19 Kasım 2017 Pazar

NATO Sorunumuz Üstüne


NATO 1949’da kuruldu.

O tarihten 1991’e kadar, soğuk savaş adı verilen dönemde, açık askeri işgal operasyonları yapmadı. Kuruluş nedeni, Sovyet sistemine karşı kapitalist sistemin, ‘hür dünya’ nın savunulması idi.

1991’de Sovyet sistemi yıkıldığında, işin normali, NATO’nun da feshedilmesiydi. Edilmedi. NATO, açık askeri operasyonculuk yapan yeni dünya jandarmasına dönüştürüldü.

*

İlk olarak 1990 ve 1991’de Kuveyt – Irak’ta boy verdi. Irak’ta 2004 yılında yeniden başroldeydi. Orada olup bitenleri, Irak’a yazılan parçalanmış Irak anayasasını, kentlerde köylerde yakılan bitmez ateşi yakından biliyoruz. NTM-I diye anılan mekanizma, Irak’ta ortak işgalin eğitim ve donatım gücü olarak tarihe geçti.

1992’de Bosna-Hersek’te; 1999’da Kosova, Karadağ ve Sırbistan’da; genel olarak Balkanlar’da iş gördü. NATO ve etrafında kümelenmiş ülkeler, şirketler, cemaatler, eski Yugoslavya’yı savaşın ve düşmanlığın cenderesinde bıraktı. Cendereyi doğrudan yönetme araçların biri NATO Kosova Force (KFOR), öyküsünün yazılmasını bekliyor. Bosna’daki istikrar gücü (stabilization force) SFOR, uygulama gücü (implementation force) IFOR’lar da öyle.

*

NATO 2001’de kendini bir kez daha yeniden tanımladı.

ABD’de 11 Eylül 2001’de ikiz kulelere dönük saldırının hemen ardından, “çatışma olan belli bölgelere müdahale etmek” diye belirlenen tarzını, “küresel teröre karşı mücadele” diye değiştirdi. Bu çerçevede yapılacak işlere ‘operation active endeavour’ adını verdi. Nerede gerek görürse, oraya müdahale etme yetkisine sahip olduğunu ilan etti. Başı deniz kuvvetleri çekti; denizler NATO’nun sürekli gözetim-denetim-operasyon alanı haline geldi, bunların başına Akdeniz yerleşti.

2003 yılında Afganistan’da idi; halen 70.000 askerle orada. ISAF adlı NATO gücüyle Afganistan’daki ateşi körükleyip duruyor.

2007 yılında başlayan desteğin, 2009 yılında doğrudan operasyona dönüştüğü Somali’de; aynı dönemde Sudan’da boy göstererek, Afrika kıtasını boydan boya faaliyet alanı haline getirdi. Korsanlıkla mücadele deyip, Afrika denizlerini karış karış ‘koruma’sı altına aldı.

Onu 2011’de Libya’da da gördük.

*

Dünya değişti.

1945 – 1950 yaratığı NATO, varlık gerekçelerini yitirmiş bir kurum.

Bu kurum günümüzde, yalnızca kendi varlığını sürdürmeye odaklanmış ve ölmemek için direnen bürokratik odakların reflekslerini sergiliyor. Yeter ki varlığını sürdürsün; kendisinden ne yapması istendiğinin onun için önemi yok. Herşeyi yapmaya hazır!

Dünya genelinde ‘gladyoculuk’la anılan ve buna karşı halâ hiçbir savunma ve aklanma yaşanmamış geçmiş dönem, elbette bugünkü durumunun bir diğer nedeni.

Ama mesele yalnızca NATO’nun değişmesinden ibaret değil.

*

Mesele, bu örgütün, kendi ülkemiz bakımından adeta tehdide dönüşmüş olması.

NATO’nun, Millenium Challenge adıyla yaptığı 2002 tatbikatında, kaşı gözüyle Türkiye’nin tarif edildiğini, ‘düşman’a haddini bildirme oyunu oynandığını öğrenmiştik.

Bu örgütün masalarında, Türkiye’yi bölmüş haritaların dolaştığını duyduk.

Bu örgütün 15 Temmuz 2016 işgal girişiminden suçlu ‘sığınmacı subaylar’a kol kanat germesi, gözlerimizin önünde oldu.

En son Norveç tatbikatında, Atatürk ve Erdoğan fotoğraflarının ‘düşmanlar’ ipine dizilişine tanık olduk.

*

NATO da, bu örgütün Türkiye için anlamı da değişti.

Bu gerçekleri görmemekte direnmenin elbette NATO’ya faydası olur. Ama Türkiye’ye fayda bir yana büyük zararlardan başka bir şey getirmeyeceği açık.

[BAG, Aydınlık, 19 Kasım 2017]

15 Kasım 2017 Çarşamba

DEĞERLER Mİ DEDİNİZ?


Bugünlerde akıl kâselerini doldurmaya girişmiş yeni bir ideolojik harekât var. Adı değerler harekatı.
Türkiye’nin toprak bütünlüğünü ve Türk ulusunun egemenlik haklarını tehdit etse de; PKK/YPG gibilerini ağır silahlarla açıkça donatsa da; ‘Batıcıyız, Batılıyız, Batıylayız’ diyenler, batıcılıklarının “batılı değerler” olduğunu söylüyorlar.
Batı medeniyetçileri ‘değerler’ bayrağı sallaya dursun, bir yandan evrenselci-liberal sermayedarlar, bir yandan ümmetçi-liberal kadrolar, toplumsal alanı ‘değerler’e bezediler. piyasa ‘değer’cileri kampanyalarını çoktan projelendirdiler; küreselci ümmetçiler ise okulların ders kitapları piyasasını çoktan tuttular.
*
Değerler harekatı, kısa zaman önce akıl kaselerini hızla dolduran ideolojik söz ve kavram harekatlarına benziyor. 1980’li yıllardaki ‘çevre’, 1990’lı yıllardaki ‘öteki’, 2000’li yıllardaki ‘insan hakları’ ve elbette ‘küreselleşme’ laflarının büyülü yükselişlerine…
Çok geçmez, bunun da kaynağıyla hedeflerini, türleriyle aktörlerini hep birlikte tüm ayrıntılarıyla öğrenmeye başlarız.
Ama belki elimizi çabuk tutmakta yarar var. Daha şimdiden, ömrü boyunca ilkeler’den söz eden biz bile artık ilkeler yerine “değerler”den söz etmeye başlamış olabiliriz. Hepimizin kendi düşüncesiyle dilini bir genel kontrolden geçirmesi hiç fena olmaz.
*
Küreselcilik saldırısında olduğu gibi, şimdi de iki emredici düzen el ele yürüyor.
Bunlardan biri liberallerin neredeyse ilahi, insanlığın varoluşuyla birlikte ortaya çıktığı iddiasında oldukları ‘piyasa değerleri’. Öbürü ise, farklı dinlerin insanlığın özünde gömülü olduğu ve bu gömüyü yalnızca ve yalnızca kendilerinin bulup çıkardığı iddiasında oldukları, sıfatını koymaya gerek görmedikleri ‘değer’ silsileleri.
Bir önceki dönemde gözlemlediğimiz hareket tarzıyla aynı tarz.
Daha dündü. Küreselcilik, bilimsel akla açılan savaşla el ele yürümüştü. Aklın tüm çalışma yöntemlerine “dar pozitivizm” deyip, araştırma-incelemeyi “yorumsamacılık”tan ibaret ilan etmişti. Herkesin gerçekliği kendine demiş, insanlığı bilinmezlikler içinde yönsüz-pusulasız bırakmıştı.
Bunu niye yaptığı kısa bir süre içinde ortaya çıkmıştı. Bütün cafcaflı felsefi-metodolojik sözlerden sonra, bayrağı dinsel kurumlar aldı. Küreselleşmeciler bilimsiz-bilgisiz, sezgilerine teslim olmaya çağırılan insanlığa, medeniyetler (dinler) arası kavga korkutmacası yapıp dinler-arası diyalogculuğu sundular. Dünya iktidarını özlemiş diyalogcular hevesle sahneye çıktılar. Misyonları ‘evrensel değerleri kurumlaştırmak’ idi; küresel piyasanın ruh-düşünce inşası için yardımına koştular.
Malum işler kötü gitti. Küreselcilik söndü.
Öyle görünüyor ki, büyük atakları boşa çıkanlar, şimdi varlıklarını değerler harekâtı ile sürdürme gayretindeler. Gayretleri hukuksal, siyasal, toplumsal, tarihsel gerçeklerin ilkelerini/yasalarını mülga ilan edip, bunların yerine, aralarında pazarlıkla bağlayacakları bir “insanlığın değerleri!” listesi koymaktan ibaret. Elbette bu liste, kutsallıkla korumaya alınacak bir liste olacak.
*
Değerler harekâtına dikkat etmeliyiz.
Gayret edilen şey, piyasa ve dinsel kurumlar işbirliğiyle örülen bir tür ‘üstün düzen’ arayışı görüntüsü veriyor. Bir kişinin ya da bir toplumun, listedeki değerlerden bir ya da birkaçına göre farklı tercihte bulunmasını, o tercih daha onun yüreğinde ve aklında gömülü iken söndürülmesini sağlayacak büyük-emir düzeni. İnsana en küçük kaçış noktası bırakmayan sözde dinsel, sözde ahlaki, sözde insani yasacılık düzeneği.
*

Son kırk yılımızı ‘aa, sen insan haklarına karşı mısın?’; ‘aa, sen çevre yok olsun mu diyorsun?’, ‘ayol küreselleşmeye karşı çıkılır mı, bu bir zorunluluk!’… diyenlere laf anlatmakla geçirdiğimizi düşününce, bir kırk yılımızı da ‘aaaa, değerlerin yok mu senin!, değeri olmayan insanın ottan ne farkı var?!’ diyebileceklere laf anlatma derdine düşmemek için, konuyu şimdiden dikkate almakta büyük yarar var.
[BAG, Aydınlık, 15 Kasım 2017]

14 Kasım 2017 Salı

BİR ‘AÇILIM’ DAHA KAPANDI


Her yılın 10 Kasım’ı, Türk ulusu olarak bizim tek yas günümüz.
2017 yılının 10 Kasım’ında, Atatürk’ün ülkesinde iktidar olan parti kendine yakışanı yaptı, büyük yasta yerini aldı.
*
Bu olayın üzerimdeki etkisi, 2003 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, Irak’ı ABD için işgal etmeye yarayacak savaş tezkeresini reddettiği gün hissettiklerime çok benzer oldu. O gün, ‘evet, işte bizim meclisimiz!’ demiştim. Bu 10 Kasım’da ‘evet, işte bizim ülkemiz!’ dedim.
*
Ama bu tavır bizden çok, AKP seçmenini mutlu etti. Yıllardır partilerini “Atatürk yalnızca sizin mi, o asıl bizim” diye savunanlar, partinin tepelerinden inen düşmanca çığlar karşısında ezilip kalıyorlardı; ama parti başka Atatürk başka! deyip başları öne düşüyordu.
*
Partisi ne olursa olsun, camide Atatürksüz hutbeler yüzünden ibadetini eksilmiş hissedenlerin huzursuzluğuna tanık olanlarımız çoktur. Atatürk’e düşmanlık yaratmaya gayret eden muktedirlere karşın öğretmenin tek başına direnmesi sayesinde, anaokulundan dönen çocuğunun kalbini gösterip ‘Atatürk burada yaşıyor’ dediğini heyecanla anlatan ana-babaları dinlemiş olanlarımız da… ‘Dokuzu beş geçe ayağa kalkmadım’ diye köşe yazısı döşenenlerin arsızlığı, bir avuç kendini bilmez dışında hiç kimseye hoş gelmedi, malûm.
*
2017 yılının 10 Kasım’ında, toplumun derinliklerinde biriken o büyük huzursuzluk kazandı. Devlet, yasımızdaki yerini aldı. Saat dokuzu beş geçe trenler durdu, polis sirenleri yasımızı duyurdu, bütün bir ulus büyük yası paylaşmanın onurunu yaşadı.
Gerçekte olduğu ve tam olması gerektiği gibi…
*
Şimdi, On Kasım günü saat dokuzu beş geçe ayağa kalkmamakla övünen eksik ruhların son gayreti, bu duruma “AKP’nin Atatürk açılımı” etiketi yapıştırmak.
Oysa “açılım”ların tek ortak özelliği var: Tarihe, ulusun birliğine ve toplumun en temel isteklerine karşı, nerelerde ve kimlerce üretildikleri belirsiz olan bir takım siyasi projeleri dıştan ve tepeden dayatmak. Dolayısıyla “Atatürk açılımı” şimdi devletin yasta yerini alması değil. Tam tersine, o ‘açılım’, Atatürk’e karşı hakaret, saldırı ve inkâr gayretlerinin kendisi idi. İktidarın bu gayretlere set çeken büyük yasa sahip çıkmak tavrı (Ermeni Açılımı, Çözüm Açılımı gibi), düşmanca açılımlardan birinin daha yerle bir edilmesinden başka bir şey değildir.
Şimdi bir ‘açılım’ daha kapandı. Diğerlerinin kapanışı gibi, bu ‘açılım’ın kapanması da elbette çok isabetli ve Atatürk’e haksız, hadsiz saldırıları da son erdireceği için çok sevindiricidir.
*
İktidar partisinin bu tavrını, bazılarımızın “oy avcılığı içindir, samimiyetsizdir, kanmayız, inanmayız” diye karşılaması, beklenmedik bir şey olmadığı gibi, haksız da değil. Daha düne kadar, her ulusal bayramımızda hastalanan ‘devlet adamları’nı hayretle görenler bizleriz. “Yok artık!’ dedirten ulusal bayram yasakçılığını yaşayanlar da, Andımız’ı ırkçılık ilan edip kaldıranlara tanık olanlar da biziz. Eşit vatandaşçılık deyip Anayasa’dan Türk vatandaşlığını ve Türk Milletinin egemenliğini silmeye kalkışmış olanları da biz gördük. Ve biz direndik.
Ama hatırlamadan olmaz. AKP Andımız’ı kaldırırken, varsa eğer, sizin partiniz ne yapmıştı? Partinizdeki arkadaşınızla tartışmak zorunda kalmış mıydınız, kalmamış mıydınız?
Gerçekten, o karanlık rengin çok tonları var. ‘Mustafa Kemal’in askeri değil yurttaşıyız’ diyenler AKP’den mi? Eşit vatandaşçılığı resmî belgelerine yerleştiren yalnızca AKP mi? ‘Ulusalcılık yapmıyoruz, çok fazla Atatürk demiyoruz’ diyen dernek yöneticileri nereli? 10 Kasım yasına tahammül edemeyen gazeteler Agos’tan Yeni Asya’ya, Evrensel’den Milli Gazete’ye, Akit’ten Türkiye gazetelerine uzanıyor ve bunların çoğu kendilerini AKP’li olarak tanımlamıyor. Ve daha kimler, daha neler….
*
İktidar partisinin Türk ulusunun büyük yasına sahip çıkması, partiler arasında adeta bölüşülmüş o saldırgan örgünün çözülmesi demektir.

Bu, güzel bir gelişmedir.
[Aydınlık, 12 Kasım 2017]

6 Kasım 2017 Pazartesi

DANIŞMAN GÖLGELERİ


Türkiye’nin başbakanı için Amerikan muktedirlere ‘deliğe süpürmeyin, kullanın’ diyen başbakan başdanışmanları…
Türkiye’nin anayasa değişikliği için ‘metinler’ yazan ve adlarına ancak ‘kim yazdı’, ‘kim bunlar’ diye defalarca sorduktan sonra erişebildiğimiz ‘anayasa yapıcı’ cumhurbaşkanı başdanışmanları…
Kim oldukları bir yana, sayıları bile bilinemeyen cumhurbaşkanı, başbakan, bakan, siyasal parti baş ve baş-olmayan danışmanlar ordusu
Birbiriyle boğazlaşır görünen siyasal partilerin her birinde danışmanlık yapabilen, hiç batmayan ‘bir bilen’ler grubu….
En son, yeni kurulan iyi partide yaşanan genelbaşkan başdanışmanı krizi…
Anlaşılan o ki, kitabî olarak pek gerekli ve yararlı olan danışmanlık kurumu, siyaset ve yönetim dünyamızda, görünmeyen ve hesap sorulamayan gölge iktidarların kanalı haline gelmiş bulunuyor.
*
Yönetimlerde danışmanlık kurumu var. Kuşkusuz gerekli ve yararlı bir kurum. 
Bunun kötüye kullanılmasını kolaylaştıran özelliklerinden birini, belki şöyle özetleyebiliriz:
Danışman, karar alma sürecinin parçasıdır. Deyim yerindeyse o ‘bir bilen’dir. Ne’yi bildiğine karar veren ve kendisinin o bilgiye ihtiyacı olduğuna karar veren de yöneticinin kendisi. Yönetici bunun yolunu açar; danışman da ‘bilgi iktidarı’nı kullanmak üzere parlak ufuklara yürümeye başlar.
Buna karşın, resmî olarak karar alma yetkisi olan mekanizmalarda adeta ‘gölge’dir. Örneğin bir şirketin genel kurul üyeleri ya da partilerin parti meclisleri, bunları dünya gözüyle hemen hiç görmezler. Şirketin yönetim kurulu ya da partilerin merkez kurulları da öyle..
Örgütlenme şemalarında da nadiren görünürler. Resmi karar organları bunların görevlendirilmesinde hiçbir yetki kullanmazlar. Dolayısıyla denetlemezler de… Zaten çoğu zaman kimin ne için ne süreyle işbaşına getirildiklerini de bilmezler.
Sormak mı? Sormak olmaz; patron gerek duymuş ki yapmış, patronu sorgulamak olur mu!
*
Kötüye kullanımı önlemenin yolu, “danışmanın sorumlusu yöneticidir” şeklindeki basit kuralı akılda tutmak.
Danışmanın sorumluğu yöneticiye aittir. Yönetici, karar alma gücü olan kişidir. Bunu emir diye başkalarına veren, dolayısıyla ‘yapabilen’ kişi. Aldığı kararlardan ve bunların uygulanmasından öncelikle kendisi ve emir verdiği kişiler sorumlu; yani hesap vermek zorunluluğu var. Tepedeki yöneticiyle emrindekiler, çeşit çeşit denetime bağlılar. Bunların hesabı siyasal olarak kesilebileceği gibi, hukuksal olarak da kesilebilir. Hukuksal sorumluluk idari olabilir, örneğin yöneticiye görevden el çektirilebilir. Hesap malî olabilir, yöneticiye tazminat ödettirilebilir. Sorumluluk öyledir ki, cezai olabilir, kendisine ve emrindekilere mahpushane yolları açılabilir.
Danışman, bütün bunlardan azadedir. Kararların yükünü taşımaz. Öyle ya, kararı alan o değil, emrin altında onun imzası yok; hatta emirnamenin şu yada bu köşesinde bir ‘paraf’ı bile yok; sıfır iz! Tokmak inmek üzere kalktığında, emir veren ile emre uyanları adeta açık arazide bulur; oralarda danışmandan iz yoktur. Danışmanın sorumluluğu, yalnız ve yalnız onu kendisine danışman yapmış yöneticinin gözünde ve elindedir. Öyle ki, danışmana soru sorulmaz; onun hakkındaki sorular da yöneticiye sorulur; ‘neden bu kişiyi seçtin?’ Kısacası, danışmanın hesabı, yöneticinin hesap defterinde bir kalemdir.
*
Görünenden başka aktörlerin iktidar aracı olmak, kendi başına suçtur. Böyle yapan danışman kimseleri, elbette sorumlu tutarız.
Ama danışmanlık mekanizmasını başka, yabancı, gizli iktidar kanalları olarak gayrı-meşru aktörlere açmanın sorumlusu, doğrudan ilgili kurumun başındaki yöneticilerin kendileridir.

Siyaset arenasında sıkça duyduğumuz “aslında patron kötü değil; ama etrafını sardılar” mazereti, biriktirdiğimiz bunca deneyimden sonra geçerliğini yitirmiştir.

[BAG, Aydınlık, 5 Kasım 2017]

31 Ekim 2017 Salı

YARI-İL İDARESİNDEN NEREYE?


Bugünkü yönetim sistemimiz, siyasal rejim bakımından yarı-başkanlık modelidir. Tanımı gereği öyledir. Doğrudan seçimle göreve gelmiş bir cumhurbaşkanı ile yine doğrudan seçilen siyasi parti kadrolarınca kurulmuş hükümet ve başbakan, yan yana görev yapıyor.
Yarı-başkanlıkta, 16 Nisan 2017’de bir değişiklik yapıldı. Tarafsız cumhurbaşkanı ortadan kaldırıldı; cumhurbaşkanı iktidar partisinin genel başkanı unvanını da aldı. Ortaya partili cumhurbaşkanı özelliği çıktı. Aynı referandumda siyasal rejimimiz, yine tanımı gereği, başkanlık modeli çerçevesine yerleştirildi. Uygulanmasına 2019 yılında yapılacak seçimlerle başlanacak. Buna göre, doğrudan seçimle göreve gelmiş cumhurbaşkanı olacak; ama başında başbakanın bulunduğu hükümet artık olmayacak.
*
Yarı-başkanlık rejimi, iktidarın da muhalefetin de adını koymaktan ısrarla kaçtığı bir şey oldu. Memleket yönetiminde de aynı kader var. Çok önemli değişiklikler oldu; ama kimse bunun adını koymaya yanaşmıyor.
*
Memleket yönetimimiz İl İdaresi olarak, birörnek yapıydı; çatlayıp yarıldı. Valilik (iller)– kaymakamlık (ilçeler), bunların içinde kentlerde belediye ile kırda köy idaresi biçimindeki model, ülkenin 51 ilinde kaldı.
Öbür 30 ilde köyler kaldırıldı. Belde belediyeleri de… Kalan belediyeler, ilçelerle aynı sınırlara oturtuldu. Aynı şey illerde de oldu. İllerin her birine 1 büyükşehir belediyesi kondu; bu belediye ilin tümünde yetkili hale getirildi. Buralarda ortaya Yarı-İl İdaresi Modeli diyebileceğimiz bir şey çıktı.
*
Şimdi gazetelerde birazcık görünüp kaybolan haberlere göre, bazı kesimlerin tüm Türkiye’yi yarı-il idaresi modeline taşımak niyeti taşıdıkları görülüyor.
Yani şunları yapmak:
(1)Tüm illerde özel idareleriyle köyleri kaldırmak; hepsine birer ‘büyükşehir belediyesi’ getirmek; 81 il = 81 belediye.
(2)Tüm belde belediyelerini kaldırmak; her ilçede 1 belediye bırakmak; 921 ilçe = 921 belediye.
*
“Her ile 1 büyükşehir belediyesi” diyen siyasetin, dile getirmediği ama ayan beyan olan iki adımı daha vardır:
(1)Madem böyle yaptık, yasaları [=Mahalli İdareler Çerçeve Kanunu çıkaralım] ve anayasayı [=Madde 123, 127] buna uygun hale getirelim. Genel yetki ‘belediye’lerdedir, diyelim… Yani, ‘sınırlanıp kısıtlanmış merkezi idare – herşeyin sahibi yerellikler” şarkısını, baştan sona okuyamadık madem, sondan başa doğru okuyalım!
(2)Madem il-ilçe belediyelerini genel yetkili kılıyoruz/kıldık, aynı yerde 2 baş olur mu?, valilik ve kaymakamlıklar sembolik olsun ya da daha iyisi bunları tümden kaldıralım… Yani şu bildik atanmışlar gitsin seçilmişler kalsın seferberliği; ve sonuç, eyaletleşmenin zaferi!
*
Köysüz ve 81 + 921 belediyeli Türkiye modeli…
Bu, AKP’nin sahibi olduğu başkanlık rejiminin memleket yönetimi modeli midir? Yoksa AKP içinde baş figürleri tasfiye edilmiş kanatlardan kalmış bir artık mı?
CHP’nin programına aykırı olarak, kurultay ve seçim bildirilerine sızmış ademi merkeziyetçilik, yerelcilik, özyönetimcilik laflarıyla, yeni kurulan İYİ partinin [programına sızmış ve tepkiler üzerine kaldırılmış olan] kuşa döndürülecek merkezi idare hedefiyle subsidiariteci yerelciliği, bu tür tasarımların neresinde?
*
Prens Sabahattinci ademi merkeziyetçilik daha Birinci Dünya Savaşı zamanında tarihin çöplüğüne atılmıştı. Avrupa Birliği’nin ‘subsidiarite’si, olmayan yerlerde bile etnik topluluk keşfetmeye gayret eden Euromosaic’çilik tek AB yaratamadığı gibi, şimdi Katalonya’da mahkemelik! Devleti, hem merkezi hem yerel parçalarıyla, küresel-ulusal-yerel çıkar odaklarının hizmetkârı ilan eden neo-liberalizmin demokrasicilik balonu söndü.

Bütün bu gerçekler ortada iken, bu kaçak göçek ama dört bir koldan baş göstermekten de geri kalmayan akıl ve tarih dışı ademi-merkeziyetçilik aşkının kaynağı nerede?
[BAG, Aydınlık, 1 Kasım 2017]