22 Ağustos 2016 Pazartesi

KRİPTO AHLAKINA KARŞI MÜCADELE ETMEK



Cemaatçilikten ne kadar çok şey öğrendik.

Kendince büyük bir amaç uğruna herşey mübah anlayışına dayanan kripto ahlakı su yüzüne çıktı.

Öğrenci hocasının yada hoca öğrencisinin, memur yan masada çalışan mesai arkadaşının, asker silah arkadaşı diye bildiği kişinin, dernek yada parti üyesi yöneticisinin ve hatta başkanının, bildiği kimseden başka birşey olduğunu artık gözlerini kapatsa da görmekten kaçamaz hale geldi.

*

Ama nasıl olur şaşkınlığını attık. Kriptoyu ve kripto ahlakını anlamlandırma gayretine düştük.

Aytmatov'un kaleminden öğrendiğimiz "mankurtlaşma", bu açıklamalardan biri oldu. Mankurt sistematik baskıyla aklı alınan, kişiliği yok edilen, köleleştirilmiş, işkence eşliğinde zihin kontrolüyle insan olmaktan çıkmış insanı anlatan bir terim.

Bu sıfat doğru mu?

Eğer doğruysa aklı alınmış insansıları yaptıkları işlerden nasıl sorumlu tutabiliriz ki? Topluma verdikleri zararları ortadan kaldırmak için bunları etkisizleştirmek için çalışabiliriz, ama bunları nasıl yargılayabiliriz ki? Bunlar “ağır aldatılmış” insanlar ise, olsa olsa en fazla acıyarak af çıkarabiliriz.

*

Cemaatçi kadrolar için kullanılan “mankurtlaştırılmış insanlar” sıfatı yerinde değil.

Cemaatçiliğin açığa vurduğu insanlık hallerinden sızan gerçek, zorla aklı alınmak yerine adi çıkarı için aklını vermek gerçeği.

Bunlardan “iş adamı” olmuş olanı, ciamat tarafından kurulmuş iş düzeneğinin hamarat hamalı. Girdiği yarışların birincisi olanları, rakipleri insafsızca saf dışı edilmiş tek kişilik koşuların şampiyonları. Bunlar ayarlanmış jürilerin atadığı yöneticiler, Türkçe okuyucunun satırlarında bir türlü yazınsal kıvılcımlar yakalayamadığı kitapların zavallı yazarları.

Bu manzara iktidar, güç, şöhret için yanıp tutuşan "kifayetsiz muhterisler" dünyasının ta kendisi. “Cemaatçi” adı verilen bu muhteris, kifayetsizliğinden de ihtirasından da sorumlu tutulmalı. Bir şey olabilmek, bir şey alabilmek için tüm geleceğini başka ellere teslim edebilen bu uyanıklara, "mankurtlaşmış" deyip sorumluluktan kaçma olanağı vermemeliyiz. Hele bu sefilliğe "adanmışlık" deyip kutsallık atfetme hatasına hiç düşmemeliyiz.

*

Her şerde bir hayır vardır, doğru söz.

Kripto ahlakın F-tipinden öğrendiklerimiz, yanıbaşımızdaki başka kriptoları tanımamıza da yaramalı.

Besbelli ki, Türkiye’nin, yaşamın her alanında, kendini olduğundan başka birşeymiş gibi sunanlardan korunması gerekiyor. Türü ve amacı ne olursa olsun, “kripto olgusu”nu hem temel bir güvenlik sorunu hem de büyük bir ahlaki tehdit olarak takibe almak zorundayız.

Kripto ahlakı ortada kol geziyorsa, "kriptoanalizciler" görevlerini yapmalı. Bizlerin de, bu görevi yapanlara “komplo teoricisi” diye bakmaktan vazgeçmemiz gerekli.

Gerçek etnik, dini, tasavvufi, felsefi, siyasal aidiyetini gizleyip, içine girdiği toplum ve siyaset çevrelerini durmadan mayınlayan yumruları çözmeyi ve etkisizleştirmeyi başarmalıyız.

Bu yapılamaz işlerden değil. Yapılabilir ve başarılabilir.

Bütün mesele, ikiyüzlülüğün bu ağır kokusuna ve kripto ahlakın yarattığı iç bulantısına dayanabilmekte.


21 Ağustos 2016 Pazar

TUTSAKLARA ELVEDA DEME ZAMANI


Küreselleşme ideolojisi “başka alternatif yok” deyip işe başlamıştı. Kaçınılmazlık, zorunluluk tekerlemeleri tutsak almada çok iş gördü. Sonra, küreselleşme Çin’den, Rusya’dan, Afrika’dan değil Batı’dan doğru esiyordu; biz Batı medeniyetini hedeflediğimize göre sakıncası yoktu. Ne güzel talih, biz Batı’ya ulaşmaya çalışıp dururken, artık bunun için zahmete gerek yoktu, Batı bize geliyordu. Nitekim TV’ler Batı ve hatta Uzak Batı’nın şubeleri olarak kuruldu. Sky-Turk oldu, CNN-Türk oldu, hatta ekine gerek kalmadan Bloomberg oldu. Bunlara en-prestijli muamelesi yaptık; Batı medyasının “yüksek standartları” ayağımıza gelmişti, memnun olduk.
Hatta New York Times-Türk diye bir gazetemiz olsaydı! Gazete dediğin Uzak Batı’da çıkıyordu, bunların Türkçeleri yayımlansa da gazetecilik neymiş bir tatsaydık! Galiba bir ara böyle bir şey bile denendi.
*
Önceden beri öyleydi, ama küreselleşme rüzgarı esince tartışmasız hale geldi. Akademisyenlerin en değerlileri, Batı ve Uzak Batı okullarında yetişmiş olanlardı. Bu olanağı olmayanın altı aylığına bile olsa oralara gidip uygarlık ateşinde ısınması şarttı. Askerin en iyisi, oralarda uzmanlık kazanmış, üstüne bir de NATO’da küreselleşme ruhuyla iyice bezenmiş olanlardı. Yüksek yargıda olanlar ve hatta tüm mahkemeler, artık uluslararası hukuka bağlanmıştı. Hukuk ve adaleti Avrupa mahkeme sistemleriyle ABD yargı dünyasında bilgi-görgü artırarak öğrenmek zorundalardı.
Aslında biz niye bu kadar uğraşıyorduk ki? Osmanlı’nın son döneminde ordunun genelkurmay başkanlığı doğrudan Alman askerlere bırakılmıştı; yine öyle yapsaydık! Üniversite sistemini, dünyanın en prestijli Harvardlarına, Oxfordlarına şube kılsaydık! Ya da Harvard-Türk, Oxford-Türk gibi okullar açılsaydı daha kolay olurdu; daha hızlı bütünleşir ve daha hızlı uygarlaşırdık.
*
Ülkede bütün yönetim, iletişim, denetim sistemi bu halde iken, ailelerin çocuklarını Batı ve Uzak Batı’da okutmak, yapamıyorsa İngilizce öğretim yapan okullarda okutmak gayretleri arşa çıkmışken, siyasette temsiliyetin “milletin bağımsız akıllarca temsili” olmasını beklemek herhalde safdillik olur. Küreselleşme zamanında “milletin temsili”, küresel iktidar merkezlerinin istasyonlarına uğramadan olur mu? Buna safdillik de değil, basbayağı çağı anlamamak ve hatta irticanın yeni vücudu haline gelmek denir.
Milleti temsil etme ehliyeti almak, artık “küresel dünya ile teması olmak” koşuluna bağlıdır. Parti kuruyorsan dışarıdan desteğin olacak. Siyaset yapıyorsan elçiliklerle, bunların vakıflarıyla, illa ki birşeyleriyle bir alış-verişin olacak.
Nitekim, 1980’li yıllarda, daha önce her bakan gözün göremediği mekanizmalar, kurumlar haline geldi. Yabancı vakıflar, en başta Alman vakıfları, kamuoyunun gözleri önünde başbakan iltifatlarıyla şereflendirildiler. Her siyasi görüş için uygun bir vakıf vardı. Sağcılar için, sosyal demokratlar için, yeşiller için…. 1990’lı yıllarda bu vakıfları, Amerikan-İngiliz düşünce kuruluşu vakıflarıyla derneklerinin yükselişi izledi. 2000’li yıllarda AB fonları, AB katılım anlaşmaları temelinde ortak projeler, sanayiden üniversiteye devletin sağlık hizmetlerinden istihbarat birimlerine sınırsız “küreselleşme”mizi sağladı. Öyle ki, artık biz-siz yoktu. 1999 Marmara deprem faciasında Türkiye’ye gelen Clintonlara “sizi destekliyoruz” diye tezahürat yapıyorduk. Onlar da “ah seçim burada olsaydı ne güzel olurdu” demişlerdi.
Böyle bir çarpılma ortamında, iktidar ve muhalefet partilerinin en tepelerinde iş görenlerin adları CIA-Stratfor belgelerinde ya da Amerikan elçiliği yazışmalarında “bağlantı kişisi”, “güvenilir etkili kişi”, “tr705” kodları verilerek ortalığa saçıldığında, bunun sorun bile sayılmamasını niye garipseyelim ki? Garipsemeye kalkmışsanız kulaklarınızda patlayan şu sesi duymamak ne mümkün? Gerçekçi olalım, ne yapabiliriz ki? Adamın/kadının arkasında Amerika var!”
*
Çarpıldık. Çarpıklık devlet-siyaset katıyla sınırlı kalmış olsa, işimiz kolaydı. Ama öyle değil. Biz de gerçekçi olalım; teslimiyetçilik ve onun kripto ahlakı toplumu teslim almış durumda. Çıkışımız bu bataklıktan olacak. Bu bataklıktan çıkmak için tutunacağımız tek dal var: Türk Ulusu’nun egemenlik hakkını savunmak. Ulusal varlığımıza, dolayısıyla tam bağımsızlık hedefimize sıkı sıkıya sarılmak, bu kokuşmuş kripto ahlakına karşı onur savaşı vermenin tek somut, gerçek ve biricik etkili yolu.

Mücadelemiz büyük, bir o kadar da onurlu.


20 Ağustos 2016 Cumartesi

KRİPTO AHLAKI


Küreselleşme mağrurdu.

Onbeş yılda "Dünya Ticaret Örgütü" adlı yeni bir kurum bile doğurmuştu. O dünya hükümeti olacak, Birleşmiş Milletler dünya parlamentosu haline dönüşecekti. Buralarda çok taraflı ticaret ve yatırım anlaşmalarına oturuldu. Azgelişmiş ülkeler iyice perişan edildi.

Türkiye'de Fethullah dinciliği İbrahimi Milletten dem vurup öbür dincilerle diyaloga oturdu. Bunlarla ortak olan dinci ve bir kısım da Osmanlıcı, "ümmeti birlik/yeni osmanlı" adına fırsat atına tüneyip 'federal anadolu ve ortadoğu devleti' kurmaktan söz ettiler.

Liberaller sözde çokuluslu, gerçekte türdeş mi türdeş tekelci şirketlerin insan haklarına saygılı, kaliteli, yeşilci mal ve hizmet ürettiklerini ilan edip ülke kapılarının bunlara ardına kadar açılmasına laf söyleyecek olanı çarmıha germeye koyuldular.

"Solcu"lar küreselleşmenin önlenemez bir gerçek olduğunu cümlealeme duyurup "buna direnmek olmaz, biz mücadele edeceğiz, amma bunu küresel düzlemde yapacağız" dediler; Seattle senin Cancun benim, dünya tekellerince ödenen uçak biletleriyle epey gezinti yaptılar.

"Küresel düşün yerel davran"cılık alıp başını gitti. Büyük birlikleşmeden dem vuranlar, dünyada kurulu olan 200 devletin az olduğunu, dünyanın 2000 devletçikli bir yer haline gelmesi gerektiğini yazıp haritalar bile çizdiler.

*

Hayret etmemek ne mümkün?

Tek dünya peşinde koşanlar tek-tipçiliğe karşı çokkültürcüyüz bile dediler. Özgürlük dediler; ülkelerin bağımsızlık kavgasını geçersiz, eski moda saydılar. Demokrasi dediler; insan hakları adına işgalciliği meşru saydırdılar. İnsan hakları dediler; dünyanın dört bir yanında insanların yaşam hakkını vahşice ortadan kaldırdılar.

Sözün kısası küreselci, ümmetçi, evrenselci kolkola girdi. 21. Yüzyılın karşıdevrim halayı epeyce süre mendil salladı.

Kanlı halay...

*

Küreselci, ümmetçi, evrenselci halayın kanlı yüzünü yaşayıp acı acı öğrendik. Ama bu halayın bir de ahlaksız özü var.

Yaptığı her işi dünyanın barışı -zenginliği adına, kutsal din - inanç kurumları adına, insanlık adına diyerek yapması... Yöntem olarak takiyyeyi ve misyonerliği benimseyip kutsaması, bunu adeta ödünsüz biçimde uygulamaya koyması... Aldatmayı, kendini başka türlü göstermeyi, yalan-dolanı, sözünden dönmeyi, şimdilerde hemen her söyleşide dile getirildiği üzere "kripto yaşantılar"ı, yapmak istediği şeyi yapabilmek için esas sayması.

Kripto ahlakı...

*

Küreselci, ümmetçi, evrenselci ittifakın bu özünü önemsemeliyiz. Yaşantımızın her alanını kapladığı, habis bir ur gibi büyüyüp çevremizi sardığı için önemsemeliyiz.

"Siyaset yapmayı bilmek"ten söz edenlerin, bunu söylerken kripto ahlakını tavsiye ettiklerini; "işini bilen tüccar olmak"tan dem vuranların, aslında gizli sözleşmelere girmeyi, aidiyetler geliştirmeyi, aidiyet için himmetle birlikte ruhunu da teslim etmeyi önerdiklerini görmeliyiz.

Başarılı dershanelerin başarılı öğrencisi olmak için çalınmış sınav sorularına 'evet' demişlerin, boş gözlü bakışlarının 'mankurtlaşma' yada 'adanmışlık' değil, sıradan çıkarları uğruna esarete hayır diyemeyen korkaklığın ve kripto ahlakın bakışları olduğunu fark etmeliyiz.

*

Artık her yönüyle gördük, tanıdık ve iğrendik. 

Yalnızca Türkiye'yi değil tüm dünyayı sarmış olan bu kuşatmaya ve insanlığı çürüten kripto ahlakına karşı başkaldırının neferleri olarak mücadeleyi yükseltmeli, bu mücadelenin her adımından gurur duymalıyız.

(BAG, Aydınlık, Ağustos 2016)



10 Ağustos 2016 Çarşamba

NE DARBE NE DİKTA?!


Zamandan ve yerden ayrı düşünürseniz, bu cümle anlamsız. Çünkü iki şey aynı türden. Ençok şöyle bir farklılık yakalayabiliriz. Darbe bir vuruş, ilk aşama. Dikta ise bunun ardından gelen sistemin adı. Böyle düşününce de ikisi birbirinden farklı değil. Bu yüzden “ne o ne de o” demek saçma.
Ama, zamana ve bağlama yerleştirince bir anlamı var. Sloganın, bugünlerde bizim buralarda atanmış çok özel bir anlamı var.
*
Ne darbe… 15 Temmuz 2016 günü yaşanan olayı desteklemiyorum, karşısındayım anlamına geliyor.
Ne dikta… Şimdi Cumhurbaşkanı olan Erdoğan diktatör, diktatörlük kuracak, ona karşıyım demek oluyor.
Henüz tamamlanmamış olsa da, başkanlık rejimiyle birlikte tamama erdirileceği tahmin edilen dikta’nın faili belli, Erdoğan – AKP. Sloganın sahiplerinde bu konuda hiçbir anlaşmazlık yada belirsizlik yok.
Darbe’nin failinin kim olduğu konusu ise böyle açık değil.
*
Bu sloganı benimsemiş olanlardan bazıları “darbeyi aslında Erdoğan tezgahladı” fikrinde. Dolayısıyla asıl mücadele edilmesi gereken şey “dikta”. Hedeflerinde başka bir fail yok. Bunlar cemaatçiler ya da cemaat tezlerini savunanlar. Slogana saklanıyorlar.

Bazıları darbe’nin cemaat tarafından yapıldığı fikrinde. Böylece hem cemaatçi darbeye hem Erdoğancı diktaya karşılar. Sorun şu ki, onların dikta faili, şimdi bu darbe’ye karşı savaşıyor. Nasıl olacak? Yani, şimdi, darbe’ye karşı dikta’nın failiyle birlikte mi savaşacaklar? Herhalde öyle olacak; yoksa niye “ne darbe..!” desinler? Ama iyi de, yanında yer alıp dikta’yı neden güçlendirsinler? Savaşmazlar; ikisi de kötü, öyleyse “yesinler birbirlerini” der seyre geçerler.

Biz bu sözle tanışıyoruz. Daha beş yıl öncesinden. Amerikan- Fethullah kuvvetleri Türkiye’ye Ergenekon – Balyoz adları altında mahkemeyle darbe yaptığında, solda yer aldığı söylenen Birgün Gazetesi böyle başlık atmıştı. Ona göre olup biten şey, aynı kötü tarafın iki kanadı arasındaki kavgaydı, onlara neydi ki! Böyle dediler ama, mahkemeli darbeyi seyre koyulduklarında mahkeme adaletsizliklerini değil savcı iddianamelerini sevdiler. Kısacası şu “bana ne!”, sonuçta desteğim mahkemeli darbeye anlamına geldi.

Nerden baksanız tuhaf slogan.
*
Yalnızca tuhaf değil, aynı zamanda ürkütücü de.
Irak’ta üretilen Ne Sam Ne Saddam sloganı gibi… Ondan esinlenmeyle Suriye’de devreye sokulmuş Ne Sam Ne Şam sloganı gibi…

Bu kalıp, Irak’ta Saddam’a, Suriye’de Şam’a karşı yabancı devletlerden kurulu “uluslararası koalisyon” adı altındaki Sam Amca’nın içsavaş kışkırtmacılığına ve işgaline yedek kuvvet olmaya teşneliğin ilanı oldu. Bu sloganlara sarılanlar, daha açık deyişle “dikta” rejiminden emperyalist saldırganlar sayesinde kurtulmayı umut eden “demokratlar”, yıkıma uğrayan ülkelerini taşlayanlar arasında yer aldılar.
*
Ne darbe ne dikta lafı da bu cümledendir.
Çünkü bizde darbe dedikleri şey, Sam Amca’nın ta kendisi, BOP sahibi ABD başta, emperyalizmin cemaat maşasını kullanarak yaptığı bir işgal girişimidir.
Ama orijinal buluş! İşgale ‘darbe’ sıfatı verirsen faili bir grup yerli asker/mürid diye gösterir, Sam Amca’yı korumaya alırsın. Suçun göze batmaz. Dahası böylece ne Batı ile Türkiye ilişkilerini konuşmamız, ne de Bağımsız Türkiye hedefini yükseltmemiz gerekir. Hepimizin darbelere karşı demokratlar olmamız ve demokrasi diye inlememiz yeter de artar.
*
Dikta’ya gelince… Cumhurbaşkanı Erdoğan’da odaklanmış “diktatör”, “zorba”, “tiran” laflarının analiz ürünü olduğunu kim söyleyebilir? Fuat Avni tvitlerine bakın, üretimi-yayımı cemaate ait bu lafların pekçok kişiyi nasıl birer etki ajanı papağana dönüştürdüğünü görün.

AKP ve Erdoğan merkezinden gelen tehdit, ne idüğü belirsiz bir dikta değil, kendi bünyeleri içinde durmadan şekil değiştirmesinden de hayal olduğu bariz olan ihvani - ümmetçi bir rejim hedefidir. Bu projeye karşı mücadele, üzerimizdeki “eşit vatandaşçı” ve “laiklik tehlikede değil” diyen teslimiyetçi ipotek kaldırılarak ve kendi halkımız nezdinde eller taşın altına sokularak verilir. Sömürgecilerle işbirliği yapılarak değil.

Gerçekten, tüm kimliğini “demokratlık”a sıkıştırmış bu zihniyet nasıl birşeydir?

(BAG, Aydınlık, 10 Ağustos 2016)

8 Ağustos 2016 Pazartesi

“NE BU NE O” SİYASETİNİN FELAKETİ


Irak, kendine “uluslararası koalisyon” adını takmış işgalciler tarafından kana boğulurken pek kimseden ses çıkmadı.

Çünkü akıllar zincirlenmişti.

Tarafı açık olanların akılları açıktı.

Ama geniş bir kesim, Irak’ta ve Irak dışı dünyada, sözde anti-emperyalistti. Sam Amca’yı istemiyordu. Gelin görün ki Saddam’dan kurtulmak arzusu da çok güçlüydü; ama buna kendi gücü yetmiyordu. Sam Saddam’ı devirsin, sonrasına bakarız dediler; Ne Sam ne Saddam sloganıyla kendilerini rahatlattılar.

Sonra olanlar malum.

Sam sayesinde Saddam’dan kurtuldular; ama Sam amcaları milyonlarca kardeşlerinin ölümüne, vatanlarını terk etmesine sebep olurken kendileri de ya öldüler, ya göçtüler, ya utançtan yerine dibine geçtiler. Sam amcaları onlara anayasa yaptı, uluslarını ve topraklarını parçaladı, apaçık sömürge oldular.

*

Bundan on yıl sonra Suriye’de de benzeri oldu. Esad’ı istemiyorlardı, ama arzularını kendi başlarına gerçekleştirecek güçleri de yoktu. Yanı başlarındaki Irak’tan ders almadılar; aynı sloganı kendileri için ürettiler: Ne Sam Ne Şam!

Suriye halkı yine aynı “uluslararası toplum”un desteğinde İŞİD’li, PYD’li içsavaşa sürüklendi. Ama Irak başta olmak üzere başka ülkelerin uğradıkları vahşetten öğrenilmiş birşeyler vardı demek ki, Şam ve Suriye halkı direndi. Uluslararası durumda dengeler değişti. Suriye halkı Sam’ın değil Şam’ın yanında kendi kaderine sahip çıktı.

*

Şimdi, Türkiye’de aynı sloganın dile getirildiğini duyuyor musunuz?

Ne Darbe ne Dikta!

Yani diyor ki 15 Temmuz işgal saldırısında ortaya serilen “darbeye karşıyız; yani Sam Amca’yı istemeyiz.” Ama bu darbe başarılı olsaydı, iktidardan indireceği belli olan “dikta kuracağından kuşku duyduğumuz AKP’yi – Erdoğan’ı da istemeyiz."

Böyle söyleyenlerin belli ki arzuları çok, ama güçleri yok. Sesleri ve halleriyle “ne bu ne o” diyerek, Erdoğan’ı hedef almış görünen saldırının gerçekte Türk ulusunu ve Türkiye’yi hedef aldığını görmezden gelmeye eğilimliler.

Bakış açısının merkezine Türkiye’nin varlığına ve Türk Milletinin egemenlik hakkına zarar verilip verilmeyeceği sorununu değil de, kendisinin dışında kaldığı iki tarafı koyan bir bakış açısının neye hizmet edeceği, Irak ve Suriye’deki acı deneyimlerden bellidir.

Komşularımızda olup bitenler ortadayken aynı çıkmaz sokağa sürüklenmek, emperyalizmin Türkiye’ye saldırganlıkta cesaretini artırmaktan başka işe yaramaz.

*

Amerikan, İngiliz, Alman, İsveçli yöneticilerin açıklamaları, Irak ve Suriye için yaptıkları açıklamalara gereğinden fazla benziyor. Bu ülkelerdeki gazetelere yazdırılan yazılar, Sam Amca uslubuyla Türkiye’yi tehdit ediyor. Türkiye’de AB-D’den, Atlantik dünyasından uzaklaşma gibi sinyaller aldıklarını söyleyip, bir yandan aba altından işgal sopası sallıyor, bir yandan da ülkenin aleyhine olan reformların uygulamaya konmasını sağlamak için baskı yapıyorlar.

Türkiye kuşatılıyor.

Ülkemiz üzerinde, Büyük Ortadoğu Projesi’nin Türki Cumhuriyetlere uzanacak son büyük operasyonu yapılıyor. 15 Temmuz’un bir “darbe” ve “dikta” sorunu olmadığını, bunun “işgal girişimi” olduğunu görmemiz gerekir.

Bu kuşatmanın yarılması, bizlerin birinci önceliği olmalıdır.

*

“Ama Erdoğan çok güçleniyor, bunu İhvancı bir rejim için kullanacak” diyorsanız…

Bunu engellemek için Irak’ta Saddam, Suriye’de Esad karşıtlarının yaptığı gibi “ne bu ne o” sloganıyla işleri ihaleye çıkarmanın, böylece fiilen emperyalizmin yanında yer almanın çözüm olmadığı açık.

İhvancılığa, başkanlık rejimine, hele Türk Milleti’ni anayasadan çıkarmaya niyet kurmuş 15 Temmuz 2016 öncesi AKP’ye geçit vermeyecek olanlar, şimdi ülkemizin savunmasında kararlılıkla yer almış olan ulusal, cumhuriyetçi güçler olarak bizler olacağız.