26 Eylül 2016 Pazartesi

ALTIN NESİLDEN DEMOKRASİ NESLİNE…


İlköğretim 4. Sınıf öğrencisinin ders kitabı. Kitabın adı İnsan Hakları, Yurttaşlık ve Demokrasi. Bu kitabı ve ilköğretim ile ortaöğretimde okutulan ders kitaplarının içine düşürüldüğü rezaletleri, eğitimci Mahiye Morgül’den öğrendim. Kendisi pedagojik bir rapor hazırlamakla kalmamış, durumu ilgili kurumlara bildirdiği gibi bu ve benzeri “ders” kitaplarını yargıya taşımış bulunuyor.
*
Kitabın künyesine göre birinci yazar, Editör Dr. Mehmet Ülger. İkinci yazar Dil Uzmanı İbrahim Demirci. Kitapta kim ve hangi kurumlardan oldukları hakkında hiçbir bilgi yok. Künyede “masalları Yücel Feyzioğlu tarafından derlenmiş ve kaleme alınmış olup yazarlar tarafından … gözden geçirilmiştir” deniyor. İlk bakışta birlikte çalıştıkları sanılsa da, anlaşılan “yazar”lar ünlü masal yazarı Feyzioğlu’yla birlikte çalışmamış, onun çalışmalarını (izinle?) kullanmışlar.
*
Kitapta adı “ünite” olan 6 bölüm var. Her ünite işini birkaç masal üzerinden görüyor. Dersin 6 ünite halinde ve her birinin masallar temelinde işlenmesi, bakanlığın program çerçevesinde öngörülmüş bulunuyor. Bu kitap da ona göre yazılmış. Masalı okuyan öğrenci, masaldan hemen sonra masalın ait olduğu halk hakkında bilgileniyor.
Gelin görün ki, kitapta masalın ait olduğu halk, ‘kültür’ ile ilgili söz yok; bunun yerine kitap boyunca siyasi statüler var.
Bir Başkurt masalından sonra Başkortostan Özerk Cumhuriyeti, bir başkasından sonra Uygur Özerk Bölgesi, bir başkasından sonra Dağıstan Özerk Cumhuriyeti, Altay ve Tuva Özerk Cumhuriyetleri arasında yer alan Hakas Özerk Cumhuriyeti, vb başlıkları açılmış… Öğrenci masalın ardından bu özerk bölge ve cumhuriyetleri öğreniyor. Kitabın sonundaki sözlükte de elbette “özerk cumhuriyet” sözü ve anlamı yer alıyor.
Kitapta Kosova da var, Sancak bölgesi de, Makedonya da… Şu cümle kitaptan:Makedonya coğrafyası, bugün üzerinde Makedonya Cumhuriyetinin kurulu olduğu coğrafya ile sınırlı değildir.” Yaşı henüz 10 olan çocuk bu bilgiyle ne yapacak dersiniz?
Kırk günün beyliği adlı bir masalın “Kars’tan Urfa’ya kadar Kürtler’i anlattığı söyleniyor; adeta coğrafi sınırlar çiziliyor. Başka bir masaldan sonra –masalla ilgisi yok ama- Terekemeler tanıtılıyor. Kitapta Çuvaşlar da var, bu Türk kökenli halkın Hristiyan oldukları bilgisi de…
*
Bu “yurttaşlık” kitabının içinde herşey ve her etnisite var. Ama bu kitaba bakarsanız dünyada Türkiye diye bir ülke yok, Anadolu ve yanı sıra Mezopotamya var. Trakya-Anadolu coğrafyasında sanki Türkiye olmadığı gibi, buralara denk düşen yerlerde Türklerden ve özellikle Türk Milleti’nden de en küçük bir iz yok.
Anafikir siyasal-idari özerklik. Kitap bunu Rusya, Balkanlar ve Çin’deki Türki toplulukları örnek göstererek yapıyor. Özerklik fikrini ve özerkçi tutumu çocukların beyinlerine ‘Türkçülük’ görüntüsü eşliğinde kazıma kurnazlığı, kurnazlığın bu derecesi, insanın midesini kaldırıyor.  
Bu içeriğe bir de, Mahiye Hoca’nın raporunda kanıtlarını döktüğü sağlıklı çocuklarda özel öğrenme güçlüğü yaratmak anlamına gelecek akış, anlatım, yazım, desen, perspektif yanlışları eklenince, ortaya adeta gelecek kuşaklarımızı hedef almış bir operasyon görüntüsü çıkıyor.
*
Bu kitap ve ilgili MEB kursları, GenerationDemocracy [Demokrasi Nesli] Project ürünleri. Ömer Dinçer’in bakanlığında, 2011-2014 arasında ederi topu topu 9 milyon avro için başlayan bir garabet.
Resmi adı “Demokrasi Kuşağı” olan Demokratik Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi Projesi, aslında Avrupa Konseyi’nin CM/Rec(2010) sayılı tavsiye kararının parçası. Bizden başka 27 ülkede daha yürütüldü. Bu işi yapanlardan şaşırıp “proje yerli ve milli” demeye kalkışan olursa, bu işlerin AB’li ve gayrımilli kimliğini görmelerine yardımcı olmakta yarar var.
*
Mahiye Hoca’nın Milli Eğitim İçin Mücadele’sinde başka ders kitapları da var.

Ederi AB parası avroyla 9 milyon ve içerikleri kadar yöntemleri de düşmanca olan bu ve benzeri ders kitapları, başta eğitim sendikaları olmak üzere velilerin ve elbette siyasal partilerin acil ilgisini bekliyor.
(BAG, Aydınlık Gazetesi, 25 Eylül 2016)

19 Eylül 2016 Pazartesi

“DİLİ TÜRKÇEDİR”: BU İFADEDE 3 SIFAT VAR


Türkiye’nin anayasasını topyekün değiştirme sevdasına kapılanlar vardı. Halâ var. Bir de, soğukkanlı ve hukuksal aklın temsilcileriymiş gibi öneriler geliştirenler…
Bu iki kesimden, ama en dikkat çekici olarak ikincisinden gelen bir öneri, çok dikkate değer(di).
Şöyle dediler: “Anayasa’nın madde 3’ünde ifade bozukluğu var; anayasa gibi temel metinlere yakışmayan bir bozukluk; düzeltilmesi iyi olur.”
*
İddialarına göre Madde 3’teki ifade bozukluğu “Dili Türkçe’dir” şeklindeki cümledeydi. Akil adam havasındaki öneri sahipleri “kimin dili? neyin dili? bu cümlenin öznesi yok” diyorlardı.
Oysa ifadenin tam hali “Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir” biçiminde...
Kendilerine bu söylenince de şöyle demişlerdi: “A, evet, doğru! Ama yine de bu kendi başına bir cümle olarak ele alındığında öznesiz gibi duruyor. Öznesini cümlesine koymak ve ifadeyi daha net hale getirmek iyi olur.”
*
Önerilerinin, konunun özüyle değil doğru anlatım biçimiyle sınırlı olduğunu ileri süren öneri sahipleri, cümleye özne de önerdiler. Onlara göre en doğru ifade şöyle olurdu: “Resmi dili Türkçedir.”
Bu kimselerin “yalnızca ifade bozukluğunu giderelim diye…” derken samimi olup olmadıklarını bugüne dek çözemedim. Ciddi adamlar idiler. Hatta bazıları, geçmişte hukuk bilgilerine sık sık başvurduğumuz kişiler arasında yer almış siyasetçilerdi.
Gelin görün ki durum adamlardan daha ciddi.
Çünkü önerileri bir “ifade bozukluğu”nu düzeltmiyor. Aksine, doğrudan özü değiştiriyor; onları da ulusal ve üniter devlet yapısını değiştirmek isteyenler cephesine savuruyor.
*
Şimdiki yazılış biçimine göre yorumlandığında, Anayasa’nın 3. Maddesi bize Türkçenin 3 sıfatı ve statüsü olduğunu söylüyor: (1) Devletin dili –devlet dili- Türkçedir; (2) Ülkenin dili –resmi dil- Türkçedir; ve (3) Milletin dili –ulusal dil- Türkçedir” diyor.
Öneri sahibi ise önerisiyle Türkçe’nin devlet dili ve ulusal dil sıfatlarını siliyor; Türkçeyi yalnızca resmi dil sıfatıyla sınırlandırıyor.
*
Resmi Dil – Devlet Dili ayırımı, farklı dillerin kabul edildiği federasyon tipi devletlerde ayrı statüleri anlatır. En açık örneği, kuzeydeki komşumuz Rusya’da Sovyetler Birliği döneminde ortaya çıkmıştı. SSCB sistemi, Rusçayı ülke genelinde resmi dil olarak tanımlamıştı. Devlet dili sıfatı/statüsü ise, örneğin Kırgızistan’da Kırgızcaya yada Gürcistan’da Gürcüceye, yani alt kademeyi oluşturan federe devletlerde kullanılacak dillere verilmişti. Bu ayırma, dünya literatüründe de kabul gördü.
Öyleyse, Anayasa’ya “resmi dil Türkçedir” gibi bir ifade yerleştirmenin sonucu açık değil mi? “Devlet dili” sıfatını açığa çıkarıp daha sonra kullanılmak üzere askıya bırakarak, federasyon meraklıları için tam bir yol temizliği!
*
Ulusal dil, yerel –etnik diller ile birlikte düşünülmesi gereken bir sıfat. Anayasa’dan Türk Milleti’ni ve onun egemenlik hakkını silmeye yönelmiş siyasetlerin aldıkları mesafe malum. Bölgesel özerklik isteyenlerin, her bölgede [devlet dili ayarında] “bölgesel dil”in kabul edilmesini dayattıkları da sır değil. Bunu yapanların “çokkültürcü / çoketnikli / çokmilletli” bir siyasi yapı için uğraştıklarını sağır sultan bile duydu.
Böyle bir dönemde, Türkçeden ulusal dil sıfatını almanın sonuçları belli değil mi? Türkçeye ait olan ulusal dil statüsünü boşluğa atmak, ulusal devletin yerine çok-milletli yamalı bohça bir siyasal düzeneğe zemin hazırlamaya yarar, başka birşeye değil!
*
Anayasa’nın 3. Maddesinde “ifadesi bozuk” denen hüküm, Türkçe’nin resmi dil, devlet dili, ulusal dil biçiminde üçlü statüye sahip olduğunu gösteren; kökleri derin; kapsamı net; doğru bir ifadedir.

İfadede sorun yok. Olduğunu söyleyenlerin bilgileri mi eksik yoksa niyetleri mi bozuk, bu olasılıkların üzerinde durmak daha isabetlidir.


18 Eylül 2016 Pazar

ÇIKIŞ YOLU İDARENİN BÜTÜNLÜĞÜ


Avrupa Topluluğu “Birlik” olduğundan ve Türkiye de bu birliğe üye olacak sahte vaadi ortalığa düştüğünden beri, Avrupalılar bizden durmadan ‘reformlar’ istediler.

Aslında Avrupalıların reform istekleri daha 1800’lü yıllarda başlamıştı. Şu reformlar denen şey konusunda iki yüzyıllık antremanları vardı. Bu durumda bizim de epeyce şerbetlenmiş olmamız gerekirken, ‘reform’ sözü karşısında akılcı uyanıklık sergileyen kimselerin sayısı gerektiği kadar çok olmadı.

*

Son dönemde idari reform isteği AB’nin katılım ortaklığı belgelerinde yer aldı. Ama AB belgelerinden hiç de aşağıya kalmayacak ölçüde, bizim de üyesi olduğumuz AK –Avrupa(lılar) Konseyi, hep önde saf tuttu.

AK bünyesinde kurulmuş olan ve bizim yine temsilci bulundurduğumuz Avrupa Bölgesel ve Yerel Yönetimler Kongresi (ABYYK) adlı yapı, Türkiye raporlarında ne reformlar istemedi ki!

*

AKBYYK önerilerinden biri, yerel yönetimlerin özerklik esası temelinde kurulmasıydı.

Bunun için birkaç iş yapılmalıydı. İşlerin tümü Anayasa değişikliği gerektiriyordu.

İlk olarak, Anayasa’da Türkiye’de devletin idarenin bütünlüğü ilkesi temelinde kuruluşu öngörülmüştü; bu laf silinmeliydi.

İkincisi, idarenin bütünlüğü, merkezi yönetime yerel yönetimler üzerinde denetim yetkisi verilmesinin nedeniydi. Bu denetim yetkisine idari vesayet adı verilmiş bulunuyordu. Anayasa’dan idari vesayet adlı kurum silinmeliydi.

Üçüncüsü, silmelerden sonra, bir de yazma işlemi yapılmalıydı. Anayasa’da devletin/idarenin kuruluş ilkesine subsidiarite (yerellik) ilkesi esastır hükmü koyulmalıydı. Ne vardı ki! İşte Fransa, Osmanlı’dan bu yana Türkiye’nin örnek aldığı ülke, Fransız Anayasası’nı böyle değiştirmişti. Türkiye’ye düşen de buydu; böylece yerel demokrasi yükselecek ve özgürlükçü demokrasi şahlandırılmış olacaktı.

*

Avrupacı reformculuk, ülkemizin irili ufaklı hemen tüm partilerinde karşılık buldu.

“Aşırı merkeziyetçilik” halinden şikayetlenme, Avrupacı cephenin göstergelerinden biri oldu.

“Ademi merkeziyetçi” bir yönetim sistemi kurulacağı sözü de öyle.

Bizim yerel yönetimlere değil “yerel parlamentolara ihtiyacımız var” sloganları da…

Avrupacı reformculuk sloganlarda kalmadı. İl özel idaresi valilik emrinde; yerel demokrasi eksik, kaldıralım diyen ve ülkenin 30 ilinde il özel idarelerini kaldıran 2012 tarihli yasa değişikliği, Avrupalıların reform isteklerine verilen olumlu yanıttan başka bir şey değildi.

*

Avrupalı reformculuk, neredeyse noksansız bir başarıya gidiyordu. Anayasa-değişikliği yada yeni-anayasa ile devletin/idarenin kuruluş ilkelerini değiştirme hedefine az daha varıyordu.

Onlara göre Anayasa’nın Başlangıç bölümü buram buram merkeziyetçi idi. Bu bölüm değiştirilip uygun bir yerine ‘subsidiarite’ yazılacaktı. Madde 123’te idarenin bütünlüğü, Madde 127’de idari vesayet silinecekti.

Canlarını sıkan şey, Anayasa’daki ilk dört maddeydi. Çünkü orada Madde 3 vardı ve “Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir” diyordu. Reformcuların istediği herşey, bu iki cümledeki 10 sözcüğe çarpıp tuzla buz oldu.

Bu noktada ilk dört madde de değişsin, ne yani Allah’ın emri mi bunlar! diye bağrışanlar devreye girmiş; bunlar ilk dört maddede ifade bozuklukları var, düzeltelim canım!” diyerek Avrupacılara kapıyı içeriden açmaya kalkışanlarla güçlenmişlerdi.

Öylece kaldılar; olmadı!

*

Yapamadılar. Anayasayı değiştirip Türkiye’yi eklem yerlerinden kırmayı beceremediler.

Çünkü Türkiye, önceki kuşakların büyük bir isabetle saptadıkları gibi, “taklid değil tekâmül yasalarına bağlı” olan ülkelerden biri. Gücümüz, irademizin yanı sıra işte tam burada saklı.

Biz tarihimizden biliriz. Yerel halkı ezen her türlü yerelcilik, ayrılıkçılıktan ve maddi – manevi yağmacılıktan başka hiçbirşeye hizmet etmez. Merkezileşme ve Cumhuriyet nasıl vakıfçı ayan-eşraf-cemaat egemenliği devrini kapattıysa, günümüzde, otuz yıl önce küreselcilikle gelen yeni-derebeyleşme dönemi de kapanacak.

“Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bir bütündür. Dili Türkçedir”. Geleceği yönetmenin güvencesi, bu anayasal cümlenin ta kendisi…


[BAG, Aydınlık Gazetesi, 18 Eylül 2016]


17 Eylül 2016 Cumartesi

BELEDİYELER, PKK ve CİAMAT’lar


Türkiye’de partilere ve idari birime göre belediye sayısı aşağıdaki tabloda görüldüğü gibi. Bu tablo, 30 Mart 2014 yerel seçimlerinde ortaya çıktı.

Belediyelerin (belediye başkanlığı) yüzde 60’ı AKP’de. Büyük ya da küçük çok fark etmiyor; AKP payı tüm yerleşmelerde bu civarda geziyor.

Belediyelerin %17’si CHP’nin, %12’si MHP’nin.

Toplam belediyelerin %7’si, seçime BDP –Barış ve Demokrasi Partisi adıyla giren ve aynı yıl adını DBP –Demokratik Bölgeler Partisi diye değiştiren, milletvekilleri bakımından ise seçmenine kendini HDP –Halkların Demokrasi Partisi adıyla sunan etnikçi partiye ait.

2014/2016
BELEDİYE SAYISI
BŞB
BŞB İLÇE
İL
İLÇE
BELDE
AK PARTİ
843
18
326
30
250
219
CHP
232
6
102
8
55
61
MHP
166
3
46
5
56
56
BDP (=DBP)
96
3
43
7
21
22
DİĞER
60
0
2
1
18
39
TOPLAM
1397
30
519
51
400
397

"Diğer" başlıklı bölümde Bağımsız’ların yanısıra SP –Saadet Partisi, DSP –Demokratik Sol Parti, TKP -Türkiye Komünist Partisi gibi farklı yapılar toplamı yer alıyor. Bunlar belediyelerin %4’ünü almış bulunuyorlar.

*
Belediye sayısı ve yapısı, 2012 yılında değiştirilmişti.

Büyükşehirlerin sayısı 16’dan 30’a çıkarıldı. Bunların görev alanları illerin genişletilmiş merkezleri iken büyütülüp il sınırıyla çakıştırıldı. Bu işlemle birlikte 30 ilin tüm köyleri ve belde/kasaba belediyeleri mahalle haline getirilip tüzelkişilikleri yok edildi.

Büyükşehir olmayan illerde de değişiklikler yapıldı. Nüfusu 2000’den az belediyelerin kapılarına, ya birleştirilerek ya da köy yapılarak kilit vuruldu. Sonuçta belediye sayısı bir anda neredeyse yarıya düşürülerek 3225’ten 1397’ye indi.

*
Türkiye’nin bünyesi gerçekten sağlam.

2012 sonbaharında bu karar alınıp 2014 ilkbaharında uygulamaya geçirildi ve hiç de yer yerinden oynamadı. Ne karar alınırken ne de uygulamaya geçirilirken herhangi bir tepki oldu. Tersine, köylerle belde belediyeleri “büyükşehir olunca rant artar, hizmet gelir” beklentisiyle, ilçe belediyeleri “tüm kırsal rantı da biz yöneteceğiz” düşüncesiyle yapılanlara sessiz alkış tuttular.

Ölçek büyüdü. Yerel yönetim yerel halktan dev adımlarıyla uzaklaştı. Hemen hiç kimse “yerel demokrasi kırılıyor” demedi. Siyasetin dilinde “etkinlik”, toplumsal kesimlerin dilinde açığı “rant” örtülüsü “hizmet” beklentisi, herkese yerel demokrasiden daha tatlı geldi.

Kaldı ki belediyelerde “hizmetleri (görme değil) gördürme yetkisi”, yani taşeronlaşma iyice yerleşip yaygınlaşmıştı ki, yetkisi alınan geniş rant alanlarının suyunu çıkarmak için alet edavat zaten hazırdı.

*

O yerel rantiyenin bir bölümü siyasetten azade saf kâr peşinde koşarken, Türkiye’nin başına belâ olan “C” tipiyle PKK tipi yapılar, bu sistemden kendi siyasal amaçları için dolu dizgin yararlandılar.

Bunlarla ilişkileri nedeniyle başkanları görevden uzaklaştırılmış 28 belediyeyi, şimdi İçişleri Bakanlığı tarafından görevlendirilen vali yardımcıları ve kaymakamlar yönetiyor. Olasıdır ki bu tür görevlendirmeler artacak. Hukuken sorunu olmayan, siyaseten çok gecikmiş doğru bir önlem.

*

Gelin görün ki bu önlem yalnızca bir pansuman, tedavi değil.

Tedavi, belediyeleri gerçek birer kamu kurumu haline getirmek. Yerel rantiyeye değil yerel halkın yönetimine ve merkezi idarenin gerçek denetimine teslim etmek. Bunun için en başta taşeronlaştırmaya son vermek. Sistemi kurarken AB ne der; Amerikan büyükelçisi kızar mı; yerli-yabancı büyük şirketler küser mi… kaygıları yerine, ulusal birliğin ve yerel halkın ihtiyaçlarına odaklanmak.

Aksi halde belediyelerin, orada PKK’nın şurada “Ciamat”ın elinde oyuncak olmasına son vermek pek güç.

[BAG, Yeni Adana Gazetesi, 15 Eylül 2016]

14 Eylül 2016 Çarşamba

KAYYIM DEĞİL GÖREVLENDİRME


Basın yayın organları “28 belediyeye kayyım atandı” haberleri veriyorlar. PKK ve FETÖ için iş gördüğü belirlenmiş belediyelerde İçişleri Bakanlığı tarafından görevlendirmeler yapılması kastediliyor.

Aslında doğru sözcük kayyum değil, kayyım. Yanlış o kadar yaygın ki, Google taramasına kayyım yazdığınızda size “kayyuma bakıyorum” uyarısı geliyor.

Etimolojik sözlüklere göre her ikisi de Arapçadan gelen sözcüklerin “u”lusu sonsuz, kalıcı, Allah’ın sıfatlarından biri anlamına gelirken, “ı”lısı “bekçi, bir şeyi vekaleten yöneten” anlamına geliyor. Bizim sözcük “ı”lı olan.

*

Kayyım, adli yargının ve özellikle de medeni hukukun kurumu. Bu anlamda artık sözcük değil, bir terim. Bir işin görülmesi, bir malın yönetilmesi için sulh mahkemesince atanan kişi anlamına geliyor. Bir kimseye ya da heyete “kayyım” yetkisi, sulh hukuk mahkemesindeki yargıçlar tarafından veriliyor. Sulh hukuk, idari değil adli yargı mahkemesi. Mahkeme bu tür işlerin yürütülmesi için illerde defterdarlar, ilçelerde mal müdürlerinden yararlanıyor.

Belediye ise, malum, şirket ya da gerçek kişi değil, bir kamu kurumu. Kişiler gibi miras ilişkileri de yok, şirketler gibi iflas hakkı da. Söz konusu görevlendirmeler sulh hukuk mahkemelerince değil, doğrudan “idare” içinden İçişleri Bakanlığı ve valiliklerce gerçekleştirildi.

Kısacası, görevlendirmeler piyasa işine değil devlet işine bakmak üzere yapıldığına göre, bunlara “kayyım” demek doğru değil.

*

İçişleri Bakanlığı’nın yaptığı işlem “görevlendirme”.

Genel kural olarak, bir belediye görevden uzaklaştırılmışsa, belediye meclisi bunun yerine kendi içinden birini seçerek görevlendirir. Bu eskiden beri böyle. Şimdiye kadar açık biçimde düzenlenmemiş olan nokta, suçun terörle ilişkisi olması durumunda idarenin nasıl davranacağı konusuydu. Dolayısıyla genel kural, bu tür suçlar için de geçerli sayılıyordu.

Geçtiğimiz ay bu eksik giderildi. Belediye yöneticisine atılı suç eğer “terör veya terör örgütlerine yardım ve yataklık” ise, bu durumda yeni görevlendirme yetkisi o belediyenin meclisine değil, doğrudan İçişleri Bakanlığına ve valiliklere verildi. Bu düzenleme, Belediye Kanununa 15 Ağustos 2016 tarihli OHAL/674 Kararnamesiyle getirildi ve ilk olarak 28 belediye için uygulandı. Görevlendirmelerin tümü, halihazırda vali yardımcısı ya da kaymakam olarak çalışan mülki idare amirleri arasından yapıldı.

*
Kayyım, miras – icra – iflas gibi işlemleri olan özel şirketler ve kişiler dünyasının kurumu. Devlet ise ya hiyerarşi ve yetki devriyle işleyen bir sistem. Belediyeler de bu sistemin içinde. Özellikleri, KİT’ler gibi kendi tüzelkişiliklerine sahip olmaları. O nedenle İçişleri Bakanlığının yaptığı işlem atama da değil görevlendirme.

28 belediyeye yapılan görevlendirmeler, anayasadaki ‘idari vesayet kurumu’ çerçevesinde olan, yasal olarak uygun bir işlem.

*
CHP yönetiminin “bu işi OHAL kararnamesiyle yapamazsınız, yasayla yapmalısınız” biçimindeki itirazı samimi değil. Çünkü AKP’nin bu öneriyi getirdiğini, kendilerinin karşı çıktıklarını, AKP’nin önerisini geri çektiğini, sonra bunu kararnameyle yaptığını kendileri söylüyor. Doğru tavır, meclise getirilen öneri üzerinde çalışmak ve belediyeleri kendi amaçları için kullanan yıkım aktörlerine karşı topyekun mücadele verildiğini göstermek olurdu.

*

Doldurulması gereken boşluklardan daha önemlisi dönülmesi gereken yanlışlar.

--Örneğin hizmetlerin gördürülmesi adı altında yapılan taşeronlaştırma uygulamaları.

--Örneğin büyükşehirleri tüm ilin belediyesi haline getiren ‘bütünşehircilik’.

--Örneğin liberallik perdesi altında ‘küçük devlet’, demokratlık görüntüsüyle ‘ademi merkeziyet’, egemenlik hakkını Amerikan PKK ile Fetullah kuvvetlerine devredip dağıtacak etnikçi ‘eşit vatandaşlık’ siyasetleri.

‘Görevlendirmeler’in nihai başarısı, bu yanlışlardan dönmeye bağlı.


*Bugün 14 Eylül. Bergama’nın düşman işgalinden kurtuluş yıldönümü, kutlu olsun.


(BAG, Aydınlık Gazetesi, 14 Eylül 2016)