25 Haziran 2017 Pazar

“YENİ” MERAKINA ESKİ BİR TANI


Aşağıdaki satırlar 1651 tarihli bir kitaptan…
Başka bir ülkedeki “değişik yönetim biçimini örnek almak, insanları sık sık yönetim biçimini değiştirmeye yöneltir…. Çünkü insan doğasının kendisi yeniliği arzu etmeye yatkındır. Dolayısıyla insanlar, yenilik sonucunda zengin olmuş ülkelere komşuluktan ötürü yenilik yapmaya tahrik edildiklerinde, onları değişime davet etmiş olanlardan memnun kalmamaları ve kargaşanın devamından zarar görseler de ilk başlangıçları sevmemeleri, imkansızdır; tıpkı uyuz olmuş köpeklerin artık acıya tahammül edemez hale gelinceye kadar kendi tırnaklarıyla kendilerini hırpalayıp durmaları gibi.”
Bundan 365 yıl önce yazılmış olan bu satırların sahibi Thomas Hobbes adlı İngiliz yazar. Ünlü kitabı Leviathan’da yazmış, Yapı Kredi yayınlarının 1992 tarihli çevirisinde 229. sayfada duruyor.
*
“Dünya”nın yaptığı gibi yapmak hikayeleri, bizde elbette çokça var.
Ama 1980’li yıllardan bu yana dalgalar halinde yaşadığımız ‘AB yenilikçiliği’ ve ‘küresel dünyaya uyum’ diye diye peşinde yuvarlandığımız sözde değişimler, dönüşümler ve yenilikler, aynı zamanda her birimizin kişisel yaşamlarımızın da bir parçası.
*
AB üyeliğiyle gelecek büyük yenileşmeyle coşanların yazılarını kendi gözlerimizle okuduk. Sözlerini, televizyon ekranlarından kendi kulaklarımızla duyduk: “Yunanistan ile İspanya’ya bak! AB üyesi oldular, öyle zenginleştiler ki adeta uçtular! Türkiye’de AB reformlarını engelleyenler, Türkiye’yi işte bundan yoksun bıraktılar!”
Sonra… AB’nin 1981 üyesi olan Yunanistan, maliyesi başkalarının denetiminde topraklarını satmayı düşünen bir ülke, 1986 üyesi olan İspanya ise bundan yirmi yıl sonra artık birliğini koruyamayacak kadar bunalıma düşmüş bir ülke oldu.
Dünün militan AB’cilerinden, bu gerçekler karşısında ‘yanılmışız’ dediklerini duyan var mı?
*
Yenicilere göre, hiç gecikmemeli ve küreselleşen dünyanın yeniliklerini izlemeliydik.
Özelleştirmelerde geri kalıyoruz diye ortalığı ayağa kaldırdılar. Oğlumuzu askere patates soysun diye göndermiyoruz kardeşim! diyenler ne edalı özelleştirmecilerdi! Nitekim asker karavanası da özelleştirildi. Şimdi televizyon ekranlarından utançla ve üzüntüyle, Mehmetçik’in hastanelere taşınmasını izliyoruz. Aynı zamanda özelleştirme siyasetinin insanı öfkelendiren kokuşmuş görüntülerini…
Sivil toplumculukta geri kalıyoruz diyenler, çoktan ticarileşip küreselleşmiş olan cemaat-ticaret yapılarını toplumun ve devletin kılcal damarlarına kadar yaydılar. “Sivil toplum” adına cemaatler dernekleşti, vakıflaştılar. Bunların dernekleri işletmeler, vakıfları şirketler kurdular. İnsani yardımdan üniversiteciliğe her alanda “sivil toplum” örtüsü altında özel sektörleştiler; sivil – özel toplum, siyaseti esir aldı.
Ve elbette yerelleştirme… Yerel yönetimlerin özerkliği, Avrupa Şartı’nın gereği! Yerellerin etnik dokuyu temsil etmesi, o büyük Şart’ın isteği! … Sonrası mı? Ülkemizin kentleriyle kasabalarında özyönetim ilanı denemeleri ve hendekçilik…
Felsefe ve ideolojiyle başlayıp, bunlar yetmeyince ‘renkli devrimler’le ‘Arap baharları’na, o da yetmeyince açık askeri işgallere başvuran arsız bir “yenilikçilik”!
Sonuçlar ortada.
Militan küreselciden ‘yanılmışız’ demesini beklemek ise boş.
*
Şimdilerde o “yenilikçilik”ten eser kalmadı. Dünya da biz de, hep birlikte Hobbes’un uyuz kaşıntısına düşmüş durumdayız; kendi tırnaklarımızla kendimizi hırpalayıp duruyoruz.
*
Ortaya çıktı ki, yaşadığımız şey tarihsel bir kapışma. Dünya ve ülkemiz ya bir avuç küresel şirketin av alanı olacak ya da uluslar kaderlerini kendi ellerine alacaklar. Bize düşen olup biteni ve gerçekleri görmek, Türk ulusunun egemenlik hak ve yetkisini sağlamlaştırmak, sorunlara ulusal aklın çözümlerini iliştirmek
*

Ramazan bayramımız kutlu olsun.

21 Haziran 2017 Çarşamba

EMPERYALİZMİN ‘EHVENİ ŞER’İ OLMAZ


Osmanlı’da başlayıp Türkiye Cumhuriyeti’nin 1950’li yıllarına kadar süren 75 yıllık Duyunu Umumiye İdaresi derdimiz, pek çok yönüyle çok öğretici.
Örneğin, ‘ben en büyük vatanseverim’ derken, bu idareye “ehveni şer idi, iyi idi” diyen de, “bizim sistem öyle berbat, oysa bu İdare öyle modern ki” diyenler de oldu. “Adamlardan borç almışsın, adaletli olmak lazım, onlar da kendi paralarını tahsil edecekler elbet” diye yüksek empati sahipleriyle karşılaşmalarımız da var.
Zamanında, İdare’de memur maaşları yüksek ve düzenli ödendiği için burada çalışmaya can atan çok kişi olmuş. Osmanlı devleti, memurlarına biçtiği o düşük maaşları bile ödeyemezken, kayırmacılık almış başını gitmişken, bu Avrupaî İdare’yi gel de beğenme! Böyle diyenler o zamanlarda vardı, şimdi bile var…
*
Oysa aynı İdare için, bir askeri uzman ve pratikte bundan fazlası olduğu anlaşılan Edward Mead Earle adlı bir Amerikan öğretim üyesi, daha 1929 yılında şöyle demişti:
“Uluslararası borçların siyasal, duygusal ve psikolojik zorluklardan serbest oldukları pek nadiren görülür. Özellikle geri kalmış ülkelerden biri borçlu olduğu zaman, tüm ilgilileri uğraştıran sayısız güçlükler baş gösterir. Bu gerçekler Avrupalılar için o kadar uzun zamandan beri bilinmektedir ki, siyasi birer ilke halini almışlar ve Batı uygarlığının gelişmesinde belli başlı unsurlardan olan kaçınılmazlık ve mukadderata teslimiyet kavramlarında birer öge olmuşlardır. Halbuki, dolarla birlikte mutlaka bayrağın da gitmesi icap etmemekle birlikte, birçok şeylerin gittiğini Amerikalılar daha henüz çetin bir tecrübe mektebinde öğrenmektedirler. Fransa, Almanya, İngiltere, Meksika, Çin, Nikaragua ve Dominik Cumhuriyeti gibi farklı kaynaklardan Birleşik Devletlere gelen havadisler ve siyasi muhaberat, altının daima temiz ve berrak bir surette parlamadığını göstermektedir. Amerika’nın dış ilişkileriyle meşgul olanlar son yirmibeş yılda ikrazat (borç-verme), tediye itilafları (borç-ödeme uzlaşmazlıkları), yabancı memleket bütçelerinin uzmanlar tarafından denetlenmesi ve bazen bunları takip eden muhtelif derecelerde siyasi ve askeri müdahalelerle daha çok ilgilenmişlerdir. Bu hususta hiç bir kimse Vaşington’daki Dışişleri, Ticaret ve Maliye bakanlıkları kadar tetikte değildir….”
*
Amerikan yazar, bu sözleri, İstanbul’daki Robert Kolej’de üç yıl öğretmenlik yapan Donald Blaisdell’in doktora tezine yazdığı önsözde dile getirmiş. Bu teze, daha doğrusu İdare’ye ilişkin olarak şunları yazmış:
“…  Blaisdell’in Osmanlı Düyunu umumiye Tarihi, şimdiye kadar Türkiye ahvalile meşgul olmuş bulunsun bulunmasın, uluslararası ilişkilerle ilgili herkesin dikkatini çekmelidir. Amerikalıların, pek pahalıya mal olan, tecrübe mektebinde öğrenmeye devam edeceklerinde şüphe yoktur. Bununla beraber başkalarının tecrübelerinden biraz olsun malumat elde etmemeleri için de bir sebep mevcut değildir. Yakın Doğu çoktan beri dünya siyaset bilimcileri için bir laboratuvar görevi görmüştür. Yöredeki çapraşık sorunlar arasında Osmanlı Duyunu umumiye İdaresi’nden daha önemli olan pek az kuruluş vardır. Bu nedenle, Osmanlı maliyesi üzerinde Avrupa denetiminin nesnel bir tahlilini elde bulundurmak fevkalade önemlidir....”
*
Fakat yanlışlık yapmayalım.
Bizde, emperyalizmin efsane İdare’sini sevip öven bir grupçuk olmuşsa da, Türkiye’nin kaderini belirleyen çoğunluk, gerçeğin her zaman farkında olmuştur.
Nereden biliyoruz derseniz…

Zamanın Maliye Bakanı Cavit Bey’in "memleketimizde mevcut olan yabancı malı kuruluşlar hakkında beslediğimiz saygı ve güven duygularına tamamıyla karşıt olarak onlara güven duymadığımız biçimde yayılan rivayet ve yalanlar….” diye yükselen ağlak feryatlarından biliyoruz.

18 Haziran 2017 Pazar

VÜCUDA SAPLANMIŞ BİR MIH!

VÜCUDA SAPLANMIŞ BİR MIH!
Avrupa sömürgecileri ile onları izleyen Amerikan emperyalizmi, ona olumlu ve yüceltici anlamda Şark Efsanesi diyorlar. Hayranları ve yandaşlarının “bataklıktaki çiçek” dedikleri bu kurum, nesnel görüntülü uzmanlarca uzun süre “bu yalnızca idari ve mali bir kurumdur, siyasetle ilgisi yoktur” diye savunulmuştu. Ama o, 1921-1922 yılı raporunda, kendisini Sevr Anlaşması’na göre yeniden yapılandıracağını ilan ederek, en yüksek siyasetin asıl oğlanlarından biri olduğunu resmen belgeye vurmuştu.
Sonraki yıllarda, Osmanlı’yı parçalayıp Türkleri tarihe gömmeyi amaçlayan Sevr’in mali hükümlerini onun yazdığını herkes öğrendi. Bir hatası vardı. Sevr’i yürürlüğe sokabileceklerini düşünmüş, Türk Devrimi’ni hesaba katmamıştı.
Duyunu Umumiye’den söz ediyorum. Osmanlı Devlet Borçları İdaresi’nden…
*
Borç İdaresi 1881 yılında kurulmuştu. 1918 – 1923 arasında Sevr yürürlüğe girer diye beklemişti. Karşısında Ankara Hükümeti’ni buldu. Anadolu’dan sürüldü. Nisan 1923’e gelindiğinde İstanbul’da bile iş göremez oldu. 24 Temmuz 1923 Lozan Anlaşması’yla uluslararası alanda da düştü. 1924 – 1928’de paracıklarını tahsil edemedi. 1928 yılında bir anlaşmaya razı olup Paris’e taşındı. Adını da değiştirdi. Adı Eski Osmanlı İmparatorluğu'nun Taksim Edilmiş Devlet Borçları Meclisi oldu.
Yeni adı ve mekanıyla, Türkiye’den ne koparabilirse koparmak için çalışıp durdu.
*
1930 yılının ilk yarısında Times ve Daily Telegraph gazeteleri, hiç kesmedikleri yaygaralarını iyice yükseltmişlerdi. “TC ödemelerin ertelenmesini istiyor; dış borçların taksitlerini geciktirecek” diye yazıp duruyorlardı. Kendilerine “Osmanlı alacaklıları” diyenler, 18 Haziran 1931 tarihinde Paris basınına bir bildiri gönderdiler. Bu bildiri adeta muhtıra gibi, devletlerin masalarına taşındı.
Sonuçta “alacaklılar” ile Türkiye arasında bir protokol imzalandı. Bunun yasa haline getirilmesini istediler; istediklerini aldılar. TC Hükümeti ile Osmanlı duyunu umumiye hamillerinin mümessilleri arasında 22 Nisan 1933 tarihinde imzalanan itilafnamenin onayı hakkında yasa… Ama tatmin olmadılar. Borçlara karşılık çıkarılan tahvillerden bazılarının “şüpheli” olduğunu ileri sürdüler. ‘Ekspertiz Komisyonu kurulsun’ dediler. O da yapıldı.
*
Otuzlu yıllar boyunca süren, bitmek bilmez, haksız ve uluslararası hukuk kılıklı taleplerden gına getiren hükümet, 1940 yılında bir Bakanlar Kurulu kararı çıkarıp Paris’e çadır kurmuş bu kurumla tüm ilişkilerini kestiğini ilan etti. Alacaklının böylesi “bu Paris’li kuruluşla hukuken ilişkim kalmamıştır” denmesini kabul eder mi? “Hukuk” mücadelesine giriştiler. Gerekçeleri de saf “hukuksal”dı: Konu yasa ile düzenlendi, diyorlardı; “yasa hiç kararnameyle kaldırılır mı?”
Bunlar gerçekten ilginç bir türün temsilcileri. 1939 – 1945 arasında yaşanan savaştan bile etkilenmemiş görünüyorlar. Taa 1949 yılına kadar….
Sesleri ancak o yıl kesildi. Bir protokol imzalandı ve bunların Türkiye ile ilişkileri “hukuken” 1949’da ortadan kalktı.
*
Bu idareye “devletin vücuduna saplanmış bir mıh!” diyenler, bu berbat şeyi vücuttan çıkarmak için çok çalıştılar. Mizancı Murat fakültede verdiği derslerde öyle dermiş. Bir ara onu da İdare’ye almışlar; ama görevi kısa sürmüş.
1911 yılının Maliye Bakanı Cavit Bey’in “bu İdare’yi sevmediğimizi kim söylüyorsa, vallahi yalandır billahi iftiradır” tadındaki sözleri de kayıtlarda duruyor. Bakan o İdare’yi savunmaktan hiç ama hiç vazgeçmemiş!
Vücuda saplanmış mıh, vücutta çok uzun süre kalmış. Bunlara son “borç” taksidi 1954’te ödendiğine göre, 1881’den 1954’e tam 75 yıl…
Ne kadar uzun bir süre!

Şaşırtıcı olan, böyle bir deneyime sahip olan Türkiye’nin aynı suya dalıp dalıp çıkmaya çalışması. Çoktan öğrenmiş olmamız ve bağımsız kalkınma yolunun gerçekçi planını çizmiş olmamış gerekmez miydi?

15 Haziran 2017 Perşembe

TERCÜME AKILLA MÜCADELE


1950’li yıllar, pekçok başka ülkede olduğu gibi, Türkiye’de de Amerikan demokrasisine hayranlık arşa çıkmıştı. Amerikan mucizesini biz de yaşayalım diye, üniversitelerde ders programları yeniden biçimlendirilmişti.
Devleti nasıl örgütleyelim? Kendimizi nasıl yönetelim? Bunlar can alıcı sorulardı. Amerika en son, en iyi, hatta en mükemmel yolu bulmuştu. Fazla söze gerek yoktu; başarısı bunu kanıtlıyordu. Amerika’nın elindeki şey ‘evrensel yönetim bilgisi’ meşalesiydi. Mucize bize Marshall yardımlarının ardından ‘amme idaresi’, Türkçesiyle ‘kamu yönetimi’ adıyla geldi.
*
Geldi, ama itirazlar da yükseldi.
Yeni gelen şeyde tuhaflıklar vardı.
1956 yılında İstanbul’dan Prof. Dr. Sıddık Sami Onar bir makalesinde, Türkiye ‘iptidai bir memleket değildir’ diyordu. Türkiye’nin devlet yönetimi geleneği çok güçlüydü. Bizde “taklid değil tekamül kanunları”nın işlediğini söylüyordu. Oysa Amerikan mucizesi ‘amme idaresi’ ya da ‘idare ilmi’ denen şey, Türkiye’nin hiçbir geçmişi ve hiçbir kurumu yokmuş da, herşey boş bir sayfaya ilk kez yazılacakmış gibi davranıyordu. Olacak gibi değildi. Onar “mazi [geçmiş] ve hal [bugün] bir kül [bütün] olarak ele alınmalıdır” diyordu.
Aynı dönemde, 1958 yılında Ankara’dan Prof. Dr. Tahsin Bekir Balta “yurdumuzda kendi anlayış ve ihtiyacımızın verisi olan bir idare ilminin gelişmesi için” çalışmamız gerektiğini yazıyordu. Yoksa ilelebet “yabancı çalışmaların verilerini aktarmak zorunda” kalacaktık. Balta’ya göre yönetim sorununa liderlik, personel gibi konulara odaklanmış olan “Amerikan örneğinden farklı” bakmalıydık.
*
Ama nasıl bakabilirdik ki?
Okullarda okutulan ilk ders kitapları, Amerika tarafından Türkiye’de görevlendirilmiş olan Amerikan uzmanların ders notlarıydı. 1954 yılında Marshall Dimock, 1956 yılında Albert Gorvin tarafından verilen derslerin notları…
1960’lı yıllarda, bu kimselerce ya da Amerika’ya gönderilerek yetiştirilmiş yerlilerin Türkçe’ye çevirdikleri Herbert Simon, Bernard Gournay adlı yazarların ders kitapları kullanıldı.
Fikirde ve uygulamada taklitçilik, kuram ve yöntem bakımından özgün bilgi üretecek kurumlar oluşturulursa önlenebilirdi. Böyle kurumlar oluşturmadık. Sonraki yıllarda Amerikan uzmanlar buraya gelmediler; biz kadrolarımızı oraya gönderdik. 1970’li yıllardan itibaren ders kitaplarını yerli kadrolar yazdı; doğal olarak Dimock’ların yolunda takılı kaldık.
*
Kaldı ki, 1950’lerin Amerikan ekolünü besleyen eski bir dip akıntısı da vardı. 1870’lerin liberal iktisatçısı Ohannes, yalnızca iktisat zihniyetiyle ilgilenmemişti. Dönemindeki yönetim derslerini de o ve arkadaşları yürütüyordu. Uzun yıllar boyunca “Usul-i idare-i mülkiye”, yani devlet yönetimi derslerinin hocaları bu ekipti.
O tarihte liberallerin göbek bağı Atlantik ötesi değildi ama berisiydi; İngiltere idi. Zaman içinde birbirlerine geçtiklerine göre aynı kutup sayılır. Yani Amerikancılık öyle yarım asırlık bir şey değil; epeyce eski. ‘Başarıları’nın gizi tarihte gizli.
1870 – 1910 arasında da ‘kendi gerçekliğimize uygun yönetim bilgisi üretmeliyiz’ diyenler eksik olmamıştı. Ne var ki, iktisatta Akyiğit çizgisindeki yönetimcileri Onar ve Balta’ya, böyle hocaları bizlere bağlayan gerçek bilgi köprüleri kurulamadı.
*
Tercüme akıl, sermaye ve onun yanısıra devlet gücünün desteğiyle iş görüyor. Kesintilere uğrasa da varlıklarını uzun zaman sürdürmeleri böylece mümkün oluyor. Bu akıl türüyle mücadele elbette öğütle olmaz. Çıkış yolumuz bireysel çabalarla da bulunamaz.
Bir ‘siyaset aklı’na, bir ‘devlet aklı’na ihtiyacımız var.

‘Türkiye Aklı’nı inşa edebilmek için gereken toplumsal ve kültürel zemin var. Bütün mesele, bunu gerçekleştirebilecek iradenin harekete geçmesinde. 

11 Haziran 2017 Pazar

LİBOŞLARIN SON ARAYIŞLARI: Sanayi 4.0


Küreselciliğin “değişmeyen ya delidir ya ölü” veciz sözüyle başlayan ulus devletleri tasfiye etme ve dünyayı küresel (kendisi) ile yerel etnikler arasında küçük lokmalara çevirme stratejisi, 20. yüzyılın sonu ve 21. yüzyılın başında herkesi adeta teslim almıştı. Tuttuğu yol-yordam ise yeni değildi. Neresinden baksanız, en azından iki yüzyıllıktı.
*
Serbestiyetçilik... Açıklık... Rekabetçilik... vb.
Bunların pratikte iki anlamı vardı.
Birincisi, ülkeler kendilerini diğer ülkelere kapatmayacaklar; korumacılık yok! Bırakınız geçsinler! Böylece zamanın İngilteresi üzerinde güneş batmayan imparatorluk olmuş, onun yanısıra birkaç ülke de dünyanın büyük sömürgecileri olma fırsatı yakalamışlardı.
İkincisi, ülkeler devlet eliyle yürümeyecekler; herşeyi özel sektöre bırakacaklar! Bırakınız yapsınlar!  Böylece dünyanın çok ama çok geniş bir kesimi, birkaç sömürgeci ülke işlerini görebilsinler diye elleri ve ayakları bağlı hale getirilmişti.
Küreselcilik işte bu eski ruhu diriltti. Dünyaya çok zarar verdi. Ama vuslata eremedi ve çöktü.
*
Şimdi bunun çöküntüleri arasında, ellerine yeniden fırsat geçirebilmek için didinenler göze çarpıyor. İkiyüzyıldan beri ve küreselcilik atağında da takındığı o değişmeyen edayla, aynı sözlerle ve aynı “kaçınılmazlık” tehditlerini savurarak...
Bildiğiniz gibi, anadilleri Amerikan İngilizcesinde adları liberal demokrat olanlar, Türkçe’de kendilerine özgürlükçü demokrat diyorlar. İşte bu son liboşlar, her zaman yaptıkları gibi şimdi yine “yeni” bir durumdan dem vuruyorlar: Sanayi 4.0.
Bu fikirden dem vurup “yeni sanayi geliyor ve serbestiyet – açıklık istiyor!” diye yazıp çiziyorlar.
*
Sanayi 4.0 fikrine göre sınai üretim sistemi ve dolayısıyla bütün yönetim dünyası bir kez daha büyük bir değişim dalgası içine girecek. Sanayileşme sürecinde 18. yüzyılın sonlarındaki buharlı makineler birinci kuşaktı. 20. yüzyılın başında fordizm diye bilinen seri üretim teknikleri ikinci kuşak oldu. Aynı yüzyılın son yarısında ortaya çıkan CNC –bilgisayar kontrollü tezgahlar üçüncü kuşaktı. Şimdi dördüncü kuşak teknik, akıllı fabrikalar dönemini açacak. Üretimin birbirine bağlı bilgisayar ağlarında internette olacağı ve kararların giderek bilgisayarın kendisi tarafından alınacağı bir fabrika sistemi... İnsansız, robotlu üretim…
Fikir kabaca böyle.
*
Mesele bu sınıflandırma doğru mu; bu olur mu olmaz mı meselesi değil. Almanya başta, Türkiye’de de bu konuyu ele alan platformlar kurulmuş durumda. Bilim-kurgu romanları böyle konuları çoktan beridir işliyorlar. Hollywood bunların sayısız filmini yaptı.
Mesele, son liboşların “Sanayi 4.0 ulusal devletle ve bunun korumacılık politikalarıyla bir arada yaşayamaz” yazıları döktürmeye başlamış olmaları. Savundukları ideolojiyi, “teknolojinin zorunluluğu” gibi göstererek mevzilerini koruma derdinde ve çok gayretteler. Yine ‘başka alternatif yok’ gevezeliğinin hazırlığındalar.
*
Kimbilir, belki Sanayi 4.0 adlı “gelen yeni şey”, birkaç yıla kalmadan unutulup gidecek. Ama gerçek şu ki, bilim – teknik alanındaki gelişmeler üretim ve yönetim sistemlerinin yeniden yapılanmasını gerektiriyor. Bu yapılanmanın nasıl olacağı ise, son liboşların sahtekarca ileri sürdükleri üzere teknolojinin zorunluluklarına değil bizim tercihlerimize bağlı.
Son liboşlar, yeni-Ohanneslerdir. Ohannesçiliğin bize ne edebileceğini, son iki yüzyıldır yeterince öğrendik. Bunların aklından güdüklükten başka bir şey üremiyor.
Ve kuşku duymamalıyız ki, öncekiler gibi şimdiki teknikler de yeni-Ohanneslerin piyasacılığını değil, tam tersine, kamu gücünün planlamacılığını işbaşına çağırıyor.
Bağımsız kalkınma ve adil bölüşüm, ancak devlet gücünün planlı önderliğiyle mümkün. Ülkemizin önünde bir fırsat daha var.

Bunu da tercüme akıllara kaptırmayalım.