düşmanı! Duyarsız! Neoliberallerin dezavantajlılar üzerinden üstünlük kazanma uyanıklığı, neoliberalizmin çöküşüyle birlikte şiddetini yitirdi; ama hala orada burada karşımıza çıkıyor. Örnek mi? İşte “Roman açılımı yarışmaları” aklımızda hala taze olan CHP ile AKP genel başkanlarının son iki gündür yaptıkları Roman topluluğunu paylaşma atışmaları…
*
Kim ne? Kim nerede?
Sol neresi, sağ neresi?
Haklı kim, haksız kim?
Bu ideolojik kayboluş, ilk olarak 1980’li yıllarda “Gorbaçov ne?” sorusuna yanıt aranırken yaşanmıştı. Kimi “komünist tabii” demişti. Kimi “ama özgürlükçü [liberal] komünist” diye itiraz etmişti. Yeni zamanlar! Yeni sollar!
İkinci kayboluş hemen ardından 1990’lı yıllarda yaşandı. Biri çıkıp “tarihin sonu” geldi dedi, “herşey buharlaştı”. Koro “modernizm bitti” diye araya girdi. Eski kozmopolitizm kendini küreselleşme diye sundu. Eski sollar kozmopolitizmi enternasyonalizm sanmışlardı; yeni sollar ise evrensellik sanıp hiç sektirmeden peşine takıldılar.
*
Şimdilerde işte bu 40 yıllık kocaman parantez kapanıyor.
Dünya Atlantik – Avrasya olarak yeniden biçimleniyor. Atlantik dünyası yeni döneme “liberal demokrasi adına” diyerek tüfek kuşanıyor. Ama çok kısırlaşmış; düşman ilan ettiklerine attıkları son kurşun “sen illiberalsin!”den ibaret. İşe yaramayan plastik bir kurşun!
Doğrusu ya, epeyce bakındım. Dünyanın yıkıcı güçlerinin elinde başka ideolojik silah görünmüyor. Eski egemenin hegemonya ambarı boşalmış.  
Şimdi ya Atlantik ülkeleri ile berabersin ve boynunda ırkçı – faşist – yalancı - saldırgan – terminatör – Sorosçu yaftası…
Ya da Avrasya dünyasıyla berabersin ve elinde ulusal birlik, bağımsızlık, egemenlik, uluslararası dayanışma ve işbirliği pankartı…
[BAG, Aydınlık, 18 Nisan 2018]

15 Nisan 2018 Pazar

EMPERYALİZMİN SON SORUNU: İLLİBERALLİK ve VİŞEGRAD GRUBU



Atlantik dünyasının has çekirdeği, kendi dünya görüşüne liberalizm, bu görüşün militanına liberal der. Bu dünya liberal sözünü güzel, iyi, tatlı sözcükleri gibi hoş sözcükler grubundan sayar. Birine liberal deyince, mecazi anlamıyla o kişiye ‘hoşgörülü kimse’ demiş oluyorlar.
Bunlar kendilerini dünyanın direği saydıklarından, reddiyecilerine özgün bir ad vermek yerine giderek daha sık biçimde, eksiklik gösterecek biçimde illiberal diyorlar. İl-liberal; yani liberal-olmayan. Mecazi anlamıyla da, ‘hoşgörülü olmayan, bağnaz, dar görüşlü’ kimse!
Kendini beğenmişlikten öyle muzdaripler ki, ‘küresel’ olduklarını söyleyip duruyorlar; ama dünyanın büyük kısmında ‘liberal’ lafının bağımlılık, kölelik, eşitsizlik olarak anlaşıldığının farkında değiller. Mecazi anlamıyla ise bizdeki ‘liboş’ lafının taşıdığı türden çok katlı aşağılamalarla yüklü olduğunun da…
*
Bizde kimi köşe-yazarlarının kalemine dolandığını görmeye başladığımız illiberal lafı, 1997 yılında Fareed Zakaria imzasıyla Amerikan Foreign Affairs adlı dergideki makalede işlenmiş. Türkçesi için tıklayınız.  
   Yafta olarak son kullanılışı, Vişegrad Grubu’nun boynuna asılmış olarak Avrupa’da karşımıza çıktı. Vişegrad ülkeleri Barcelona Merkezi, Friedrich Ebert Vakfı, Yurttaşlar Avrupası adlı üç kurumca 2017’de yayımlanmış bir kitapla illiberal ilan edildi. Dikenli tel örgüler resimli karanlık kapağı, kitabın ruhunu kestirme yoldan anlatıyor: Günün düşmanı illiberalizm!
*
Vişegrad Grubu dört ülke tarafından oluşturulmuş bir dostluk ve işbirliği platformu. Kısaca V4 olarak biliniyor. Polonya, Macaristan, Çekya, Slovakya’dan oluşuyor. Bu ülkeler farklı dinsel geleneklerden olsalar da tek bir uygarlığın üyeleri olduklarını, birlikte hareket ederek sorunlarını daha hızlı çözeceklerini düşünmüş ve 1991’de “V4” olmuşlar. Hepsinde, kuruluşları bin yıl öncesine kadar giden Vişegrad adlı birer kale-kent var; grubun adı buradan geliyor. Birbirleriyle komşular. Dördü de 2004’te AB üyesi oldular. Beraberliklerini AB üyesi olduktan sonra bugün de sürdürüyorlar.  (http://www.visegradgroup.eu)
*
AB’deki İlliberal Demokrasiler:Visegrad Grubu ve Dağılma Riski başlıklı kitap, V4 ülkelerin AB’nin yüce liberal değerlerinden uzaklaştıklarını, Avrupa’yı doğu – batı ayırımı temelinde görmeye ve göstermeye başladıklarını, Avrupa’nın bütünleşme sürecini dinamitlediklerini söylüyor. Bu ülkeler ‘euroscepticism’ (abkuşkuculuğu) çizgisine gelmişler. Yani, anti-AB’ci ya da AB’nin reddi anlamına da gelebilen AB eleştiricisi olmuşlar. AB’yi eleştiriyorlar; ulusal egemenliğin Brüksel’e devrinin istenmesinden rahatsızlar. Brüksel iktidarını iş dünyasıyla içiçe ama halktan uzak ve bürokratik olmakla, eşitlikçi olmamakla eleştirenler kervanına katılmışlar. Fena!
*
Kitaba göre bu ülkeler demokrasi mi, evet demokrasi. Çok partili siyasal sistem var, iktidar açık yarışmacı seçimlerle belirleniyor, parlamento işliyor, ifade ve söz özgürlüğü var, vb.. Peki bunlar liberal ülkeler mi, zinhar hayır! 1990’larda Kopenhag Kriterleri sayesinde liberalleşiyorlarmış. Ama her ne olmuşsa olmuş, bu kutlu süreci kesmişler. Polonya liderinin “bizim için egemenlik, hukukun üstünlüğünden [yani devletin piyasa adına sınırlanmasından] önde gelir” demesi… Macaristan liderinin “liberalizm yolsuzluktan, üç beş kişinin herşeye sahip olmasından başka bir şey getirmiyor” demesi… Demokratikleşmede mesafe alıyorlar, ama bir türlü devletlerinden –egemenliklerinden- ve halkın ihtiyaçlarını görmek saplantısından –popülizmden- kurtulamıyorlar. Liberalleşemiyorlar, illiberaller!
*
Biz en iyisi şu “illiberal” terimine biraz ilgi gösterelim. 
Ve Vişegrad deneyimini görüş alanımıza çekelim. 
Çünkü bu laf ile bu deneyimde çağın temel gerçeği saklı gibi duruyor. Yani Batı’nın elinde dünyaya satabileceği rüya kalmadığı, demokrasi örtüsünden vazgeçip doğrudan “liberalizm ihracı”na sıkıştığı, dolayısıyla ideolojik hegemonya gücünün gözle görülür biçimde zayıfladığı gerçeği…

[BAG, Aydınlık, 15 Nisan 2018]

12 Nisan 2018 Perşembe

MACARİSTAN’DA VIKTOR ORBAN



Macaristan’da seçim oldu. Viktor Orban üçüncü kez başbakan seçildi.
Viktor Orban’a, kendi dillerince olumsuz anlam yükleyip “Avrupa’nın Chavez”i diyenler, küresel liberalliğe karşı çıkan Orban’a, önceleri demokrat + diktatör bireşiminden ürettikleri demokratör unvanını yapıştırıyorlardı; sonra ve şimdi diktatör demeye başladılar. Atlantik medyasının takipçisi yerli köşe yazarlarımız, malum ‘saygın’ Atlantik medyasından alıntılar yapıp, bize Macaristan’da ne fena şeyler olduğunu anlatıp duruyorlar.
Avrupa Birliği’nin kapalı kutu dar tepe yönetimi ve Avrupa Parlamentosu’ndaki liberaller, yeşiller, sosyalistler kampı bas bas bağırıyorlar. Soros Tabanlı Kuruluşlar, STK temsilcileri,  seçim sonrasında Orban’ı kim kutladıysa, kutlama yapanı kınıyorlar.
Orban’ı Soros’a karşı mücadelesi nedeniyle anti-semitizm yapmakla; medyayı sınırlandırmakla; kadın ve LBGT bireylerin eşitliğine karşı çıkmakla, temel hak ve özgürlükleri tanımamakla suçluyor, böyle birinin nasıl kutlanabildiği hesabı soruyorlar. Bizdeki çevirmen-köşe yazarlar ise bunlardan çok, herhalde bizde daha çok para edeceğini düşündüklerinden, Orban’ın “göçmen (Müslüman) düşmanlığı”nı öne çıkarmayı uygun görüyorlar.
*
  Macaristan Başbakanı Orban’a dönük bu saldırganlık yeni değil. Durum 2011 yılından bu yana devam ediyor. Atlantik cenahı için asıl mesele, her zaman olduğu gibi, demokrasi ve insan hakları laflarının ardında  “tamamen duygusal”!
Viktor Orban’a karşı saldırgan tutumun başında, Macaristan’da ulusal yatırım gücünün tasfiyesine, ülke ekonomisine yabancı mali gruplar tarafından el koyulmasına, ülkenin altından kalkılamayacak ölçülerde borçlandırılmasına karşı ayak diremesi geliyor. Bu ayak direme, 2012 yılında yapılan yeni anayasa süreciyle birlikte gün yüzüne çıkmıştı.
Yeni Anayasa’ya, liberal demokrasinin ülkeye kabul ettirdiği “Merkez Bankası’nın Bağımsızlığı” düzeneğinin kırılacağını gösteren hükümler girmişti. Merkez Bankası’nın Bağımsızlığı, liberal demokratların küresel dünya düzeninin selameti ve tek tek ülkeleri boyunduruk altında tutabilmeleri için öylesine kritik bir siyaset idi ki, liberal demokratlar işte o zaman derhal harekete geçmişlerdi. Bizim 2018’de borç ilişkimizi nihayet sona erdirdiğimiz Uluslararası Para Fonu (IMF) ve bizzat Avrupa Birliği, kredi musluklarını kestiler. Fitch adlı sözde uluslararası mali denetim kuruluşu Macaristan’ın notunu anında düşürmüştü. Üstelik o zaman Macaristan’ın ödeme vadesi gelmiş 5 milyar avroluk borcu da kapıdaydı.
Tabii, her zaman olduğu gibi, meselenin yalnızca “para sistemi” olduğunu örtbas etmek üzere, Macaristan bir türlü kanıtlamasa da temel hak ve özgürlükleri ihlal edip durmakla suçlanmaya başlandı. Bu hakların savunucusu Soros idi; en önde o yürüyordu. Dolayısıyla AB eline Lizbon Anlaşması’nı almış ve “temel hak ve özgürlükleri sınırlandırırsan, ben de senin AB’deki karar hakkına el koyarım” tehditlerini savurmaya başlamıştı.
*
 Atlantikçi baskı, hep ve yalnızca bu temel sorun etrafında örülmüştü. Viktor Orban, işte bu baskıya karşı kimi zaman geri çekilmelerle yürüyen bir siyasetçi. 2018 seçiminde yüksek katılım oranlı seçimde oyların yüzde 50’sini alması, besbelli ki militan liberal demokratları şaşkına çevirdi.
Polonya’nın Macaristan seçim sonuçlarını ilk kutlayan ülkelerden biri olması, şaşkınlığı sinir bozukluğuna çevirmiş görünüyor.
Şimdi “demokrasi demek seçimde zafer kazanmak değildir” diye yazıp çizenler var. Liberal demokratlar, dünyanın farklı ülkelerinde kendi iradelerine karşı “direnen sandık” gerçeğiyle burun buruna gelmiş durumdalar. Bunlar temsili demokrasiyi kontrol gücünü yitirdikçe “sandık”tan iyice soğudular.  
*
Macaristan’da yalnızca siyasi önderlerin değil, aslında halkın tümünün karalanmasına varan hadsiz saldırganlıklar, açık ve seçik olarak, kendi bencil iktidarlarının çıkarlarına odaklı kesimlerden kaynaşıp çıkıyor. Bu kesimlerin sözde medyalarından ve stk’larından yayılan propaganda ürünü sözde bilgilere karşı uyanık olmakta büyük yarar var.
Seçimler, Macaristan halkına ve Avrupa’ya hayırlı olsun.

[BAG, Aydınlık, 14 Nisan 2018]

8 Nisan 2018 Pazar

NADİR DEVLET’İN EKSPEDİSYONU


Kitabın kapağında İdil – Ural Bölgesi adı verilmiş bir harita var. En solda batıda Mordva, bunun sağında kuzeyde Çuvaşistan ve Mari, ikisinin tam sağında doğuda Tataristan, onun kuzeyinde Udmurt ve doğusunda Başkurdistan çizili. Kitap 1995 yılının yazında, bunlardan üçünü kapsayan bir ay süreli bir inceleme gezisinin (ekspedisyon) notlarından oluşuyor. 
Tam künyesi şöyle: Nadir Devlet, İdil-Ural Ekspedisyonu -Tatarlar, Başkurtlar, Çuvaşlar, Marmara Üniversitesi Yayınları: 625, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü: 3, Ankara 1997, 143 sf.
*
Yazar, 1991 yılında tam adının Nadir Mirza İbrahimoğlu Devlet-Kildi olduğunu tescilletmiş. Roman gibi bir yaşamı var. Sovyet vatandaşı olan anne ve babası, İkinci Dünya Savaşı sürerken Mançurya’dan yaptıkları yayınlar nedeniyle sürgüne gönderilmiş, 1944 doğumlu olan yazar iki yaşından itibaren başka bir Tatar aile tarafından büyütülmüş. Ömrünün 11 yılı, 1972-84 arasında, Almanya’dan yayın yapan Amerikan “Hürriyet Radyosu”nda Tatar-Başkurt programları yapmakla geçmiş. ABD’ye ait soğuk savaş propaganda makineleri içinde önemli bir yeri olan bu radyonun öyküsü herhalde ciltler doldurur.
*
Yazar Türkiye ve Rusya ilişkilerine, Türkiye odağından değil, o ülke içindeki siyasal ilişkiler dünyasının içinden ve kendi siyasi programı açısından bakıyor. Yazar Rusya’da bulunan İdil-Ural Bölgesi olarak adlandırdığı yöre için, kitabın sonuç bölümünde, şu saptamaları yapıyor:  
“Tabii ki bu ülkelerdeki gelişmeler, merkezdeki (Moskova) gelişmelerle sıkı sıkıya bağlı. Dolayısıyla Rusya’nın kaderinden bu İdil – Ural cumhuriyetlerinin kaderini ayırmak mümkün değil. Rusya Federasyonu demokratlaştıkça, liberalleştikçe bunun müspet etkileri bu cumhuriyetlere ve burada yaşayan soydaşlarımıza da olacak.”
 “Bölgenin kaderi Rusya’nın kaderine bağlı” saptaması açık seçik ve kuşkusuz gerçekçi bir saptama. “Rusya demokratlaştıkça, liberalleştikçe” ifadesi ise böyle açık değil. Ama belli ki, Rusya’nın bu yolla ulusal birliğini perçinlemesinden değil, dağılma dinamiklerinin serbestleşmesinden söz ediyor. Sözün hemen devamından da anlaşılıyor.  
“Ancak Rusya kendi siyasi, ekonomik, sosyal ve askeri sorunlarını çözemezse İdil-Ural’da da sorunlar artacak. Bunun ise ücreti çok yüksek olacak kayıplara rağmen tam bağımsızlığa da yol açması muhtemel. Fakat buna ulaşabilmenin bizce en mantıklı yolu başta İdil-Ural cumhuriyetlerinin ekonomik, siyasi ve kültürel işbirliğini (İdil-Ural Ortak Pazarını) kurmaktan geçiyor. Çünkü her ne kadar demoralize olmuş, yaşlanmaya başlamış olsa da karşılarında 120 milyonluk bir Rus dünyası mevcut. Fakat bu fikirlerin yeşerebilmesi için yaşlı neslin ve metodlarının ortadan kalkması lazım. Ortak Sovyet vatanı değil. İdil-Ural, Türk-Tatar, Tatar-Başkurt-Çuvaş adı ne olursa olsun, bölgenin kendi vatanları olduğu anlayışının ve bunun icabında kan dökülmeye varacak kadar fedakarlık yapılması gerektiği şuurunun oluşması da gerekecek.”
Bu birkaç cümle, sansürsüz ve pek sert bir siyasi program önerisi. Yazar, bu sözleri şöyle noktalıyor: 
Rusların Özbek, Kazak, Kırgız, Türkmenlere verdiği neredeyse bedava bir bağımsızlığı İdil-Ural cumhuriyetlerine verilme ihtimali yok. Çeçenler çok kan döktüler; ancak Rusya onlara kendisinden çok uzak olmasına rağmen tam bağımsızlık vermedi. Kısacası İdil-Ural bölgesi önümüzdeki on yıllarda tekrar bir değişime gebe. Temennimiz bu doğumun fazla sancılı olmaması.”
*
Yeterince zaman geçti. Amerikan “hürriyet radyoları”nın başında nöbet tuttuğu gebelik, yalancı çıktı. 2018 seçimlerinde bu ve başka federe birimler, seçimlere yüksek katılım ve Putin’e yüksek destekleriyle boy verdiler. Şimdi Türkiye ile Rusya’nın, aralarındaki dayanışma sayesinde, birlikte zenginleşip yükselmelerini umut ediyorlar. 
Aynı Türkiye’de bizim de umut ettiğimiz gibi.
Gerçekten! Bir devir kapandı. Açılan Avrasya devri, yeni kuşakların bağımsız bilgi ve akıl temelindeki entelektüel güçlerinin doğrudan katkısıyla barışa, kardeşliğe, kalkınmaya yapılan büyük bir çağrı!

[BAG, Aydınlık, 8 Nisan 2018]


4 Nisan 2018 Çarşamba

RUSYA’NIN KODLARI



Rusya’nın kodları, Dr. Volkan Özdemir’in geçtiğimiz günlerde (Nisan 2018) Kırmızı Kedi yayınevinden çıkan kitabının adı. Bir alt başlığı da var: Türkiye’de Rusya’yı ararken Rusya’da Türkiye’yi bulmak. Kişisel tanıklıklarını paylaşan yer yer muzip bir kitap.
*
Başlığın kendisi, Rusya’nın Kodları, iddialı bir yazarla karşı karşıya olduğumuzu yeterince açık biçimde gösteriyor. Türkiye’nin deniz komşusu olarak çok yakın ama bir o kadar uzak kalmış, şimdiye kadar büyük ölçüde Batılı yazar-çizerlerden çeviri yoluyla öğrenmeye mahkûm edildiğimiz kocaman yabancı bir ülkenin varoluş ve hareket şifrelerini çözmek…
Dr. Volkan Özdemir iddiasının farkında bir yazar. Üstelik böyle bir iddiayı “Rusya arşınla ölçülmez, akılla anlaşılmaz” diyen, hele yabancıların bu işin altından hiç kalkamayacaklarını düşünen bir halk ve onun ülkesiyle ilgili olarak ortaya atıyor. Bu inançtan kaçmadan onunla da hesaplaşıyor. ‘Ama hangi yabancılar için zor? Batılılar için m Çinliler için mi? İşte burada toptancılık yaptıkları için Ruslar yanılıyorlar. Onların dilinden konuşmak, yaptıklarını anlamak her yabancı için zor değil. Bizim için asla zor değil. Bunun sebebi Türkler ve Rusların büyük benzerliklere sahip olması.’ Yazar, kişisel gözlemlerinin de doğruladığı bu ‘büyük benzerlikler’den emin. Dikkate değer bir saptamada bulunuyor: ‘Bugün dünyada tam anlamıyla Avrasyalı diyebileceğimiz sadece iki ülke var: Türkiye ve Rusya’. Bizim Rusya’yı anlama gücümüz, işte bu tarihsel ve coğrafi özelliğimizden geliyor.  
*
Peki yazar Rusya’nın şifrelerini kırmış mı? 
Bence evet. Yazar hiçbir noktada kaçmıyor. Bilgisini, sorularını, yanıtlarını lafı dolandırmadan satır satır peş peşe yazıyor. Elbette şifrelerini kırdığı şey bir bilgisayar programı değil. Tarihsel, sosyo-politik canlı bir sistem. Dolayısıyla çözüm yolları da, sonuçları da, yorumları da elbette tartışmaya açık. Kimilerine itiraz edebilir, kimi sonuçlarını doğru ya da yanlış bulabiliriz. Nasıl değerlendirirsek değerlendirelim, kitaptan hepimiz Batılı değil bizden ve bizim-için bir aklın doğrudan gözlemleriyle döşenmiş, sağlıklı bir düşünme ve tartışma zemini elde ederiz.
*
Biz, toplumlar arasındaki ilişkilerde bin yılı, devletlerarası diplomatik ilişkilerde ise yarım bin yılı aştığımız bu eski komşuyu doğrudan karşılıklı kültür alışverişiyle değil, tuhaf biçimde Fransızca ve İngilizce çevirilerin süzgeçlerinden öğrendik.
Elimizdeki ikinci kaynak, çeşitli nedenlerle Rusya’dan Türkiye’ye göçmüş Türk kökenli aydınların yazılarıydı. Örneğin Yusuf Akçura; ondan çok şey öğrendik. Örneğin Akdes Nimet Kurat; onun Rusya Tarihi kitabı çok uzun yıllar biricik kaynak oldu. Örneğin, Zeki Velidi Togan; Başkırt ülkesinde başkanlık yapmış ve Rusya siyasetinde önemli roller üstlenmiş biri. Bu aydınlardan bazıları, Rusya siyasetiyle o ülkenin iç-siyaset unsurları olarak kavgalı olanlar, işin doğası gereği, Rusya’yı kendi kavgalarının penceresinden görmemize de yol açtılar.
Şimdi başka bir devir başladı. Artık Türkiye’de doğmuş ve yetişmiş aydınlar Rusya’da yaşayarak araştırıyor ve anlatıyorlar. İki ülke arasındaki ilişkilerin çağın gerekleri doğrultusunda yükseltilmesi bakımından sağlıklı bir kaynak. Dr. Volkan Özdemir, aynı zamanda işte bu yeni bilgi kaynağının temsilcisi.
*
Kitap, yazarın kendi deyişiyle ‘akademik bir çalışma değil’. Akademik metinlerden hazzetmeyen okuyucu için iyi haber; okuma su gibi akıp gidiyor. Akademi için ise adeta alarm zili. Yazar diyor ki ‘yaşadığım olaylar ve tecrübelerden sonra ülkemizde maalesef böyle bir çabanın [akademik kitap yazmanın] gerekli olmayacağını düşündüm.’ Akademik bir zihne, akademik bir çalışmayı hakkıyla yerine getirebilecek donanıma, zaten doktor unvanına sahip genç bir bilim adamı bunu yapmayı “değmez” görüyorsa, durum toplum bilimlerimiz için vahim demektir.
Alarm zilleri başka nasıl çalar?
[BAG, Aydınlık, 4 Nisan 2018]