1 Haziran 2018 Cuma

CHP Bildirgesi: Neo-Liberal Döküntü


Partiler 14 Mayıs 2018’den bu yana seçim bildirgelerini açıklıyorlar. Geçtiğimiz hafta sonu CHP seçim bildirgesi açıklandı. Metni okurken, aynı fikri taşıdığım için değil “ben bunun aynısını nerede okudum?” düşüncesine kapıldığım bölümlerle karşılaştım. Hani Fransızların dediği “dejavu” duygusu gibi bir şey! Hani “aynı şeyi daha önce yaşadım” hali!
*
CHP seçim bildirgesi “kamu yönetimi reformu yapacağız” diyor. Bununla ilgili cümleler, 2000’li yıllar boyunca, AKP’nin yapmaya çalıştığı ve akademiden - siyasetten çok geniş bir kesimin de “olmaz öyle şey!” diyerek karşı çıktığı kanun tasarısındaki aynı cümleler! Yalnızca aynı cümleler de değil. Aynı yönetişim zihniyeti, aynı özerkçilik, aynı ademi merkeziyetçilik, aynı yerelcilik ruhu.
*
Kopyalanan kaynak, 2003 yılından itibaren o zamanki AKP yetkilisi Ömer Dinçer’in başı çektiği Kamu Yönetimi Temel Kanun Tasarısı. O metin, yalnızca siyasal değil adeta toplumsal bir direnişle karşılaşmış ve Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in cumhuriyetçi duyarlılığı ve özenli hukukçuluğu sayesinde yasalaşamamıştı. AKP bu tasarıdaki kimi parçaları ayrı ayrı yasa yapmışsa da, o zaman onların da “kamu yönetimi reformu” dedikleri bu fenalık, bu devleti çözme operasyonu tamamına erdirilememişti. Şimdi CHP, artık çöküp gitmiş 2001 küreselciliğinin devleti dağıtma operasyonunda yarım kalan işleri tamamlamaya aday olmuş!
*
Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı 2003’te ortaya atılmıştı. Aslında yerli değildi. 2001’de Kemal Derviş’in “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” dediği sömürgeleşme programının devleti düzenleme ayağıydı. “Reform”, IMF Niyet Mektupları’nda ve Avrupa Birliği’nin çeşit çeşit belgeleriyle gözetim raporlarında dizilmişti.
Türkiye’den istedikleri bağımsız Merkez Bankası, bankacılık ve enerji gibi en temel sektörleri devletten ayırıp küresel piyasalara bağlayacak BDDK, EPDK gibi bağımsız üstkurullar kurulması, merkeziyetçilik ilkesinin terk edilmesi, bölgesel idareler devri açılması, merkezi görevlerin merkezden taşraya ve her ikisinden yerellere bırakılması, belediyelere idari ve mali özerklik verilmesi, bu çerçevede Avrupa Yerel Yönetim Özerklik Şartı’nın tümüyle kabul edilmesi, devlet alım sisteminin IMF, AB ve OECD standartlarına bağlanması… gibi şeylerdi.
*
Bu istek sahipleri –ki CHP’li Aykan Erdemir ile daha sonra CHP’li Selin Sayek Böke açıkça dile getirmişlerdi-, AKP’nin 2007’ye kadar iyi gittiğini ama o tarihten beri izlemesi gereken programı terk ettiğini söylüyor ve şikayet ediyorlardı. Demek şimdi bizzat programın sahibi kesilmişler!
Yani, daha düne kadar “en iyisi CHP’yi vakfa dönüştürmek” diyenler, şimdi sağlamca yerleştikleri anlaşılan tepelerden “Elveda CHP” diyorlar.
*
Siz de bakın lütfen.
Aşağıdaki karşılaştırma tablosunu, o yıllarda henüz fakülte öğrencisi iken izlediği “kamu yönetimi reformu” sempozyumlarının heyecanı yüzünden şimdi kamu yönetimi hocası olmuş olan bir meslektaşım gönderdi. Bu eski fena tanıdıkla, CHP logosu altında yeniden karşılaşmanın hayreti ve hayal kırıklığının yüzünde ve sesindeki yansımasını çizebilmeyi isterdim, ama olanaksız!
*
Kamu Yönetimi Temel Kanun Tasarısı (2003)
CHP 2018 Seçim Bildirgesi
1.      Kamuda katılımcılık, şeffaflık, hesap verebilirlik, etkinlik, ….
1.      Şeffaf, hesap verebilir, adil, rekabetçi ve öngörülebilir…
2.      Kamuda Etik Kuralların Gözden Geçirilmesi
2.      Başbakanlık Kamu Etik Kurulu’na işlerlik…
3.      Halk denetçisi (ombudsman) mekanizması dahil olmak üzere kamuoyu denetimi güçlendirilmektedir.
3.      Kamu Denetçiliği (Ombudsmanlık) Kurumu’nun bütünüyle özerk olmasını…
4.      Yeni kamu yönetimi anlayışı ve Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı gereği, kamu hizmetlerinin mahalline en yakın yerde ve en uygun yönetim aktörleri tarafından çözümlenmesi gerekmektedir.
4.      Türkiye’nin idari yapısını yerel yönetimleri daha güçlü ve özerk hale getirecek şekilde yeniden yapılandıracağız. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ndaki çekinceleri kaldıracağız. Yerel düzeyde hizmetlerin sunumunu mümkün olan en küçük birimler aracılığıyla vatandaşa en yakın noktada gerçekleştireceğiz.
5.      Merkezi idare ile mahalli idareler arasında yetki ve görev paylaşımı netleştirilerek, merkezi idarenin stratejik düzeyde etkinliği artırılırken, mahalli idarelerin operasyonel düzeyde esneklikleri ve kaynakları genişletilmek
5.      Merkezi ve yerel yönetimler arasındaki yetki ve sorumluluk paylaşımını yerelleşme esasına göre yeniden düzenleyeceğiz.
6.      Bakanlıkların taşra teşkilatının il özel idarelerine devri. Devletin asli hizmetleri dışında bakanlıkların taşra teşkilatı ortadan kaldırılarak yerel ve yerinden yönetim birimleri güçlendirilmektedir.
6.      Bazı bakanlıkların taşra kuruluşlarını görev alanlarına göre belediyelere veya il özel idarelerine devredeceğiz. Bakanlıkların taşra teşkilatlarının yetkilerini artıracak, uygulamaya dönük kararların yerel düzeyde alınmasına
7.      Bakanlıklarda, bu işlevleri yerine getirmek üzere personel birimi yerine İnsan Kaynakları Daire Başkanlığının kurulması öngörülmüştür.
7.      Yaşam boyu teknik beceri ve öğrenim süreçlerini yönetecek “İnsan Kaynakları Bakanlığı”nı kuracağız.
8.      Bürokrasinin Azaltılması ve Basitleştirilmesi
8.      Bürokrasiyi katı hiyerarşiden ve aşırı merkeziyetçilikten kurtaracağız

Bunların aynıları hem bu Tasarı’da vardı, hem diğerleri gibi IMF Niyet Mektupları ile AB’nin sopalı metinlerinde…

Not: Yer sorunu yüzünden buraya tümünü de alamadım.
9.      Bilgi Edinme Kanunu’nu…
10.  Kamu İhale Yasası’nı AB standartları temelinde..
11.  Siyasi Ahlak Kanunu ve Kurulu…
12.  Yönetişim ilkesi doğrultusunda…
13.  Kamu alımlarını ve başta özelleştirmeler olmak üzere.. şeffaflaştıracak…


27 Mayıs 2018 Pazar

Bağımsızlık: Merkez Bankası İçin mi Türkiye İçin mi?


Son günlerde bağımsızlık isteyenler çoğaldı. Ama şaşılacak şey, çoğu kimse bağımsızlığı Merkez Bankası için istiyor. Türkiye’nin bağımsızlığından söz eden çok az.
*
Politikanın sahibi IMF, Rusya’yı ziyarette olan başkanı Lagarde’ın ağzından, piyasaların sesi televizyon kanalı Bloomberg sunucuları aracılığıyla “siyasetçilerle Merkez Bankası arasında uyumsuzluk” olmaması gerektiğini, merkez bankalarının “bağımsız” olması gerektiğini buyurdu. Buyurma hakkı var; çünkü bu politika öz be öz onun politikası. Türkiye’ye dayatılıp kabul ettirilmesi de 2001’de kendi memurları olan Kemal Derviş eliyle olmuştu.
*
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Merkez Bankası’nın ülkenin devlet yönetimine ve hesap veren siyaset makamlarına duyarsız olamayacağını söylemişti. Doğru söylemişti. Ne var ki, hepimizin gözleri önünde geri adım attı.
Geri adım, gene Bloomberg – Habertürk yazarı Abdullah Yıldırım’ın yorumuyla şöyle ilan edildi: Cumhurbaşkanı Erdoğan “geçen hafta başında Londra’da Bloomberg TV’ye verdiği röportajla yabancı yatırımların çok önem verdiği Merkez Bankası’nın bağımsızlığı konusundaki sözlerine dünkü konuşmasıyla düzeltme de yaptı: ‘Para politikalarında küresel yönetişim biçimlerine bağlı kalacağız” dedi.
*
Küresel yönetişim biçimlerine bağlı kalmak….
Özet budur. Merkez Bankası’nın bağımsızlığı, bu kurumun “küresel yönetişim” mekanizmalarına bağımlı olması demek. Böylece siyasal iktidar, bir zamanlar “piyasalar” denen ve şimdi daha cüretkar biçimde “küresel yönetişim”  diye adlandırılan “şey”i, Türk Milletinin egemenlik hak ve yetkisinin üzerinde olduğunu kabul ediyorum demeye zorlandı.
*
CHP’den Faik Öztrak, Lagarde’ın parmak sallamasından ve Erdoğan’ın açık taahhüdünden bir iki gün önce, “Türkiye Merkez Bankası’nın bağımsızlığı konusunda topluma taahhütte bulunmalıdır” diye yazılı bir açıklama yapmıştı.
Hangi “toplum”a? Türk toplumunun, seçmenlerin böyle bir taahhüt beklentisi mi var? Elbette yok. Herkesin malumu. Bu taahhüt talebi, Bloomberg yazarının söylediği gibi “yabancı yatırımcılar”a ait. Hem de yalnızca kredi - borç veren, senet – sepet alarak para satan para-sermayedarı sözde yatırımcıların talebi. “Toplum” dediği bu. “Toplum”, Öztrak’ın da üzücü desteğiyle, Cumhurbaşkanının ağzından “taahhüdü” koparmış oldu.
Aynı köşeden Selin Sayek Böke, 2001 Kemal Derviş zamanından beri duyduğumuz o tuhaf söz dizimini dillendirip Merkez Bankası uygulama araçlarını kullanmada bağımsız olmalıdır türünde laflarla o “toplum”un sözcüsü olduğunu gösterdi.  
Şimdi İYİP’te siyaset yaptığını bildiğimiz, önceden Merkez Bankası’nda başkanlık yapmış Durmuş Yılmaz “ekonomiyle inatlaşmak olmaz, inatlaşırsan böyle olur” diyerek içimizi ezdi. Ekonomi, yani küresel yönetişim mekanizmaları… Onunla inatlaşma, ne gerektiriyorsa onu yap!
*
Küresel yönetişim kuralları denen “şey”, günün emperyalizminin ta kendisi, başka bir şey değil. Paranın küresel egemenleri, 1989’dan başlayarak, merkez bankalarını ülkesinin siyasal iktidarından ve halkının güncel ve gelecek hedeflerine değil küresel iktidarın gereklerine bağlanmasını sağlamak için yapmadıklarını bırakmamışlardı. Türkiye’ye bunu 2001 yılında kabul ettirdiler. O günden bu yana, kazandıkları bu mevziyi korumak için can hıraş kavgadalar.
*
Bizim açımızdan 2001 yılında çıkarılan “bankanın bağımsızlığı” kararı, Merkez Bankası’nın 1927 – 1933 yılları arasında kuruluşundan itibaren milli bir banka olarak geliştirilmesi için verilen uzun savaşı yitirmemiz anlamına gelmişti. O tarihte küreselciler zafer sarhoşuydu. Tek dünya hükümeti kurmaya doğru yürüdüklerini söylüyorlardı. Kolay zafer kazanmışlardı.
Ama şimdi 2018’deyiz. Küreselcilik battı. Dolar – avro sarsılan tahtlarının derdindeler. Küresel yönetişim kuralları’nın her yanı sarkmaya başlamışken… Merkez Bankası’nın bağımsızlığı üzerinden teslimiyet tazelemenin ne anlamı var?
*
Dünyanın çöken kuvvetlerine yaslanmış ‘büyük’ muhalefet ve bunlara teslimiyeti çıkış sayan iktidar... Bizim gerçek sorunumuz, bu durumdan başka bir şey değil.
[Aydınlık, 27 Mayıs 2018]

23 Mayıs 2018 Çarşamba

24 Haziran Ne Kadar Sürer?


7 Haziran 2015 seçiminin siyaset ömrü beş ay olmuştu. 3 Kasım 2015 seçiminin vadesi ise iki buçuk yılda doldu. Bir ay sonra yapacağımız 24 Haziran 2018 erken seçiminin ömrü ne kadar olur? Bu seçimde oluşacak kurumlar da beş yıllık siyaset ömrünü doldurma yeteneğine sahip görünmüyor.
*
Koşu yolu tek olmasına tek. 
Ama koşanlar hiç de aynı yarışın koşucularına benzemiyorlar. 
Dört partili Millet (CHP, İYİP, SP, DP) ile üç partili Cumhur (AKP, MHP, BBP) ittifakları, bunları oluşturan yedi parti için yüzde 10 barajını kuralın etrafından dolanarak geçersiz hale getirdiler. İttifaklar dışında iki parti (Vatan, HDP) kaldı. Bunlar yüzde 10 barajıyla birlikte yarışacaklar. Partilere, bağımsız adaylar gösteren bir platform (Bu Düzen Değişmeli Platformu) eklendi.
Demek ki seçimde, farklı ağırlıklarda toplam dokuz parti ve bir platform olmak üzere on siyaset unsuru var. Oysa Türkiye’de kurulu parti sayısı, Yargıtay’ın internet sitesine göre 86. Süreç boyunca kurulu partilerin yalnızca yüzde 12’sinin sesini duyabileceğiz. Bu elbette görüntünün oranı. Gerçekte 2 ittifak + 2 parti + 1 platform = 5 yarışmacı hesabı yaparsak, duyulabilir sesin oranı ancak yüzde 6.  
*
Yarışa giren aktörlerin her biri öbüründen keskin. Ne var ki ortada beş yıllık planlar da uzun vadeli öngörü ve tasarımlar da yok. Şimdiye kadar parça pinçik söylenen sözlerden sonuca varmak olanak dışı. Belki seçim bildirgelerinde bildireceklerini görünce bazı noktalar açıklığa kavuşabilir.
Ama iki nokta var ki, tavırlar açık.
Bunlardan birincisi iktisadi alanla ilgili. Döviz kuru yangını içinde olmamıza karşın, yarışçılardan “Türk Parasının Kıymetini Koruma” siyasetine ilişkin herhangi bir söz çıkmıyor. 1989’dan kalma para ve döviz siyaseti adeta “tabu” haline gelmiş. Anlaşılan taraflar “dış dünyanın sempatisi”ne halel getirmemek gerektiği görüşündeler.
Yine örneğin, Türkiye’yi yangın yerine çevirmiş 2016 hendekçiliğine, Irak ve Suriye’de ABD silahlarıyla eğitilip donatılan etnikçi/vekaletçi saldırganlığa dönük sınırsız sempati, insanda hayret uyandırıyor. Yarışçıların her biri ayrı büyük strateji-taktik ustası üst kademeleri, taban denen destekçileriyle “gözlerimin içine bak, anlarsın” ilişkisi kurmuş görünüyorlar. Bir taraftakiler birbirlerine “oy için tamam” derken, öbür taraftakiler “oy için devam” diye göz kırpışıyorlar.
Eğer siyaset, temel sözlerin ortaya iddia olarak koyulmasını gerektiren bir alan ise, bu işte kaş göz oynatmayla alınabilecek mesafe, ençok 24 Haziran.
*
Bir şey daha... 
Genel olarak yarışçıların hallerine ve sözlerinin taktikçiliğine bakınca, 24 Haziran 2018’den sonra mevcut siyasal partilerin kendi varlıklarını selametle sürdürmelerinin de kolay olmayacağı söylenebilir.
Henüz herşey henüz kendi ateşinde kavruluyorsa da bazı tarihsel özellikler artık ortada. Türkiye’de Özal’ın ‘dört eğilimli parti’sinden başlayıp 2000’li yılların ‘herkes için parti’sine varan bir dönüşüm süreci yaşadığımız açık ve seçik. Belli ki, Duverger’in kitabını yazdığı 1950 model siyasal parti teorisi artık geçersiz. Siyasal partiler, ideolojilerinden sonra programlarını da yitirerek proje-manipülasyon çatıları haline gelmiş bulunuyorlar.
[BAG, Aydınlık, 23 Mayıs 2018]


20 Mayıs 2018 Pazar

'HİÇBİR PİRE KÖTÜ DEĞİLDİR' ZİHNİYETİ


24 Haziran 2018’de bir cumhurbaşkanı ve 600 milletvekili seçeceğiz.
Cumhurbaşkanı adayları belli. 21 Mayıs akşamüstü milletvekilleri adayları da belli olacak. Ayın sonuna kadar partilerin seçim bildirilerini de öğrenmiş olacağız. Sonra seçim çalışmaları ve seçim günü gelecek. Seçim sonrasında yaşayacaklarımızın büyük bölümü, elbette seçim sonuçlarına bağlı olarak biçim kazanacak. Ancak Anayasa’nın ilgili hükümlerine bakarak, seçim sonrasında bazı olası durumlar üzerine akıl yorabiliriz.
*
Diyelim ki, 24 Haziran günü cumhurbaşkanlığını rakiplerden biri, milletvekili ağırlığını ise diğeri kazandı. Aralarında uzlaşma sağlanmaz da çatışma yaşanırsa ne olur? (İlgili anayasa maddesi, madde 116'nın ilgili kısmı yazının sonunda) 
*
TBMM 600 üyeli olacak. Bu üyelerin beşte üçü, yani 360’ı bir araya gelip ‘seçimi yenileyelim’ diye bir karar alırlarsa, başka hiçbir onaya gerek kalmadan hem kendilerini hem cumhurbaşkanını yeniden seçime götürebilecekler. Meclis üyeleri böyle bir kararla kendi beş yıllık görev sürelerini kesmeyi göze alırlar mı? Pek istekle yapacakları bir iş değil, ama yapabilirler. 1945’ten bu yana darbeyle giden iki meclis hariç, TBMM yedi kez erken seçim kararı alıp kendini feshetmiş.
*
Cumhurbaşkanı da benzer bir yetkiye sahip. 24 Haziran’ın ardından, o da başka bir yerin uygun bulmasına gerek olmadan ‘seçimler yenilensin’ diye karar alabilecek. Cumhurbaşkanı her istediği anda bu kararı alabilir mi? Alabilir; Anayasa ne gerekçe ne zaman sınırı getirmiş bulunuyor. Onun açısından erken seçime gitme kararı vermeyi zorlaştırabilecek hiçbir durum yok mu? Var. Böyle bir karar alırsa, yalnızca TBMM üyelerini değil kendisini de sandığa götürecek.
Ne var ki erken seçim kararı, 360 oy gerektiren TBMM’ye göre, cumhurbaşkanı için daha kolay alınabilir görünüyor. Çünkü eğer cumhurbaşkanı olan kişi ilk dönemindeyse sorun yok, ikinci kez aday olabilir. İkinci dönemiyse de sorun yok; bu durumda iki dönem kuralına takılmayacak, üçüncü kez seçime girecek, ama bu giriş, ikinci kez diye kabul edilecek.
*
Dolayısıyla taraflar hazırlıklarını, yalnızca 24 Haziran’a değil, bir o kadar da sonrasına dönük yapıyorlar. İki büyük bloktan Cumhur İttifakı, cumhurbaşkanlığında ilk turda %51’i bulmak ve TBMM’nde beşte üçü oluşturan 360+ milletvekili çıkarmak gayretinde. Öbürü Millet İttifakı bu çıtaların yanısıra, cumhurbaşkanlığını ikinci tura bıraktırmak ve TBMM’de rakip bloğa 360- koltuk bırakmak hesabında.
*
İşte bu hesaplarla barajı ittifakla dolanan tabela partileriyle Saadet’e ve dışarıdaki HDP ile  HÜDAPAR’a adeta sempati yağmakta. Ümmetçi ve etnikçi küçük kuvvetler, çok-siyaset-bilir stragem ustalarımız sayesinde, adeta son gürlükteler. Seçmene gelince, o zaten kararını çoktan vermiş durumda. Kendi cenahının taktik-ustalarına ‘ilkeyi/uzun vadeyi bırak, maçı almak için ne gerekirse yap’ diye bağırmaktan neredeyse sesi kısılacak.
Bu, cidden zor dönemlerimizden biri.
Ama o ya da bu blokta “bizimkiler”in kazanması bakımından değil. Hesapsızca ilke verip müttefik alan, bunu da ‘şartların gereği’ mazeretinden ibaret savunmalara boğanlar yüzünden zor dönemlerimizden biri.
Gorki’nin bir oyununda ihtiyar Luka’nın ‘hiçbir pire kötü değildir’ zihniyeti her yanımızı sarmış gibi, “hepsi siyah, hepsi sıçrıyor… o kadar”! Gerçek ise şu ki, bu zihniyetin vadesi, hep birlikte kaşıntıdan perişan oluncaya kadar…
[BAG, Aydınlık, 20 Mayıs 2018]


***

Böyle bir durum için Anayasa’nın 116. Maddesi şöyle yazıyor: “H. Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanı seçimlerinin yenilenmesi: MADDE 116- Türkiye Büyük Millet Meclisi, üye tamsayısının beşte üç çoğunluğuyla seçimlerin yenilenmesine karar verebilir. Bu halde Türkiye Büyük Millet Meclisi genel seçimi ile Cumhurbaşkanlığı seçimi birlikte yapılır. Cumhurbaşkanının seçimlerin yenilenmesine karar vermesi halinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi genel seçimi ile Cumhurbaşkanlığı seçimi birlikte yapılır. Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde, Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir….”

16 Mayıs 2018 Çarşamba

CUMHUR PROTOKOLÜ ÜSTÜNE


Pazar günkü yazımda Cumhur ve Millet ittifaklarının protokollerini karşılaştırdım. Çok söz, az değerlendirme aldım. Cumhur İttifakı'nın Atatürk’ün hedeflerine ve Türk Milleti’ne dayandığını ilan eden protokolüne karşı Millet Protokolü’nün Atatürksüz ve Türksüz haline ilişkin olarak, “biri yazmış, ama yazdıklarında samimi değil; öbürü yazmamış ama yazmadıklarına bağlı” şeklindeki değerlendirme çoktu ve en dikkat çekici olan buydu. Dikkat çekici, ama niyet okumakla sınırlı.
*
Cumhur Protokolü, AKP, MHP ve ekli BBP tarafından imzalanan seçim anlaşması, 4 Mayıs 2018 günü Yüksek Seçim Kurulu’na verilmişti. Bu anlaşma metninde dikkat çeken bir parça daha var. Sayın İsmet Eroğul, katkılarıyla birlikte, Cumhur İttifakı’nın ‘vizyon’u diyebileceğimiz “o cümle üzerinde durmaya değer” dedi. Gerçekten de, herhangi bir ajitasyon metninde olsa üstünde durmaya gerek görmeyebilirdik. Ama bu, tarafları bağlayıcı bir hukuk-siyaset belgesi. Ayrıca ortaklar seçimi kazanacak olurlarsa, kuracakları iktidarın zihniyetini yansıtıyor, es geçilmemeli.
*
Cumhur Protokolü’ndeki o ifade şöyle:
“İttifakımız İ'la-yı Kelimetullah uğruna asırlarca dünya barışının ve adaletinin teminatı, İslam aleminin ve bütün mazlum milletlerin yegane ümidi olan Türkiye'yi küresel bir güç haline getirecek, 2053 ve 2071 vizyonun alt yapısını adım adım inşa edecektir.”
*
2053 vizyonu, Recep Tayyip Erdoğan tarafından 7 Mayıs 2013’te AKP Grup Toplantısı’nda açıklanmış. Bu tarih, İstanbul’un fethinin 600. yılı olduğu için seçilmiş. Zaman zaman dile getirilen bu vizyonun ne olduğunu anlatan bir belge yok.  
2071 vizyonunun durumu da böyle. Yine Erdoğan tarafından 2012 yılında bu kez partisinin kongresinde dile getirilen bu hedefle ilgili olarak da herhangi bir belge, açıklama yok. Erdoğan’ın şu cümlesi vizyonun ne olduğunu tam olarak açıklamıyor, ama belki bir fikir verebilir: “2071’e, bininci yıl dönümüne Allah’ın izniyle o zaman Türkiye Selçuklu’da, Osmanlı’da ulaştığı dereceye yeniden ulaşacak.” Artık bundan kim ne anlıyorsa o…
*
İ’la-yı Kelimetullah, Arapça bilmeyenlerden bazılarına, çoğu zaman yapıldığı gibi, dinî inanç göstergesi sayılıp sorgulanması bile gereksiz bir söz gibi gelebilir. Hatta o kadar gereksiz ki, aralarında “bundan rahatsız mı oldun, seni din düşmanı!” sözlerini savurmaya hazır olanlar bile var. Oysa bu terim, 2018 yılında yapılan bir seçimin hukuk-siyaset belgesine girmiş durumda. Burada kutsallık taşımıyor. Artık saf cinsten siyasal bir terim.
Terimin siyasal mücadele arenasına girişi, 1978 civarına rastlıyor. Taşıyıcısı, o zamana kadar bazı yazarlarca tarihsel inceleme aracı olarak kullanılan Türk-İslam Sentezi deyişine karşı çıkan ve bunun yerine “Türk-İslam Ülküsü demek daha doğru olur” diyen Ahmet Arvasi. Onun siyasallaştırdığı “İ’la-yı Kelimetullah için” ve “Nizam-ı Alem” terimleri, Muhsin Yazıcıoğlu eliyle şimdiki Büyük Birlik Partisi’nin (şimdi Cumhur Protokolü’nde ekli BBP’nin) siyasal programıyla zihniyetinin özeti.
*
Cumhur Protokolü, renksiz-ideolojisiz-siyasetsiz Millet Protokolü’ne göre, tartışmasız olarak renkli-ideolojili-siyasetli. Bu protokoldeki sorun, renklilikteki çokluk. Sorun, daha düne kadar Atatürk’e karşı rahatsız edici sözler sarf edip Türklükten rahatsızlık sergileyenlerin şimdi onlara yaslanmalarından ötede.
Bu protokolde büyük gövde AKP-fikri yok. AKP’nin fikri mi yok? Protokolde, küçük gövde MHP var mı; seçemedim. Ama, kendisi milletvekili adayı çıkaramayan ekli BBP zihniyeti, Arvasi esintisiyle tartışmasız ve baskın biçimde var.
Öyle görünüyor ki, Millet İttifakı gibi Cumhur İttifakı da, Türkiyelilik etiketi altında uzun yıllardır tehdit edilen Türkiye’de Türk Milletinin egemenlik hakkını savunmak için gerekli zihniyet gücünden yoksun.

Niyete sahip olabilirler; ama zihniyetler –bilinçler bulanık.
[BAG, Aydınlık, 16 Nisan 2018]