18 Şubat 2018 Pazar

CUMHURİYETİN DEĞERLERİNE BAĞLILIK


Cumhuriyetin temel değerlerine bağlıyım diyen bazılarının, burun buruna geldiğimiz tehditlere ilişkin anlamazmış gibi haller sergilemeleri çok şaşırtıcı. Hatta bu sarsak hallere tahammül etmek artık pek güç hale geldi.
*
Cumhuriyetin değerlerine bağlı, ama ona göre PKK-PYD çok da fena şeyler değiller. Bir Milletvekillerinin ve parti yöneticilerinin ‘güneyimizde başkaları olacağına komşumuz PYD olsun, daha iyi’ deyişlerine pek olgun bakışlarla destek veriyor.
*
Cumhuriyetin değerlerine bağlı, ama Ermeni soykırım yalanları karşısında ona göre ‘canım ne olur ki bir özür dilense!’ Öyle ya, yüz yıl önce olup bitmiş olaylar bunlar; hem biz de öyle çok sütten çıkıp ak kaşık değiliz yani! İftira umurunda değil. Tarihten üretilmiş yalanlarla Cumhuriyetin soykırımcılıkla lekelenmesinden, bu lekeyle meşruiyetinin zedelenmesinden, ülkenin ve ulusun bu yolla emperyalizmin cenderesi altında ezilmesinden de rahatsız olmayacak gibi. Yalan tarihin sıcak siyaset malzemesi haline getirilmesiyle bırak Cumhuriyetin değerlerini, bizzat kendisinin sorgulanmaya gayret edildiğini görmez gibi.
*
Cumhuriyetin değerlerine bağlı, ama Cumhuriyetin tüm dünyaya kabul ettirdiği ulusal varlığı topyekun ortadan kaldıracak etnikler için eşit vatandaşlık projesi ona göre “neden olmasın ki!”
*
Cumhuriyetin temel değerlerine bağlı, ama ülkeyi Türkiye ve Kürdistan diye yarıp geçecek ortak vatan projesi bas bas bağırılırken, o ‘vatan ortak olmalı tabii’ diyecek kadar ne üzerine konuşulduğunu bile merak etmekten uzak.
*
Cumhuriyetin değerlerine bağlı, ama saydığı değerler arasında bağımsızlık ve ulus yok. Bunları birkaç güzel marştan ibaret, kitlesel toplantılarda ortak ruhu şenlendirme garnitürü sayıyor. Andımız’ı ırkçı buluyor. Türklük ve Türk ulusu üzerine sarf edilen her sözü şovenlik diye görüyor. Türklüğe hakaret etme serbestliğini destekliyor; bunun ceza yasalarında suç olmasını ilkellik sayıyor. Ne var ki, etnisiteler söz konusu olunca şefkatli ve coşkulu. Türkçe için değil ama etnik diller için çok meraklı. Bütün bunları Batılı ruhunun, evrensel değerlerinin, insancıllığının açık göstergeleri sanıp sergilemeyi seviyor.
*
Cumhuriyetin değerlerine bağlı, ama Cumhuriyetin temellerini dinamitleyecek tüm yıkıcı siyasal projeler karşısında uysal, sessiz, makul ve herkesten daha fazla insancıl. Üç adım ötemizdeki Irak’ın Atlantik kuvvetlerince işgalini ve parçalanmasını, Suriye’ye aynı amaçlarla binlerce tırlık silah sevkiyatını, Türkiye’yi içine alan bölünmüş ülke haritalarını gördüğü halde sadık bir Batıcı.
*
Evet, o bir anti-emperyalist kuşkusuz. Ama ne yani! Anti-emperyalist diye Saddam’ı, Esad’ı, Kaddafi’yi mi savunacak? Rusya’yla, İran’la, Hindistan’la, Çin’le, Latinlerle aynı ligde mi yaşayacak?  Hayır, Cumhuriyetin temel değerlerine bağlı olan bu anti-emperyalist öyle bir ruha sahip ki, o yalnızca Obama - Clinton, hatta Bush – Macron ile birlikte yaşayabilir. Ruhu bu ruhlara yakın. Azgelişmiş – milliyetçi – kaba dünyaların ruhlarına hiçbir yakınlık hissetmiyor.   
*
Cumhuriyetin temel değerlerine bağlı, ama Türkiye’yi bölme isteğini pekçok yolla açığa vurmuş olanlarla arayı bozmanın doğru olmadığını söylüyor. Ne olursa olsun, onlarla müttefikliğe halel getirmemek gerektiğini öyle vurgulu söylüyor ki, insan acaba korkusundan mı yoksa ‘müttefiklere’ sadakatinden mi böyle diyor diye düşünmeden edemiyor.
*

Cumhuriyetin temel değerlerine bağlılık, bazı kesimlerin dilinde Atlantik rejimine köleliğin ve Türk Milletin kadim egemenlik haklarından vazgeçmenin örtüsü olmaya başladı. Cumhuriyetten ve onun temel ilkelerinden söz etmek, en yalın biçimde söylersek Altı Ok Programı’ndan söz etmek demektir. Bu programa bağlılığını kırıp atmış olanların Cumhuriyetin temel değerlerine bağlılıklarından dem vurmaları, çirkin gerçeklerin üzerini örtme çabasından ibarettir.  
[BAG, Aydınlık 18 Şubat 2018]

14 Şubat 2018 Çarşamba

EŞİT YURTTAŞLIK DENEN SİYASAL PROGRAM


Kendilerine özgürlükçü demokrat diyenlerin siyasal programı, “eşit yurttaşlık ve ortak vatan” diye özetlendi. Eşit yurttaşlık, çözümcü AKP ile özgürlükçü demokrasi devrimi yapıyoruz diyen yeni CHP’nin de resmi parti belgelerine girdi.
*
Ülkemizde bu siyasal program, 2000’li yıllarda örülmeye başlanmıştı.
2003’te, PKK-Öcalan ‘demokratik konfederalizm’ başlıklı bir broşüründe, demokratik uluslardan söz ediyordu. Özgür vatandaşlar lafını kullanıyordu. Demokratik ulus, elbette siyasal-anayasal olarak tanımlanmış olan, çok-milliyetli bir toplumdu. Yazdıklarına göre Cumhuriyetin ulus tanımı, yani Türk Milleti tanımı, anti-demokratik idi. Demokratik ulus tanımına geçmekten dem vuruyordu. O yazıda dünyada da ülkesinde pek kimsenin değer biçmediği Bookchin adlı bir Amerikalıya göndermeler yapıyor, taraftarlarına “siz derinleştirin şunu” görevi vererek muğlak sözlerini politikaya dönüştürmeye çalışıyordu. O muğlak sözler politikaya dönüştü. Hatta iki slogan haline dahi geldi. Bunlardan biri “eşit yurttaşlık”, öbürü “ortak vatan” oldu. HDP’nin resmi metinlerine yerleşti. 2016’da partinin kongresinde Öcalan fotoğrafıyla birlikte sahnenin tam ortasına yerleştirilip ilan edildi.
*
Öcalan patentli HDP programı eşit vatandaşlık, eski bir azınlıkçılık teorisi.
Bunun meşhur teorisyeni Otto Bauer. Avusturyalı. 1900’lü yılların daha başlarında etnik topluluklara ayrı bir devlet değil, her devletteki “milliyetlere kültürel özerklik” istiyordu. Tek-ulusun değil çok-milliyetli toplumun siyasal düzeni kurulsun önerisinde bulunuyordu. Bu Avusturya Marksisti, Rusya’da Menşeviklerin bir bölümü üzerinden etkili olmuştu. 1910’lu yıllarda Rusya’daki Menşevik – Bolşevik mücadelesinde yenilgiye uğradı. Demokratik toplum, demokratik iktidar, demokratik siyaset diyen Menşeviklere, Bolşevikler tarafından söylenen bir söz çok etkiliydi. Bolşevikler demişlerdi ki, “kültürel özerklik kültürel değil, dört başı mamur siyasal bir taleptir; dürüst olun kültürel’lik arkasına saklanmayın, alemi aptal yerine koymayın!”. Sonra da, talebin bir ya da birkaç etnik-dini topluluğun iktidarlarını garanti ederken, toplumun bütünü için mutlak bir dağılmaya yol açacağını göstermişlerdi. Otto Bauerci öneriler 1918’de toz olup dağıldı.
*
Bu fikir, 1970’li yıllarda bir Avrupa Birliği kurma uğruna düşünen Alman vatandaşı Jurgen Habermas tarafından işlendi. Ondan ortaya “ulusal vatandaşlık” yerine “anayasal vatandaşlık” önerisi geldi.
1990’ların post-modernizmi bunu aldı; çeşitlilik, farklılık, öteki, çoğulculuk, katılımcılık, vb… kavramlarla birlikte yüceltti.
1990’larda sosyalist sistem dağılınca, profesyonel anayasa yazıcılar yakaladıkları ülkelere mozaik anayasalar biçmeye giriştiler. Ulus’suz, örneğin Irak’ta “Iraklı insanlar”dan söz eden 2005 tarihli işgal anayasası gibi anayasalar bunlar tarafından yazıldı. Her etnik topluluk, her inanç grubu anayasal-siyasal kimlik sahibi oldu. Her yerel ve bölgesel parçaya, istiyorsa başka bir dili de resmi dil olarak kabul etme yetkisi verildi. Hem siyasal hem toplumsal yaşam etnik – dinsel – mezhepsel daracık elbiselere sokuşturuldu. Ortak zeminleri, diğer canlılar gibi yalnızca toprak idi. Ulus olamayacak bu insanlar için biricik ortak zemin, vatan olma niteliği zinhar olmayan bir dünya parselinden ibaret oldu.
*
Şimdi, PKK/HDP siyasal programı nefes alamıyor. Çözümcü AKP, Davutoğlu döneminden kalma bu “siyasal program yerleştirmeleri”ne sırtını dönmüş görünüyor. Ortada tek sahip, CHP’deki, özgürlükçü yani neoliberal demokratlar kaldılar. Kurultay ve Parti Meclisi bildirgelerine müdahaleleriyle ses veriyorlar. Bildirgelerde, hem Cumhuriyetin temel değerlerine (yani ulus bilincine) dayanmaktan hem de ulus bilincinin ve ulusal vatandaşlığın reddi anlamına gelen “eşit vatandaşlık”tan söz ederek ayıplanacak bir kandırma oyunu oynuyorlar.
*
Onlar yıllardır söylüyorlar, biz de öyle:
Evet, eşitlik! Eşit vatandaşlık değil; yani etnik toplulukların eşitliği değil. Yurttaşların Eşitliği, etniği dini inancı mezhebi ne olursa olsun ulusun bireylerinin eşitliği.
[BAG, Aydınlık, 14 Şubat 2018]

11 Şubat 2018 Pazar

ULUSALCILIK UYDURMASI MI?


Ulusalcılık, günümüzde üç kesimin aklında ‘küfür’ yerine geçer.
Küreselcilerin, ümmetçilerin ve etnikçilerin aklında…
*
Küreselciler, dünyanın sağlı sollu neoliberalleri, 1980’li yıllardan beri, tahtına oturmak istedikleri dünya hayallerini özelleştirmecilik ve yabancı sermayeye tam hürriyetçi piyasacılık eliyle gerçekleştirmek istediler. Kendi geçmişleri olan ‘modernizm’i, ‘ulus-devletler’i ve hatta ‘Fordizm’i tu kaka ilan ettiler. Karşılarında, en dirençli muhalefet olarak ulusalcıları buldular. Bu yüzden ulusalcılığı ‘içe kapanmacılık’, ‘değişime düşmanlık’, ‘devletçilik’, ‘dinazorluk’, ‘diktatörlük’, Baasçılık, Saddamcılık, Putincilik, Chavezcilik, ‘faşistlik’, vb.. diyerek boğmaya çalıştılar.
*
Küreselci muhterisler, mali tekelci iktidarlarını kendi başlarına inşa edemezlerdi. Kendilerine toplumsal destekler bulmalıydılar. Ümmetçilerle etnikçiler, bunların doğal müttefikleri oldular.
*
Ümmetçiler, küreselcilerin ışığında, Katoliklik ve Amerikan Protestanlığının öncülüğünde, insan haklarına yükledikleri dinci içerikle, 17. yüzyıldan beri resmi ve siyasal olarak uluslara bölünmüş olan ümmetlerini bir araya getirme fırsatı gördüler. Ümmetçilik küreselcilikle birlikte şahlandı. Açık iktidara doğru yürüyen din merkezleri, Vatikan örneğindeki gibi, diğer dinlerde de kendisine eş-makamlar aradı. İslamiyette hilafetçiliğin canlanması, bu arayışa verilen yanıt oldu. Bizde siyaset ve iktidar çevrelerinde “millet” derken, kimi zaman İslam kimi zaman İbrahim ümmetinin kastedilişi, aslında İslam dünyasında değil, Batı dünyasında yükselen ümmetçiliğin sonucu oldu. Türk Milletinin değil, İslam/İbrahim ümmetinin militanlığını yapanların küreselcilerle bu kadar hızlı ve kolay işbirliğine girişleri, ümmetçilikte yükselişin İslam değil Hristiyan kaynaklı oluşundandı.
Dinler arası diyalogculuk, bu gerçeği görmek için yeterince açık bir kanıt.
Ümmetçilik, küreselcilik gibi, karşısında yine en dirençli muhalefetin ulusalcılardan yükseldiğini gördü. Yeni zaman emperyalizmi küreselciliğe karşı bağımsızlık tutkusuyla hareket eden ulusalcılar, ümmetçiliğe yalnızca laiklik ilkesine bağlılıkları nedeniyle değil, aynı zamanda ulusal varlığı ortadan kaldıracağı için uluslarının hukukunu savunmak için karşı çıkıyorlardı.
Ümmetçilerin ulusalcılara ‘din düşmanı’ demeleri etkisiz kaldı; çünkü güttükleri ümmetçilik basitçe ‘İslam ümmetçiliği’ değildi. Kozmopolitizmin hayali iktidarlarına oyuncak edilmiş siyasi ümmetçilikti.
*
Etnikçiler, etnik bölücüler ise ‘dünyada 200 değil, 2000 devlet olacak’ diye hedef gösteren küreselcilerin en hevesli silahları oldular. Devletçiklerini, yerelliklerini iktisadi olarak küresel piyasaya bağlamaya gönüllü oldular. Etnik gruplarını insanlığa ümmetle bağlamaya teşne oldular. İnsan hakları kavramının içini, yüzelli yıldır kafa kaldırıp ezilen ‘milliyetlere kültürel özerklik’ sloganıyla dolduran AB’nin taşeronu ve bunun vurucu gücü ABD’nin paralı askeri oldular. Avrupa’nın kendisini ‘euromosaic’ projeleriyle paraya boğan kozmopolit küreselcilik, Türkiye ile benzeri ülkeleri, vatandaşlık kurumunu dağıtmaya zorlayarak yol almaya çalıştı.
Ümmetçilik, küreselciliğin dinci eli oldu. Etnikçilik ise sözde sol ve sosyal demokrat eli.
Büyük gericilik bloğu!
*
Yukarıdaki paragrafları, Muharrem İnce’nin “milliyetçilik ulusçuluk demektir; ulusalcılık diye bir şey yok; bu söz uydurmadır; küfür niyetinedir” şeklindeki sözleri üzerine yazdım.
Muharrem İnce hem kavramlarda hem günün dünya gerçeğinde yanılıyor. Tam çeviri yapacaksa, ulusçuluk = milletçiliktir demeli. Bunun üzerine bir de milliyetçilik sözünü millî-ye-t-çilik diye düşünmeli. Ama dilbilim tartışması değil de, siyaset yapıyorsa, yüzeysel ve algıya dayalı laflar elbette yetmez. Asıl, dünyanın 1980’lerden beri içinde debelendiği kana bulanmış mücadele sürecini analiz etmeli. Anlaşılıyor ki ikisini de yapmaktan yana değil. Küreselci, ümmetçi, etnikçi bloğun yaftalarıyla yetinmekten, bu gerici bloğun gölgesinde kalmaktan yana.
Herkes kendi yerini seçiyor.

Ulusalcılık, uydurma olmak bir yana, adil bir dünya kurulmasını mümkün kılacak çıkış yolunu gösteren tek gerçek siyasal bakış; bu bakışla yolumuza devam…   

[BAG, Aydınlık, 11 Şubat 2018]

7 Şubat 2018 Çarşamba

SİYASİ PARTİLERİ ERİTME MODELİ


2019 başkanlık rejiminin, siyasal partiler üzerinde iki büyük etkisi olacak.
Birincisi, siyasi parti –iktidar (seçimin birincisi olmak) hedefi birbirinden kopacak.
İkincisi, güçlü idare ararken, bunu içinden patlatan türde, iki pazarlıkçı parti ile çok sayıda pazarlık particikleri sistemine yol açacak.
*
Alışageldiğimiz yapıda partisinin genel başkanını, ‘Başbakan filanca!” sloganında olduğu üzere başbakan yapmak, partililer için iktidar hedefinin özeti. Ama şimdi ortada bir tuhaf boşluk duygusu var. Çünkü yapılacak seçimde başbakanlık olmayacak.
Partisinin genel başkanına ‘Cumhurbaşkanı falanca!” diye tezahürat yapmak, dillere de akıllara da yabancı düşüyor. Hadi diller kırılıp böyle bağırılsa, CHP’de olduğu gibi, partinin genel başkanı iktidarın başı olmakta henüz kararsız. İrice partiler, iktidarı doğrudan eline geçirmekten değil, vekâletle devretmek gibi akılları zorlayan yollara düşmüş.  Öyle ki, iktidar koltuğuna oturtulacak kimseyi belirlemek için sandıklar kurma önerileri havada uçuşuyor.
Varlık nedeni ‘siyasal iktidar için mücadele etmek’ diye tanımlanan siyasal partiler için, herhalde bundan daha büyük bir bunalım olmaz. Varlık nedenini yitirmek, yokluğa yuvarlanmak demek.
Siyasal partiler için türlü bunalım durumlarının adeta son durağı.
*
Başkanlık rejimi, 1982’den bu yana, güçlü idare ararken vardığımız nokta. İlk adımı, güçlü cumhurbaşkanı diyen 1982 Anayasası atmıştı. İkinci adım, cumhurbaşkanının seçimle belirlenmesi düzenlemesi getiren 2007 Referandumuyla gelmişti. Bunun uygulaması 2014’te yapıldı. Üçüncü adım, başkanlık rejimi öngören 2016 Referandumuyla atıldı. Güçlü yürütme seferberliği, 1982 – 2019 dönemi sonunda, Başkanlık rejimi uygulaması olarak, 2019 seçimlerinde başlayacak.
*
Ne var ki, ortaya çıkan sonuç, şimdi kurulacağı varsayılan “güçlü idare’yi içinden patlatacak kadar sorunlu.
Bu sistemde işler, aynı referandumlarda olduğu gibi, yüzde 49/51 kapı aralığına sıkıştı. Hükümet olabilmek için, kullanılan oyların yüzde 51’ine sahip olmak gerekiyor. Seçmenin görece büyük kesimlerini temsil eden partiler birlikte hareket etmedikçe, bu oranı yakalamakta umutsuzlar. Üstelik büyüceklerin bir araya gelmesi de yetmiyor. Yüzde 49/51 kapısındaki yüzde 1’lik eksik, çok az seçmenli partileri kilit açacak anahtar katına yükseltiyor.
O yüzden ‘seçim ittifakı yapmak’ şart. Bunun ardından, eğer seçimi kazanırlarsa, elbette ‘koalisyon kurulacak’; ittifakın meyvesi bu.
İşte yeni sistemin başka bir sorunu da bu noktada ortaya çıkıyor. Parlamenter sistemde ‘seçim ittifakları’ ve ‘koalisyonlar’ı mümkün kılan şey, yaptırım gücüdür. Koalisyon bozulabilir; o zaman hükümet düşer.
Peki bu sistemde?
İttifak/koalisyon yapan hareketler %51’i yakaladıklarında, ilk işbölümünü, elbette pazarlık sırasında vardıkları anlaşmaya göre yaparlar. Sonra, diyelim ki büyük ortak anlaşmaya uymaktan sıkıldı. Ya da küçük ortaklar, daha önceden tamam dedikleri şeyi az bulmaya başlayıp daha fazlasını istedi. Sonuçta birliktelik iradesi bir şekilde bozuldu. Ortaklardan biri ya da birkaçı ‘ben ayrılıyorum’ dedi. Bu sistemde, ortaklık parlamento sandalyeleri temelinde yaptırıma bağlı değil. Sistemde parlamenter hükümet de bulunmadığı için, ‘koalisyonu bozma’nın hiçbir yaptırımı yok.
Öyleyse, “ittifak unsurları” ya da ‘koalisyon ortaklığı’nın ne anlamları kalacak?  
Ortakların siyasal parti olarak hiçbir anlamları kalmayacak. Siyasal partiler birer pazarlıkçı lobiye dönüştürülecekler.
*
Güçlü idare adına yürünen 1982 – 2016 yolu, Türkiye’nin siyasal rejimini yalnızca hükümet sistemi bakımından değil, toplumun siyasal örgütlenmesi bakımından da tarihimizin en zayıf zaman dilimine sürüklüyor.

Türk ulusunun kendini yönetme yetkisi, kurumsal mekanizmalarla gerçekleşir. Bu süreç, kurumsal yapıyı kırıyor ve yerine getirdiği bir mekanizmalar bütünü de yok.

[BAG, Aydınlık 7 Şubat 2018]

4 Şubat 2018 Pazar

ÜNİTER SURLARDA DELİK AÇMAK


Batıcı zorlamaların tarihi iki yüzyılı aşkın.
Bu işi son yıllarda, yakın coğrafyamızda Avrupa Birliği üstlendi. Aktör olarak belki adı değişti. Ama istedikleri neredeyse hiç değişmedi. En fazlası, eski laflara yeni sözcükler bulundu o kadar. Örneğin, on dokuzuncu yüzyılda batıdan doğuya “hayırlı reformlar” akıyordu, 1989’da ‘iyi reformlar’ akışı yaşadık. Eskisi bizim tarihimize ‘tanzimatı hayriyye’ diye nakşolmuştu, yenisi ise (orjinali good governance) olan ‘iyi yönetişim’ etiketiyle zerk edilmeye çalışıldı. Özü değişmemişti. Sözde serbest ticaret, özelleştirme, azınlık ayrıcalıkları, kültürel grup hakları, insan hakları, illa ki yerelleştirme…
*
Yerelleştirme, 1989’dan başlayarak küresel siyaset kurucuların doğrudan ve açık baskılarıyla yürütülmeye çalışılmıştı. 1996 tarihli bir rapor, bu açıdan ibret belgesidir. Aynı zamanda, o günden bugüne yaşadığımız çalkantıların da “belgesi”…
Rapor, Türkiye’nin 1950’de üyesi olduğu Avrupa Konseyi’nin kuruluşu olan Avrupa Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi’nde görüşülmüş ve Türkiye’deki Yerel ve Bölgesel Demokrasinin Durumu Hakkında 29 Nolu Tavsiye Kararı olarak kabul görmüştü. Bu kararın, bizim sonraki yıllarda yaşadığımız anayasa değişikliği tartışmaları bakımından özel bir yeri oldu. Ülkenin tepesinde Demokles kılıcı gibi sallandırıldı. Tehditlerin kimi açık, kimi kapalı kapılar ardında sürüp gitti. 
*
Bu kararda deniyordu ki, Türkiye’de bir yerel yönetim reformu yapılmalıdır.
Peki ne yapılmalıdır?
Yanıt hiç de bulanık değildi. Şart sayılan reform, “merkezi otoritenin yerel yönetimler üzerindeki gereksiz vesayetini kaldırmak” idi. Bunun için ise, Anayasa’nın belli maddeleri ‘gözden geçirilmeli’ydi.
Çok öneri vardı. Ama işin özünü bir öneri oluşturuyordu. Buna göre “Türk Anayasası’nın 127. Maddesinin reformu” düşünülmeliydi.
Tavsiyeciler diyordu ki, “bu madde problem!”.
Avrupa’nın Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı, Sovyet sisteminin dağılmasından sonra yeniden yorumlamışlardı. Bu Şart’ın subsidiarite dedikleri ademi merkeziyetçilik, başka bir deyişle yerellik gerektirdiğine karar vermişlerdi. Türkiye bu şartı daha önceden onaylayıp imzalamışsa da fark etmiyordu; kendi sistemini yeni yoruma göre reforma uğratmalıydı.
*
Türkiye’den istedikleri açıktı.
Kendileri söylüyordu: “Türkiye’nin üniter devlet olarak kalmak istediği açık olmakla birlikte”… Yine kendileri söylüyordu: Türk Anayasasında yerel yönetimler “idarenin bütünlüğü ilkesi”ne göre düzenlenmişti…
Ama heyhat! Ne üniterlik ne idarenin bütünlüğü! Türkiye Avrupalılaşmak istiyorsa, işte bu iki hassasiyeti bir yana koymalı, Anayasa’sının 127. Maddesini değiştirmeliydi.
*
Bizim Anayasa’nın 127. Maddesi mahalli idareleri (yerel yönetimleri) düzenler. Bu madde, iki temel ilkeye uygun düzenlenmiştir. Madde 3’teki “devlet milleti ve devletiyle bölünmez bütündür” diye ifade edilmiş olan üniterlik, Madde 123’te “idare kuruluş ve görevleriyle bir bütündür ve kanunla düzenlenir” diye ifade edilmiş olan idarenin bütünlüğü esastır. Yerel yönetimler işte bu temelin gereği olarak özerkliklerine göre değil, idari vesayet sistemine göre tanımlanmıştır.
Tavsiyecilerin istediği, bu maddede yerel yönetimlerin “idari ve mali özerk kuruluşlar” diye tanımlanmasıydı; idari vesayet sisteminin ise kaldırılması/sınırlanmasıydı.
Peki bu olsa, o zaman madde 3’ü ve 123’ü ne yapacaktık?
Tavsiyeciler, işin yerel yönetim kısmıyla ilgiliydiler. Görevleri üniterlik – idari bütünlük surlarında koca bir delik açmaktan ibaretti; ötesi başka “tavsiyeler”in işiydi.
*
Anayasa’yı bu yönde değiştirtmeyi başaramadılar. Ama ne yazık ki, 2005 yılında, belediye ve il özel idaresi yasalarına, Anayasa’ya aykırılığı apaçık olmakla birlikte, bunların “idari ve mali özerk” kurumlar oldukları lafını yerleştirmeyi başardılar.

Yasalardaki bu acayiplik, şimdi ortadan kaldırılacağı günü bekliyor.

[BAG, Aydınlık, 4 Şubat 2018]