22 Ekim 2017 Pazar

BÖLGE ve ETNİKLERE TEK ÇATI: İMPARATORLUK


21. yüzyılı o göklerden indiğine inandıkları “kendini bil!” çağrısıyla açanlar, herkesi ‘doğal’ ve ‘hakiki’ kökenini keşfetmeye zorladılar. Yerelin-bölgen-etnik kökenin ne ise o’sun; ulusun tek-tipçiliğini reddet! dediler; özgürleş!
Dünyanın dört bir yanında bölgecilik ve etnikçilik coşması yaşandı. Görülmesi gereken şuydu ki, coşku, yalnızca bu kutsal ‘tebliğ’in söz gücünden doğmamıştı. Hareketliliğin güvencesi iktisadî idi; bilim – teknoloji temeli idi; kısaca dünya küreselleşiyordu. Bölgecilere ve etnikçilere dönük yeni özgürlük ve eşitlik vaadi, ciddi maddi çıkarlardan oluşuyordu. Ama bunun bir de öbür yüzü vardı. Bu parça pinçik binlerce insan topluluğu, hangi geniş çatı altında toplanacaktı? Bunun yanıtı, vaadin aslan payıydı.
*
Modernizmi aştık, dünya küreselleşti, ‘yeni binyıla giriyoruz’ diyenlerin büyük çatısı imparatorluk idi.
*
Negri – Hardt imzalı İmparatorluk kitabı, küreselci gericiliğin zaferini erkenden ilan etti. Dediler ki: Ulus-devlet bitti. Emperyalizm bitti. Egemenlik artık merkezsiz – topraksız – tek bir yönetim mantığına göre işleyen ulus-üstü organların eline geçmiştir. Ey insanlar, siz “çokluk”, bu gerçeği kabul edin ve bundan sonra evrensel vatandaşlık için gayret edin”!
Merkezsiz, topraksız, tekçi küresel organlar… Nelerdi bunlar? Kimlerdi?
Henüz yoktu; yaratılacaklardı. O uğurda Birleşmiş Milletleri dünya parlamentosuna dönüştürmenin tasarılarını yazıp çizenler oldu. Bu parlamentoya hükümetlik yapacak bir kurum gerekliydi; onu Dünya Ticaret Örgütü adıyla kurdular. ‘Evrensel insanlık’ın dünya hükümetini kurmak, şirketlere düşmüştü; ellerinden geleni yaptılar. Bu serüvenin sonunu biliyoruz; çeyrek yüz yıllık çabalar kırılıp döküldü, hayal oldu.
*
İmparatorluk formülü elbette yeni değildi. Çok eski zamanlarda gökten inmiş “kendini bil” emrinin ilahiyatçılarıyla felsefecileri, bu fikri tarihten biliyorlardı.
Ama bu felsefenin siyaset-hedefi haline gelişi, takvimler daha 1950’ye gelmeden Troçkizm’den soğuk savaş mimarlığına geçmiş James Burnham’ın kaleminden döküldü denebilir. Dünya Mücadelesi adlı kitabında yazıyordu: Bir dünya hükümeti olsa iyi olurdu; ancak olamayacağı açık; o halde ABD dünyayı mülkiyeti haline getirmiş değil, ama siyasi bakımdan dünyaya hakim olmuş’ bir dünya imparatorluğu olmalıdır, diyordu. Dünyanın Avrupa kıtasında ise uluslar Avrupa devleti olarak birlik oluşturmalı; dünya imparatorluğu pekiştirilmeliydi. Aynı Burnham, küresel imparatorluk ideolojisinin şahinlerince çok takdir edildi. 1983’te ABD Başkanı Reagan’dan Özgürlük Madalyası aldı.
*
Küresel imparatorluk, öyle bir adımda olacak işlerden değil. Bunu besleyecek ‘alt-imparatorluklar’ gerek. Bizim tarihimiz ve bölgemiz bakımından ne kadar cesaret verici bir “açılım”!
Küresel imparatorluğa, kendi hayalleri adına eklenmek siyaseti, karşımıza ne kadar büyük bir coşkuyla çıktı.
* Yine yeniden Büyük Selçuklu İmparatorluğu…
* Hayır, Yeni- Osmanlı İmparatorluğu…
* Evet ama geniş anlamıyla, Bizans – Osmanlı’dan sonra Üçüncü İmparatorluk olarak; Dimitri Kitsikis’in sözcülüğünü yaptığı “ara-bölge” kuvveti bir Türk-Yunan İmparatorluğu...
* Hayır hayır, daha da geniş, Roma – Bizans – Osmanlı’dan sonra Dördüncü İmparatorluk… Roma’dan İstanbul’a, medeniyetlerin ortak şehirlerinden geçip Kudüs’e uzanan, Hazreti İbrahim’in çocuklarını bir araya toplayan, ‘stratejik derinlik’te örülen bir imparatorluk...
*
Bütün bu kuvvetler, aralarında bir “medeniyetler –dinler kavgası” varmış gibi yapıyor; ama aynı dünya imparatorluğuna doğru yürüyorlar. Bu hedefin tek engeli var: Türk Milletinin egemenlik hakkına düşkünlüğü ve bu hakla emperyalizme karşı uluslararası işbirliği isteği.
Birbirinden farklı görünen cenahların Türk vatandaşlığına, Türk Milleti’ne ve ulusal egemenlik hakkına tahammülsüzlükleri, bu zeminin ürünü.
Büyük kavga bu tercihte: Ulusal devlet mi, yoksa küresel imparatorluğa alt-parça olmak mı?

[Aydınlık, 22 Ekim 2017]
Önceki Yazı: Bölgeler ve Etnikler 

18 Ekim 2017 Çarşamba

BÖLGELER ile ETNİKLER


Yakın geçmişi adeta ışık hızıyla unutma eğilimine karşı ısrarla direnmekte büyük yarar var.
Daha düne kadar küreselleşmekten ve Avrupa Birliği’ne tam üye olup adeta fırlayarak kalkınmaktan söz edenleri kastediyorum. 
Küreselciliğin bir zorunluluk değil yalnızca bir siyaset olduğunu söylediğimizde “dinazorluk yapma!” diyen kibri… 
Avrupa Birliği’nin umutsuz bir dava, bize çağrısının ise samimiyetten yoksun olduğunu söylediğimizde “medeniyet! uygarlık!” diyen tarihsiz bilinç sahiplerini… 
Elbette, küreselciliği ‘sosyal küreselleşme’ye, Avrupa’yı da ‘Emeğin Avrupası’na dönüştürecekleri için desteklediklerini söyleyen çok-sol ideoloji sahiplerini de unutmamalı.
*
O süre içinde Batıcılık ateşinde yananlar, Avrupa’nın ‘ben kimim’ sorusuyla darmadağın olduğunu görmediler; belki görmezden geldiler.
2001’de Türkiye’de İstanbul Başkonsolosluğu yapan ekonomist/ilahiyatçı Ingmar Karlsson, Bilgi Üniversitesi’nin 2004’te bastığı Bölgeler Avrupası başlıklı kitabında yazıyordu:
Avrupa, mavi zemine 12 sarı yıldızlı bayrağını, 1986’da, kendine marşı yaptığı Beethoven’in 9. Senfonisi eşliğinde göndere çekmişti. Bayrak ve marş tamamdı, şimdi tarih yazımını düzeltmek gerekirdi. Bir tarih kitabı yazılmasına karar verildi. “Sonuç, Fransız tarihi profesörü Jean-Baptiste Durosell’in kendi deyişiyle 5000 yıl öncesinden başlayarak geleceğin haberlerine kadar uzanan bir dönemi kapsayan Europe – A History of its People adlı kitabı oldu. Kitabın vardığı sonuç: Avrupa’yı bir kültürler mozayiği olarak görmek yerine organik bir bütünlük olarak görmek için sağlam tarihi temeller vardı ve bu nedenle birleşmiş bir Avrupa’yı inşa etmek mümkündü. .… Bu Avrupa projesi Almanya, İngiltere ve Fransa’yı temel alıyordu. Bu nedenle Avrupa’nın tarihi Yunanlılarla değil, Keltlerle başlatılmıştı. Doğu Avrupa ise büyük ölçüde dışlanmıştı.”
Bırak Slav halklarını, Eski Yunan’ın emaneti sayılan Yunanlıları bile dışlayan bu zihniyetin, Alman tarih felsefecisi Herder’in (1744-1803) deyişiyle “Avrupa’daki 300 yıldan uzun süren varlıklarına rağmen hala bu kıtaya yabancı olan Türkler”i reddettiği ayan beyandır. Hem de öyle yalnızca Müslümanlığından ötürü değil. Biz Avrupalılar, kimiz? sorusunu 5000 yıllık tarih bakışıyla araştırdıklarına göre, Türkler dendiğinde hafızalarında İskitleri, Hunları, Moğolları… yani “barbarlığımızı” canlandırmalarından ötürü…
*
Nasıl oldu da, başlıca sözcüleri “çok sağlam eğitim” almış olan küreselci ve Avrupacılar, AB için yürütülen bu yüksek tarih felsefesi tartışmalarından hiçbir sonuç çıkaramadılar?
*
Bu soruya verilen bir karşılığı biliyorum: Çünkü bu dediğin AB’deki görüşlerden yalnızca biriydi; bununla mücadele eden başka bir görüş vardı; biz onu sevdik!
O görüş, yukarıda adını andığım Ingmar Karlsson’un kitabında savunuluyor. AB’nin misyonu gelecekle ilgilidir; geçmişle değil. Şimdi mesele, ulus-devletleri ve ulusalcılığı kırmak; buna karşı bölgecilikleri ve etnikçiliği besleyelim. Yalnız Avrupa’da değil, dünyanın dört bir yanında ulus-devletlerin bölgelere bölünmesini ve kültürel özerklik tutkusunu fonlayalım.
Öyle de yaptılar:
Bizdeki NUTS’lar, istatistiki bölge ya da bölge kalkınma ajansları bu gayretlerin ürünü oldu. Bölgesel farklılaşmayı teşvik, etnik farklılaştırma destekleriyle örüldü. İşin etnik, kültürel özerkleştirme kısmını Euromosaic adı verilen proje üstlendi. Bu çabaların ‘en iyi uygulamalar’ listesinde örneğin, Letonya’da 20 kişinin konuştuğu Livon dilinin resmi dil olarak kabul edilmesi var.
Bu yaklaşım da elbette kendi ‘tarih felsefesi’nden yoksun değil; gnothi seouton –kendini bil felsefesini bırakın falan demiyor. Diğerinden tek farkı, herkese kendi kökenini yereli-bölgesi-etniği bakımından keşfetme daveti.
Söylemediği şey ise, bu parça pinçik binlerce insan topluluğunu, hangi geniş çatı altında toplama niyetine sahip olduğu.
İpler de işte tam burada koptu.
Bu zihniyet, iktidardan ulus-devleti kovarken ‘büyük iktidar’ı kimler için hazırlıyordu?

[Aydınlık, 18 Ekim 2017] 
Önceki Yazı: Medeni Dünya Yanılsaması 

15 Ekim 2017 Pazar

MEDENİ DÜNYA YANILSAMASI


21. yüzyıldayız.
Dünyaya bir önceki yüzyılı, yani ulusal kurtuluş ve sosyalizm çağını pas geçip, 17. ve 19. yüzyıllardan bakıp buna göre davranmak, akıl alır gibi değil. Yani, kendi varlığını, yaşamının anlamını “medeni - modern – Batı dünyasının parçası” olmakta bulmak… Bu yüzyılda kolay anlaşılır bir şey değil.
*
Değil, bunun bir sürü gerekçesi var. Ama en yakın ve canlı gerekçe, bu anlamın ‘anavatan’ında terk edilmiş olması. Batı dünyası, modernlik denen durumu, adeta tekme-tokat girişip reddedeli çeyrek yüzyılı geçti. Hatırlamıyor musunuz: Modernliği aştık, artık postmodern çağdayız!
Bu ilan, daha düne kadar ağzımıza burnumuza tıkıştırılıyordu. Ne diyorlardı? Sınıflar bitti, ulus-devlet bitti, herkes etnik elbisesinde ve kendi inanç çadırında hür, dünya küresel tekellerin elinde teknik küresel bir köy! Durumu böyle saptayıp davranışlarımızı yönlendiren büyük ahlaki değeri de ellerimize tutuşturmuşlardı: Sen de bundan böyle bırak ulusallığı falan, küresel düşün yerel davran!...
-Ama ya emperyalizm? Mustafa Kemal Atatürk’ün “ya istiklal ya ölüm” diyen büyük onuru?
Bunları sorduğumuzda aldığımız yanıtlar ilginçti: Geçti artık, dünya küreselleşti, dinazorluğun alemi yok!
*
Zaman bakımından daha uzak geçmişe ait gerekçeyi ise, Halil İnalcık, 2006 yılında Ankara Üniversitesi’ndeki açılış dersinde dile getirmişti: “Bu köktenci düşünceler [Aydınlanma düşünceleri] çok yaşamamış, 20-30 yıl içinde gelenekçi Hristiyan düşüncesi üstün gelmiştir.” İnalcık’ın verdiği zaman işareti, 1789 Fransız Devrimi’nden sonraki 20-30 yıl idi; demek ki 19. yüzyılın, yani 1800’lü yılların başları.
Bu çok önemli bir saptamadır.
Batıda bugünkü Batıcı’ların görmek istediği türden bir “saf değerler manzumesi” olmadığını ilan eder. İki yüzyıldan bu yana, Batı’daki herhangi bir iktidar gücünün “değerleri”nin, karşısındakinin “değerleri” ile içiçe geçtiğini söyler. Avrupa’da 20. yüzyılın sonunda, papaların meydanlara inip modern Batı düzenini kutsamaları, kilise mensuplarının iklim değişikliği için kuzey kutbundan küresel çağrılar yapmaları, hoşgörü ve dinler arası diyalogculukla küresel nizama yön verme girişimleri, son iki yüzyıldaki ‘büyük barışma’nın nereye varmış olabileceğini yeterince gösteriyor.
*
Victor Hugo, çok önceden, 1843’te Derebeyleri adlı oyununun giriş bölümüne yazmış: “Şairin vatanı uygar dünya; bu vatanın sınırı, barbarlığın başladığı karanlık ve ölümcül çizgi; bir gün, umuyorum, vatan tüm dünya, ulus insanlık olur”. Ahmet Hamdi Tanpınar’dan öğrendik ki, Hugo’nun dileği, Tanzimat şairi Şinasi’nin (1826-1871) kaleminden, Batıcı dünya görüşünün sloganı olmuş: “Milletim nev-i beşerdir vatanım ruy-i zemin”. Pekçoğumuz bu sloganı, 20. yüzyılın başında, Tevfik Fikret’in (1867-1915) kaleminden duyduk: “Toprak vatanım, nev-i beşer milletim… insan, insan olur ancak bunu iz’anla, inandım.”
19. yüzyılın şairi, şair-filozof. Sözünün gücü yüksek. Gösterdiği hedef çekici.
Ama bir nokta var ki, üstü örtülü: Bu rüya nasıl gerçek olacak?
*
Bizim çağımızın insanları tarafından en çok duyulan ses, “barbarlık uygarlık tarafından yok edilerek olacak” dedi.
Öğrendik ki, vahşi dedikleri Afrika’da yaşayanlar, barbar dedikleri de bizmişiz, doğu’dakiler. Asya’nın göçebeleri. Tarihin İskitleri ile Moğolları. Türkler. Ruslar. Müslümanlar, Ortodokslar. Bizi yok edecek uygarlık ise Batı’dakiler imiş; Eski Yunanla Roma mirasına çökmüş olanlar, Katolikler ve diğerleri…
*
Madem öyle, doğu’da yerleşik olanlardan biri olarak, teşekkürler istemem beni yok edecek uygarlığı!
Çünkü biz tarihin yaşamak isteyen unsurlarından biriyiz. Ama ilkesi “Batı gibi yaşamak” değil; “biz; yaşamak isteyen, haysiyet ve şerefiyle yaşamak isteyen bir milletiz... Esas, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır… Bu esas ancak tam bağımsızlığa sahip olmakla temin olunabilir.”
Batıcılığa sıkıştırılmaya gayret edilen Atatürk’e saygılarımızla…

[Aydınlık, 15 Ekim 2017]

Önceki Yazı: Medeni Dünyadan Kopmak 

11 Ekim 2017 Çarşamba

MEDENİ DÜNYADAN KOPMAK


Son günlerde ABD ve birkaç Batı Avrupa ülkesiyle yaşadığımız “diplomatik” olaylar, yani bizim devletin başka devletlerle elçilik – konsolosluk eliyle yürüttüğü ilişkiler ve vize gibi bürokratik işler, içinde dostlarımızın da yer aldığı çeşitli kesimlerce şöyle karşılanıyor:
“Medeni dünyadan kopuyoruz. Kopamayız!
Ne demek medeni dünya?
*
Yaşamın penceresinden bakarsak, medeni dünya, belli ki, günümüzdeki Kuzey Amerika ile Batı Avrupa. Amerika’yla Avrupa’nın hepsi değil. İsim isim sayılabilecek üç beş ülke. “Medeni dünyadan kopuyoruz” telaşı, esas olarak ABD ve AB (daha doğrusu bunun patronu olan birkaç ülke) ile eşitsiz, karşılıksız ilişkilerin sürdürülmesi isteği.
*
Buralar medeni dünya ise, demek ki dünyanın kalan diğer coğrafyaları gayrı-medeni dünya. Söz konusu olan dünyanın doğu coğrafyası ise “barbar”, güney coğrafyası söz konusu ise “vahşi”, birazı batıda birazı doğuda olan ‘sınır’ coğrafyaları söz konusuysa buralar da “geri” toplumlar dünyası…
Siyasal olarak konuşulursa, medeni dünyanın demokrasi geleneğine karşı, geride kalmış olanların despotluk alışkanlığı var. Toplumsal olarak konuşulursa, medeni dünyanın yüksek etik değerleri varken, öbürlerinin yükseğini bırak, adeta etik değerler boşluğu var. Gayrı-medeni dünyada yaşayanlar da biyolojik olarak insan elbette ama, insanlık erdemi içinde yer almıyorlar. Biri ak, öbürü kara.
*
Bu durumda medeni dünya, kendi dışındaki insanlara insanlık erdemini taşımak misyonuyla yüklü! Medeni dünya ‘bana ne’ diyebilir mi ki? Bu ona Tanrı tarafından verilmiş yada doğal olarak yüklenmiş kutsal bir misyon; haşa, yapmıyorum ne demek!
*
Medeni dünya’cılığın dinsel emirnameleri var. O emirleri devşirip zamanımıza taşıyanlar, “tarih felsefesi” yapanlar oldu. Zihinlere medeni dünya diktasını yerleştirenler, dünyanın ezici bir bölümünün o medeni dünya tarafından sömürgeleştirilip köleleştirilmesini meşru ilan edenler, bu alanın guruları.
Gökten inmiş insanlar olarak, eski yunana gökten inmiş saydıkları “gnothi seauton’ [kendini bil] emrini yerine getirdiklerine inandılar. Bu soruyu “insan-türü” ve insanlık için sorduklarını ilan ettiler. “Kendi özüm, kendi bilincim ne?” dediler; ama insanlığın değil kendi ait oldukları etnik/dinsel topluluğun özünden büyülendiler. Kendilerinin başkalarına göre üstünlüklerini sıralamaya koyuldular. Bir insanlık hiyerarşisi, kastlaşma yarattılar. İnsanlık için deyip, insanlığı kendileri ve diğerleri diye böldüler.
*
Ne var ki gün geldi, gayrı-medeni dedikleri dünya, bunların sorularını alıp, tastamam onların yaptığı gibi, kendi toplumları ve ulusları için sordu. İşte o zaman pazar karıştı. Türk, Rus, Fars, Arap, Hind, Çin, daha pekçok toplum, kendilerinin tarihteki “öz-bilinç”lerini tanımlayıp ortaya koyunca, çığlığı bastılar. Kendi gelişiminde iç dinamiklerin gücünü keşfedenlere çok ama çok kızdılar. Milliyetçilik! Şovenlik! Irkçılık! İnsanlığı bölen zihniyetler güruhu!
Oysa soru da, soruyu araştırma yöntemi de kendilerinindi! Bunların bir kısmı yüz yıldır, “soruyu bile kendiniz bulamadınız, bizden –medeni dünyadan- aldınız, sizi gidi kafasına düşünce uğramamış zihinler!” diye küfürler edip duruyorlar. Belge’nin 1994’te yayınladığı Alexandre Koyre adlı felsefecinin batıcılık, ulusçuluk, felsefe kitapçığına göz atın, görün.
*
Medeni tarih felsefecileri çok ama çok etkili oldular.
Okuduğunuz kimi köşe yazarlarının “biz ne zaman adam oluruz” sorusu işte bu zihniyetin ürünüdür. “Biz kendi iç gücümüzle demokrasiyi bulamayız, AB’ye çıpa atalım” siyasetçileri de öyle… Şimdi “medeni dünyadan kopuyor, yalnız kalıyoruz diye feveran eden arkadaşınız da…
*
Ne yalnızlığı? Koskocaman gayrı-medeni(!) dünyanın yaptığı gibi, biz de dünyanın tümüne açılıyoruz.
Bu, yine yeni bir zamanın şafağı.

[Aydınlık, 11 Ekim 2017]

Önceki yazı: Batıcı Olmak 

8 Ekim 2017 Pazar

BATICI OLMAK

Rusya bize geliyor. Biz İran’a gidiyoruz. Irak ve Suriye ile toprak bütünlüğümüz temelinde aynı safa geçiyoruz. Bir okyanusu aşıp Venezuela’yla, öbür okyanusa doğru Hindistan ve Çin ile birbirimizi ağırlıyoruz. Milli paralarla alışveriş anlaşmaları imzalandığını, ortak çıkarlar için güç birliği yapılacağını duyuyoruz.
Bunlar heyecan verici, güzel gelişmeler.
Dünyanın bunca farklı rengiyle yanyana gelmek, kol kola girmek güzel şey.
*
Yoksa değil mi?
Çünkü gazetelerin çoğu bu haberleri pek az veriyor.
Ünlü gazete ya da çok-tıklı sosyal medya yazanları da bu gelişmelere ilgisiz.
İlgilenmiş gibi görünenlerden ise, önce “despotizm – diktatörlük – tiranlık” mırıltıları yükseliyor. Rusya için “tarihi-jeostratejik düşmanlık” lafları geveleyenler de var, CNN şubesinde “kurtuluş savaşında SSCB’nin TC’ye yardımı öyle pek de matah bir şey değildi” fikriyle sosyoloji-tarih görüntülü kara propaganda programları sergileyenler de… İran için “tarihi-kültürel düşmanlık” yazıları yazmaktan kendini alamayanlara, Irak ve Suriye için ellerinde bir tuhaf “araplık” malzemesi tutup bunlardan kah birini kah ötekini kullananlara rastlamak mümkün. Bu cenah için ne şanssızlık! Venezuela’yla henüz “tarihten bela” bulamadılar; bu başlığı ‘despotluk’ vurgularıyla geçiştirmek zorunda kaldılar.
*
Gelin görün ki işleri zor.
Tarih işliyor. Gelinen noktada “tarihten belalı” tezi yetersiz kaldı.
Makul insanlardan “tarihse tarih, artık zaman değişti, biz yarına bakalım” lafını duydukça, yaptıkları şeyin laf kalabalığı olduğu ayan beyan ortaya çıkıyor. İşte o zaman işin aslı dudaklardan dökülüveriyor:
“Ben Batıcıyım kardeşim!”
*
Batıcı!
Yani dünyanın çok renkli ülkeleriyle değil de, Avrupa’nın aynı rengin tonları olan İngiltere, Fransa, Almanya’sıyla, Atlantik ötesinin de ABD’si ve Kanada’sıyla iş tutmak yanlısı. Yani, kuzey Atlantik örgütü NATO’da ve/veya Avrupa örgütü AB ile birlikte olmaktan yana…
Açıkça söylenirse, çağımızda “emperyalizm” denen dünya talanı sisteminin gönüllüsü olmak durumu… Bunların verdiği silahlarla, açıktan vekil askerleri olan bölücü etnikçiler gibi. Türkiye’yi, Irak ve Suriye’ye yaptıkları gibi ateşe atıp eritmek için gayret edenlerin cephesinde olmak…
Öyle mi!?
*
Lafı uzatmaya gerek yok, öyle!
Öyle olmadığını savunan Batıcı, kendi derdinin “değerler meselesi” olduğunu söyler.
Aslına bakarsanız, Batı, kendi felsefesinin ürünü değer’leri sıralamış; üstüne bunları bir de “evrenseldir” diye ilan etmiş. Bizim Batıcı da hem bu değerleri hem bunların evrensellik iddiasını kabul edip, evrenselin parçası olarak kurtuluşa ereceğimiz hülyasında erimiş.
Şimdi NATO’culuğuyla ve AB’ciliğinin hesabını veremiyor. Bu hesabı veremeyince, “Erdoğan diktatörlüğüne karşı olmak” mazeretinin ardında sağa sola saldırıyor.
*
İktidara muhalefeti, Batıcılık ile örmek…
Ülke içinde, emperyalizmle elele iş görmek…
İster laikim de, istersen şeriat diye haykır; ister Türkçüyüm de, istersen Batıcıyım de, bu pozisyonu destekleyecek hiçbir yüksek değer yok.
*
Görünüyor ki, şu’cu bu’cu olmak çok da zor değil.
Bir tek Türkiye’ci olmak mı bu kadar zor?


[Aydınlık, 8 Ekim 2017]