23 Mayıs 2017 Salı

TAKVİM GİBİ DURUM DA SIKIŞIK


Anayasa değişikliğinin geçici 21. maddesi, cumhurbaşkanı ile milletvekili seçimlerinin aynı gün yapılmasını ve yeni düzenin ilk seçiminin 3 Kasım 2019 günü gerçekleştirilmesini öngörüyor. Ama TBMM karar alacak olursa tarih öne çekilebilir. Böyle bir durumda iki seçimin birlikte yapılması yine zorunlu.
Yani şu demek ki, 16 Nisan 2017 referandum sandığından çıkarılan yeni anayasa hükümleri, 3 Kasım 2019’dan önce de yaşamımıza girebilir. En çok 2 yıl 4 ay…
*
Bunları pazar günü bu köşede yazdım. Şimdi Güncel Türkiye Takvimi’ni biraz daha ayrıntılı hale getirelim.
*
Cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimlerinden önce ülke çapında yerel seçimler var. İl genel meclislerinin, belediyelerin, köy ve mahalle muhtarlıklarının beş yıllık görev süresi 2019 yılının başında, Mart ayında doluyor. Bu durumda 2019 yılı, her yanı kuşatacak seçim havası solumak anlamına geliyor. O halde, hesaptan 2019 yılını tümüyle düşün; en çok 1 yıl 6 ay…
Yaşadıklarımızdan biliyoruz ki, genel nitelikteki seçimler, yasal olarak seçimin yapılacağı tarihten bir yıl önce, fiili olarak ise son altı ayda toplumun, bürokrasinin, siyasetin ana hareket güdüsü olur. Gerçekçi analiz, uzun dönemli programlama, doğru hareket, ahlâklı duruş üzerine her söz ve her uyarı, karşısında “dur şimdi, zamanı mı, seçimler var!” diye bağrışan sonuca odaklanmış son yüce başarı avcılığını bulur.
Demek ki, Türkiye’nin ulusal kurtuluş savaşının 100. yılına ve tepeden tırnağa bütün siyasal karar verme makamlarının belirleneceği 2019 yılına doğru doğru düşünce – doğru eylem üzerine söz edebilmek için altı aylık bir zaman dilimi var. Haydi üzerine bir altı ay daha koyalım! Ama bu ikinci dilimin o ‘son yüce başarı’ avcıları tarafından kolayca teslim alınabilecek bir süre olduğunu akılda tutarak…
*
Takvim sıkışık…
İktidar partisi 2019 takvimini başlattı. Kurultayını yaptı. Cumhurbaşkanı partinin genel başkanı oldu. Merkez organlarını seçti. Bu merkez şimdiden, il ve ilçe örgütlenmesini yenilemekle görevlendirildi. Bunlara “unutmayın ha! bundan sonraki seçimlerde yüzde 50+1 oy almak zorunlu” hedefi kondu; yerel seçimlerin cumhurbaşkanı ve TBMM seçimleri için büyük hazırlık olarak görülmesi gerektiği hatırlatıldı. Partideki yeni yapı, bugün yarın, hükümette yenilenme ile tamamlanacak.
*
Ya muhalefet partileri?
Muhalefet partilerinde ışıklar bile yanmıyor.
Bu sallanma, anayasa oylamasında yüzde 48.59 oranında “hayır” diyen ve en temel ilkelerde birbiriyle yan yana gelmezlerden bir cephe imal etme hayali içinde yürüyenlerin 2. Ekmeleddin Vak’asına doğru uzanma tehlikesinin sinyallerini veriyor. Ortalıkta AKP’den yüzde 10’luk bir dilim koparıp, kopukların başı çekecekleri ve CHP ile HDP’yi bu sahte önderliğin tabanı yapma hayali kuranlar belirdi.
*
Bir kısım yorgun muhalif, Birinci Ekmeleddin Vak’asında olduğu gibi sürüklenmeye hazır olarak açık arazide bekleyişteler.
Ama bu kapalı siyasete ‘siz en sonunda bana bile Erdoğan’a oy verdirteceksiniz!’ diye isyan eden o kadar çok ki, karanlıkta iş görme usulü besbelli işe yaramayacak.
*
Peki ne?
Sözde pragmatik, özünde karanlık kapı arkası siyasete karşı etnikçi, ümmetçi, sömürgeci kuvvetlere karşı Türk ulusunun egemenlik ve bağımsızlık hakkının sahibi olduğunu ilan eden ilkeli siyaset…

Bunu yapabilirsek ne alâ!

GÜNCEL TÜRKİYE TAKVİMİ


Referandum sonuçları, 27 Nisan 2017 günlü Resmi Gazete’nin mükerrer sayısında yayımlandı. Yayımlanan metin Yüksek Seçim Kurulu’nun 633 sayılı kararı. Buna göre yurt içi katılım oranı %87,45, yurtdışı katılım oranı ise %44,60 düzeyinde. Yurt dışı, yurt içi ve gümrük toplamında hesaplandığında katılım %85,53.
Geçerli oyların %51,41’inden ‘evet’, buna karşılık %48,59’undan ‘hayır’ yanıtı gelmiş ve MHP destekli AKP önerisi olan anayasa değişikliği yürürlüğe girmiş bulunuyor.
*
Yürürlüğe giren anayasa değişikliği metni, Resmi Gazete’de daha önceden, 11 Şubat 2017’de yayımlanmıştı; bir kez daha yayımlanmasına gerek yok. Anayasa değişiklikleri referandum sonuçlarının kesin olarak ilan edildiği 27 Nisan 2017 günü yürürlüğe girmiş oldu.
*
Kamuoyuna yaygın biçimde malum olan ilk sonuç, cumhurbaşkanının ‘partili’ hale gelmesi oldu. Referandumda Anayasa’nın 101. Maddesindeki “cumhurbaşkanlığı seçilen kişinin varsa partisiyle ilişiği kesilir’ hükmü kaldırılmıştı.
Cumhurbaşkanı, 2 Mayıs günü AKP üyesi oldu.
Şimdi, olmaması gereken bir adım atılacak. Cumhurbaşkanı aynı zamanda parti genel başkanı olacak. Devletin, milletin, ordunun başı, çok partili siyasal rejim içinde “bir” siyasal partinin genel başkanlığı unvanını da üstlenecek. Makamların doğasına aykırı olan bu iş, siyasal – yönetsel ilkeler bakımından olduğu gibi uygulama bakımından da doğru değil. Önümüzdeki günlerde bunun nasıl dertli bir sorun kaynağı olduğunu yaşayarak göreceğiz.
*
Referandumla bağlı olarak üç değişiklik adımı daha atıldı.
Yapılan anayasa değişikliğiyle birlikte Hakimler ve Savcılar Kurulu üyeliğine atamalar yapıldı.
Milli Savunma Bakanı’nın askeri yargıyı tasfiye çalışmaları başladı.
Referandum sonuçları henüz kesin olarak açıklanmamışken, seçimlerle ilgili yasalarda yapılacak değişiklikler için Adalet Bakanlığı’nın görevlendirildiğini öğrenmiştik. Adalet Bakanlığı cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimi, seçimlerin temel hükümleri, siyasi partiler, hakimler savcılar kurulu, uyuşmazlık mahkemesi, askeri ceza konularını düzenleyen 7 yasada 144 değişiklik yapılacağını duyurdu.
*
Değişikliğin geçici 21. maddesi önemli madde…
Bunun (F) paragrafında, kanun hükmünde kararname, tüzük, yönetmelik gibi düzenlemelerin hükümlerine 2019’da yapılacak seçimlere kadar uyulacağı; ama bunların o zamana kadar iş başında kalacak Bakanlar Kurulu tarafından yürürlükten kaldırılabileceği yazıyor.
Herhalde en hummalı temizleme bu hüküm çerçevesinde olacak. Çünkü, şimdiye kadar bunları çıkarmış olan Bakanlar Kurulunun kendisi, 2019’dan itibaren olmayacak. Bakanlar ise siyasal değil atanmış teknikerler haline dönüşmüş olacak. Sayılan metinlerin hepsinin yeni sahibi artık cumhurbaşkanı. Mevcut mevzuatın yerini onun çıkaracağı kararnameler ve onun emriyle yön alacak yönetmelikler alacak.
Demek ki yalnızca yeni yapılacak düzenlemelere değil, ortadan kaldırılacak olanlara da özel bir dikkat gerek.
*
Bütün bunlar geçiş hükümleri. Bugünden başlayıp 27. Dönem TBMM seçimlerine kadar geçecek süre içinde olup bitecekler. Elbette bir de yapılacak seçimlerden sonrası var.
Yine geçici 21. madde, cumhurbaşkanı ile milletvekili seçimlerinin aynı gün yapılmasını ve yeni düzenin ilk seçiminin 3 Kasım 2019 günü gerçekleştirilmesini öngörüyor. Ama TBMM karar alacak olursa tarih öne çekilebilir. Böyle bir durumda iki seçimin birlikte yapılması yine zorunlu.

Yani şu demek ki, 16 Nisan 2017 referandum sandığından çıkarılan yeni anayasa hükümleri, 3 Kasım 2019’dan önce de yaşamımıza girebilir. En çok 2 yıl 4 ay…


14 Mayıs 2017 Pazar

ŞİMDİ PLANLAMACILIĞIN TAM ZAMANIDIR


Küreselcilik çöktü. Patronları şurada burada mevzi tutmak için koşuşturma içinde.
Küreselcilerin dünya parlamentosu, dünya hükümeti ve şimdiki ulus-devletlerin birer şube derecesine indirilmesi esaslarına dayanan yeni dünya düzeni hesabı tutmadı. Mal ve hizmet serbestleşmesi adını verdikleri yayılmacılık, azgelişmiş ülkelerin üretim güçlerinin toptan yok edilmesine neden oldu. Attıkları ok, kendilerine “göçmen sorunu” diye döndü. IMF’nin adeta soluğu kesildi. Dünya Bankası, ulusal devletleri çözmekten başka bir anlama gelmeyen “yapısal uyarlama reformculuğu” günlerini hatırlayıp iç geçiriyor. Şimdilerde kendini ‘kamu-özel-ortaklığı’ adını verdiği ulusal devlet – yabancı sermaye ortaklıklı imtiyaz projelerine hasretmiş, küresel sermaye için nefes boruları açmaya çalışıyor.
Devletler yine yaşamın merkezindeler.
Hem kendi ülkelerinde, hem de uluslararası ilişkiler arenasında…
*
Küreselcilik, karar mekanizmalarını öyle uzağa taşıyordu ki, insanlar kendi kaderlerine kimlerin karar verdiğini bile göremez hale gelmişti. Ülkeler “açık sistem”, karar masaları büyük para sahibi elitlerin “kapalı devre”si oldu. Öyle kapalı bir devre ki, biraz genişçe toplanmak zorunda kaldıklarında, dünyanın ulaşılması güç adacıklarında toplanmaya başlamışlardı. Kapalı devre çalışma düzeni, bunların işbirlikçisi olan “insan hakçı, sivil toplumcu, azınlıkçı” iktidar sahiplerini de sardı. Avrupalılar, AB ile ABD arasında imzaları atılan TTIP adlı serbest ticaret anlaşmasında neler görüşüldüğüne ilişkin haber ve bilgi alabilmek için sokaklara dökülmek zorunda kaldılar. Ortadoğu, Afrika, Asya ülkeleri küreselci demokratlığın işgalci karakterini yaşayıp öğrenmişti. Avrupalılar da yasakçı ve emredici karakterini öğrenmiş oldular.
*
“Ulus-devletler, milliyetçilikler dünya savaşlarının sebebidir” diye bilgiçlik yapan küreselcilik, hem dünyadaki büyük yoksulluğun hem de hiç sönmeden yanan savaş ateşlerinin gerçek sebebinin kendisi olduğunu gizleyemez oldu. Hepimiz bir kez daha yineledik ki, kötülüklerin sebebi, sömürgeciliğin klasiği, yenisi, küreseliyle emperyalizmin kendisi…
Ve şimdi otuz yıldır duymadığı sesleri duyuyor: Uluslar ve devletler yapar!
*
Şimdi dünyaya cennet kapıları açılmış değil elbette. Ama Türkiye’ye, özellikle bizim gibi ülkelere ve tüm insanlığa bir fırsat daha doğmuş durumda. Bağımsız ve kalkınmış bir ülkeye sahip olmak için derin bir nefes alma, o nefesle daha iyi bir geleceğe uzanma fırsatı…
Bu fırsattan yararlanmanın tek etkili aracı var: Planlama.
“Stratejik” denen IMF planlaması değil. “Sonuç odaklı” piyasa projeciliği değil. Amaç odaklı, iktisadi bağımsızlık amacına odaklanmış bir planlama. Kapsayıcı iktisadi ve toplumsal planlama.
*
Sorun, 1930 yılından bu yana elde edilmiş büyük planlama birikimimizin 1947-50’de Marshall-Truman’a; 1960’larda canlandırılmaya çalışılan birikimimizin Dünya Bankası’na; ve 1985 yılından başlayarak da planlamayla yürümenin küresel sömürgeciliğin yapısal uyarlamacılığına kurban edilmiş olması…
2011’den beri Devlet Planlama Teşkilatı yok. Kapandı! Ulusal kurumsal birikim havaya savruldu. 2014-2018 dönemini kapsayan Onuncu Plan, sözde plan! Planlamayı bölge idarelerine, kalkınma ajanslarına havale etmiş bir laf kalabalığı.
Şimdi büyük bir onarım gerek.
*

Bizde “serbestleşmeci”lerle bağımsızlıkçıların kavgası çok eskidir. Sömürgeleşip zenginleşme hayali kuranlarla büyük iktisadi kalkınmacıların kavgası çok heyecan vericidir. Bugünler, bu kavganın geleceğimizi bir kez daha biçimlendireceği günler…
[BAG, Aydınlık, 14 Mayıs 2017]


9 Mayıs 2017 Salı

GÜNÜN ve YARININ ASIL MESELESİ…


Sandığa girmemesi gereken yalap şalap bir anayasa değişikliği sandığa girdi. Egemenlik yetkisi oylandı ve referandumculuğun yüzde 49-51 kapısına sıkıştırıldı.
Oylama gerçekten de bu orana sıkıştı. Ama ne çare? Referandum dediğiniz yüzde 49 – 51! Bir taraf yüzde 80 de alsa yüzde 60 da, mesele yüzde 51’e kilitli. Ellibiri bulan referandumu alır. Öyle de oldu. Yüzde 49, ardında iki çaresizlik bıraktı. Mühürsüz pusulayla çıkış bulma umutsuzluğunu ve bambaşka gerekçelerle ‘hayır’ diyenlerden bir ‘hayır partisi’ çıkarma samimiyetsizliğini. Sayım suyum direnişçiliği, AB ile ABD başta gelmek üzere, diğer ülkelerin başları sonuçları kabul etme işaretleri verince söndü. ‘Hayır partisi’ samimiyetsizliğinden ise geriye, daha 17 Nisan günü, chp-hdp çatısı kotarma gayretkeşliği ile Ekmeleddin fırsatçılığı kaldı.
Şimdi mi?
*
Şimdi siyaset tepeden tırnağa yeniden şekillenecek.
Partilerin tümü kendi paylarına düşen herşeyi yaşayacak. Ama asıl mesele partilerin ve siyasal hareketlerin neler yaşayacağı değil.
Asıl mesele, daha bu referandum oylaması gündeme geldiğinde bekleme sırasına geçmiş olan ikinci adımın kendisi.
İkinci adım, bu referandumla halledilen egemenlik yetkisinden sonra, Türk ulusuna ait olan egemenlik hakkının oylamaya koyulması. Türk ulusunun egemenlik hakkının anayasadan silinmesi ve ortadan kaldırılması.
*
Az önce, partili cumhurbaşkanının ilk konuşmasında bu hedef yerli yerine yerleştirildi. Partili cumhurbaşkanının “kimse ikinci sınıf vatandaş olmayacak” sözü, bizim aklımızdaki yurttaşlar arasında yalnızca kanun karşısında değil, aynı zamanda toplumsal yaşamda da eşitlik gerektiği inancının ifadesi değil.
Bu, “Türk etnisite adıdır; ümmetin bu etnisiteden olmayan parçaları ikinci sınıfa itilmiştir” anlamına geliyor. Bu söz, sosyal ve dinsel bir değerlendirme olmakla sınırlı değil. Söyleyen kişinin makamı ve güttüğü siyaset nedeniyle siyasal bir değerlendirme. Anlamı açıktır: Şimdi sıra, 1920’den bu yana Türk Milleti’ne ait olan egemenlik hakkının anayasal olarak ortadan kaldırılmasında…
*
Önümüzdeki dönem, bu büyük soru üzerine yükselecek.
Ulus-devletin, yani Türk vatandaşlığının ve Türk Milletinin egemenliği rejiminin sona erdirilmesini isteyenler adım atacak. Önerileri de hazır. O öneri, ulusal egemenliğe karşı “çok-milletli ümmetî egemenlik” önerisidir ki, yeni egemenin adı bile bellidir. O ad, çözüm süreci adı verilen teslimiyet boyunca yapılan pazarlıklarda bulunmuş, “Türkiye milleti” diye bir ad üzerinde anlaşma yapılmıştı.
Doksan yıllık reklam arasını kapatmak meselesi…
*
Önümüzdeki dönemin asıl meselesi, ulus-devlet mi yoksa çok-millet mi sorularının sonuca bağlanmasıdır. Tek-millet sözünde toplanan siyaset, çok-milletliliği ümmetî sıfatta birleştirmekten ibarettir.
Peki, laik devleti ve laikliğin tek mümkün zemini olan ulus-devleti savunacak olanlar nerede? “Ümmetî devlet” kimliğinin Türkiye’nin birliğini sağlama potansiyeline sahip olmadığını söyleyecek olanlar? Bu hayalin ülkemizi etnikçiliğe ve mezhepçiliğe boğacağını; Türk Milletinin egemenlik hakkına el uzatılamayacağını; ulusal egemenliğin üniter devlet için şart olduğunu söyleyenler nerede?
*
Evet, siyaset yeniden şekillenecek. Ama “asıl mesele”yi es geçen her şekillenme, çıkışı değil dağılışı besleyecek. Bugünkü iktidara herhangi bir nedenle karşı olanların birliğini çözüm sanmak, dağılışa kılıf aramaktan daha fazla bir anlam taşımaz.

Günün getirdiği, siyaseti şekillendirmekten öte, “asıl mesele”yi gören gerçek bir omurga üzerinde kurma görevidir. 

9 Mart 2017 Perşembe

TOROSLAR AĞLARKEN


“Toroslar, her zaman dediğim gibi konuşur, gün batışında renk değiştirip ay gibi olur, büyür de büyür. Yorgun dağlardır. Efsaneleri üzerinde hep taşımıştır. Ondan kopmak ve uzaklaşmak mümkün değildir. Ben mi? 84 yaşına giriyorum. Hastayım, bir ayağım Toroslardaki bir dağın tepesinde, öbür ayağım öbür tepesinde, iki ayağımın arasından binlerce kervan geçti. Akşam olmaya başladı, eşeğime bindim, ben de göç etmeye hazırlanıyorum.”
Yaşar Asutay, bir avukatın hayat hikayesi dediği, okurken aslında onun salonunda toplanmışız da kendisinden öykü demetleri dinlermişiz gibi hissettiren Toroslar Ağlarken adlı kitapçığını böyle bitiriyor.
“Dedem” diyor, “bize hep Toroslarla ilgili efsaneler anlatırdı. ‘Torosların dili var’ derdi. ‘Konuşur, üzüntüden ağlar, sevinçten ağlar’ derdi. ‘Bunları da gürüldemesiyle yağmuruyla belli eder’ derdi.”
*
Torosların evlatları, efsaneleri de büyük savunmaları da unutmuyor.
Ahmet Erdoğdu, Torosların efsanevi tarihine Türk ulusunun uğradığı acımasız saldırılara karşı büyük direniş ve savunmasını ekledi. 1909 Adana Ermeni Olayları -5 Adanalı Ne Diyor? başlığıyla yazdığı kitaba yerel tarih diyebilirsiniz. Ama aynı zamanda ulusal tarihi yazıyor. Yerel sanılan dünyada yabancı elçiliklerin yapıp ettiklerini belgeleriyle ortaya koyması bakımından da dünya tarihinin ta kendisini kaleme alıyor.
Onur Öymen kitaba yazdığı önsözde, bu kitap “bilinen ve hatta bir bölümü hiç bilinmeyen gerçekleri sağlam kaynaklara dayanarak ortaya koymakta ve tarihin yeterince aydınlanmamış sayfalarına ışık tutmaktadır” diyor. 
Okuyucu gözüyle baktığınızda, bu yargıyı çok yerli yerinde bulacağınızdan hiç kuşkum yok.
Tarihe “1909 Adana İğtişaşı” olarak geçen olaylara ilişkin olarak sözünü kendi aklından söyleyip nesnel sözlermiş gibi pazarlayan soykırım müfteriliği çok yazı karalamıştır. Ahmet Erdoğdu “bu kitapta olaylar hakkında Türk tarafının da görüşlerini bulacaksınız” diyor. Tek taraflı olarak tarihi tahrif edenlere “bugüne kadar yeterince incelenmemiş veya hiç gündeme gelmemiş” bilgiler ve kanıtlarla yanıt veriyor. “Bunu yaparken yazılmış anılardan, o zaman yayımlanmış gazetelerden, Ermeni yanlısı görüşlerden de” yararlandığını söylüyor.
Beş tanık, bu kitabın özgün ve güçlü yönünü oluşturuyor.
Onlar kimler mi?
İngiliz Yüksek Komiserliği’nin elinde 100 suçlu Türk listesine yerleştirilmiş Ali Münif Yeğenağa. Fransızlarca sürgün edilmiş Damar Arıkoğlu. İşgalcilerin matbaasını basıp dağıttıkları Yeni Adana Gazetesi sahibi Ahmet Remzi Yüreğir. İtidal gazetesi sahibi İhsan Fikri (Mehmet İhsan). Çoğunluğu Ermenilerden oluşan Fransız işgal birliğinin bölgeyi terk etmesini şart koştukları kişilerden biri olan kaymakam İsmail Safa Özler.
*
Türk ulusu, egemenlik hak ve yetkisini yılmadan savunan ve bunun için ödeyecekleri bedelleri bir an bile vazgeçme gerekçesi saymayan evlatlara sahip. Türk ulusunun evlatlarını görülmez ve hatırlanmaz hale getiren sinsiliği açığa çıkarıp kırıp atmak bizim görevimiz.
Ahmet Erdoğdu, sözlü ve yazılı kaynakları bir araya getiren, bilimsel değeri tartışmasız olan bu belge-kitapla üstüne düşeni layıkıyla yerine getirmiş bulunuyor. Ne mutlu ona!
Demek ki durum, Yaşar Asutay’ın yazdığı gibi: 
“Torosların efsaneleri, konuşması, ağlaması, gürlemesi bitmez. Bir gürlemesi vardır ki, yer yerinden oynar….”




2 Mart 2017 Perşembe

BAŞKANLIK REJİMİNE GEÇELİM Mİ?


16 Nisan referandumunun tek sorusu yok; çok sorusu var. İlk ağızda 18 soru aşağıdakiler olabilir:
1. Milletvekili sayısı 600'e çıksın mı? E - H
2. Milletvekili seçilme yaşı 18'e insin mi? E - H
3. Başbakanlık kalksın mı? E - H
4. Bakanlar Kurulu (hükümet) tümden kalksın mı? E - H
5. Cumhurbaşkanı aynı zamanda bir partinin de başkanı olsun mu? E - H
6. Başkomutanlık partili cumhurbaşkanında kalsın mı? E - H
7. TBMM'nin kanun yapacağı konular sayılıp sınırlansın mı? E - H
8. Kanuna ayrılanlar dışındaki her konu CB kararnamesiyle düzenlensin mi? E - H
9. Bakanlıkları/devlet kurumlarını kurma kaldırma yetkisi TBMM'den alınsın ve CB'na verilsin mi?
10. TBMM'nin yürütmeyi (cumhurbaşkanını) gensoruyla denetlemesine son verelim mi? E - H
11. CB ve yardımcılarını ve bakanları soruşturmak için gerekli %10 mv talebi (60 imza) şartını %51'e (301 imza) çıkaralım mı? Kısası, bunların soruşturulmalarını zorlaştıralım mı? E – H
12. Devletin üst kademe yöneticilerini tek başına cumhurbaşkanı atasın mı? E - H
13. Üst kademe yöneticilerinin hangi usullerce atanacağını şimdi TBMM kanunla belirliyor; bunu tek başına CB yapsın mı? E - H
14. Milli Güvenlik Siyasetini tek başına cumhurbaşkanı belirlesin mi? E - H
15. Cumhurbaşkanına tüm devlet kurumları için idari soruşturma yürütme yetkisi verelim mi?
16. Cumhurbaşkanlığı genel sekreterliği kalksın, yerine sayısı belirsiz cumhurbaşkanlığı yardımcılığı getirilsin mi? E -H
17. HSYK üye sayısı 22'den 13'e insin, bunların 7’sini TBMM ve 6’sını cumhurbaşkanı atasın mı? E – H
18. Askeri Mahkemeler kaldırılsın mı? E – H
Sorular elbette 18 ile sınırlı değil. Ağzımızı ikinci kez açsak, 18’lik bir liste daha yapmak işten bile değil.
*
Referandumdan çıkacak %51’lik tercih, ilgili yasada yazıldığına göre “Türk Milletinin Kararı” niteliğine sahip olacak. Bu soruların toplamı için tek E-vet ve tek H-ayır oyu verilecek. Bu durumda, referandum sandığının diğer tüm soruları toplayan tek bir soruya dökülmesi gerekir. O tek sorunun, elbette iki taraf için de kabul edilebilecek net bir soru olması, E-vet ve H-ayır kesinliği beklenen böyle bir işin olmazsa olmazıdır.
Gelin görün ki öyle olmuyor.
İçinde yaşadığımız dönemde tevriyecilik zeka pırıltısı, takiyyecilik ilm-i siyaset, stratejik davranmak adına taktisyenlik siyaset erbaplığı sayılıyor. Referandumun “resmi olarak tek” sorusu taraflarca bir türlü dile getirilip ilan edilmiyor. Çünkü anayasa değişikliğini ortaya atan teklif sahibi iktidar kesimi, yapmaya giriştiği işi tuhaf bir şekilde örtme gereği hissediyor.
*
Yukarıdaki soruları kendi çatısı altında toplayan, bu referandum için mümkün olan tek resmî soru şudur: Başkanlık rejimine geçelim mi?
Gündeme gelişi, hazırlanışı ve hazırlayanları, TBMM’deki görüşme ve oylama süreci, hatta Resmi Gazete’de yayımlanması bile dertli olan bu OHAL’li referandumda, AKP ile MHP’nin kendi istedikleri referandumun sorusunu dile getirmekten kaçınmaları, kendi başına bir sorun oldu. Kaçak güreşin böylesi hepimize rahatsızlık, kuşku, endişe veriyor.

Başkanlık rejimine geçmeyelim!

26 Şubat 2017 Pazar

YİNE Mİ BÜROKRASİYİ AZALTMAK?


Oradan buradan “bu anayasa değişikliği bürokrasiyi azaltacak” lafları geliyor. Bunun nasıl olacağını açıklayan ise yok.
*
Bürokrasiyi azaltmak sözü, özelleştirmecilerin sözüydü. Yıllar önce özelleştirmelerin bürokrasiyi azaltacağını ve hatta ortadan kaldıracağını ileri sürmüşlerdi. Böylece devlet demokratikleştirilecekti. Devlet ekonomiden de hizmetlerden de elini ayağını çekecek, piyasa ile sivil toplum güç kazanacak, devlet ise küçülecekti. Devlet ne kadar küçülürse, o kadar demokratikleşirdik. Hatırladınız mı?
*
Devleti küçültmenin yollarından biri, hizmet üretmemesiydi. Görmekle yükümlü olduğu işleri özel sektöre gördürecekti. İhaleyle satın alacaktı. Daha açık deyişle taşerona verecekti. Hatta yalnızca halka sunmak üzere üreteceği işleri değil, kendi çalışmalarının bazılarını da piyasadan satın alacaktı. Personeline yemek vermek, binasının güvenliğini sağlamak, temizliğini yaptırmak gibi… Artık özel güvenlik şirketleri, temizlik şirketleri, vb. kuruluşlar kanıksanmış hale geldi.
*
Hem görmekle yükümlü olduğu hizmetleri, hem de kendi iç işlerini “hizmet satın alma yoluyla gördürmek” denen taşerona verme usulü, belediyeleri sarıp sarmalamış durumda.
Bütçelerinin %40’lık bölümü mal ve hizmet alımına gidiyor.
Personel sayıları büyüme değil, gerileme eğilimi yaşıyor. 1990’lı yıllarda yerel yönetimlerde 300 binin üzerinde kişi çalışırdı. Şimdi toplam çalışan sayısı 230 bin. Bunların içinde işçi sayısı, memur sayısından daha az. Toplam 117 bin memura karşılık, sürekli ve geçici işçi toplamı 103 bin. Geriye kalan, yuvarlak rakamla 10 bin kişi de sözleşmeli olarak çalışıyor.
Bu demektir ki, belediyeler artık üreterek iş yürüten emekçi kuruluşlar değil. Bunlar ihaleyle hizmet alıp yerel halka sunan aracı iş veren patron kuruluşlar oldular.
*
Aracı işverenlik özelliği, belediyelerin genişleyen hizmet ölçekleriyle birlikte düşünülmeli.
Daha beş-on yıl öncesine kadar belediyelerin sayısı 3 binin üzerindeyken, şimdi yalnızca 1397. Kasaba belediyeleri azaldı. Ya kapatıldılar ya birleştirilerek daha büyük ölçeğe taşındılar. Köylerin sayısı 35 bin iken şimdi 18.329. Belediyeler il merkezleriyle ilçe merkezlerinde yoğunlaşırken, köy iradesi büyük ölçüde ortadan kaldırıldı.
İş görme usulü taşeronluğa dayanan genişlemiş yerel yönetimler, asıl olarak da belediyeler, artık nabzı halktan çok iş dünyasıyla birlikte atan kurumlardır.
*
Özelleştirme, merkezi idareyi de sardı sarmaladı. Özel okulculuk ve özel hastanecilikten elektrik dağıtımı ve posta hizmetlerine uzanan özelleştirmecilik, “hizmet alımları usulü”nün temel iş görme usulü haline gelmesiyle, kamu yönetimi ihaleci bir dünyaya dönüştü. Ona eşlik eden şeyin demokratikleşme olduğunu ileri süren varsa beri gelsin!
*
Şimdi yürütülen referandumda anayasaya yerleştirilmek istenen “bakanlıklar cumhurbaşkanınındır” hükmü, bu süreç bakımından ne anlama gelir dersiniz? Hiç kuşkunuz olmasın, bu hüküm özerkleştirme anlamına gelecek. Yani şimdiki tek devlet tüzelkişiliğinin çözülmesi ve devletin her biri ayrı kamu tüzelkişilikleri dünyası haline gelmesi… Eksikleri giderilmiş, tam piyasa aktörü bir devlet. “Bürokrasi azalacak” sözünün anlamı bundan ibaret. Şu 40 yıllık bildik devlet çözme modeli!
Devleti çözmek diriliş değil, çöküş demek.

Bu AB-D’leri sevindirir, bizi üzer.

22 Şubat 2017 Çarşamba

REFERANDUMUN 292 BİNLİK HALKASI


Türkiye’nin siyasal yönetici nüfusu, 1 cumhurbaşkanı ile TBMM’ndeki 550 milletvekilinden ibaret değil.
*
Siyasal yönetici nüfusumuz, 1 cumhurbaşkanı + 550 milletvekiline ek olarak, aşağıdaki çizelgede yer alan ve toplam sayısı 291.401 olan kocaman bir kitle. Bunu 551 ile toplarsak, tam olarak 291.952 kişi.
Yuvarlak hesapla siyasal yönetsel nüfusumuz, yani halkın genel ya da yerel oylamasından çıkıp gelmiş 292 bin seçilmiş kimseden oluşuyor.
Bunlar, 16 Nisan 2017 günü yapılacak şu talihsiz referandum çalışmalarında görüş alanına çekilmesi gereken önemli bir yönlendirici halka oluşturuyorlar.
*
Büyük çoğunluğumuz mahallelerde, çok daha az bir bölümümüz köylerde oturuyoruz. Mahalle muhtarınız ile mahallenin ihtiyar heyeti üyeleri, toplam 169.416 kişiler. Mahalle işlerinde sıradan birine göre elbette daha etkililer. Demek ki onlarla temasta, referandum çalışmalarını denetlemekte, referandum sürecinin sağlıklı bir ortamda yapılmasını sağlamakta ve halkın bilgeliği serbest kalsın diye iş görmelerini talep etmekte yarar var.
Aynı şey, artık nüfusu çok azalmış olan köylerde sayıları mahalle yöneticilerinin epeyce gerisinde kalmışsa da, 98.839 kişilik köy muhtarları ve köy ihtiyar meclisi üyeleri için de geçerli.
*
İl özel idaresi artık yalnızca 51 ilde kaldı. Meclis üyelerinin sayıları 1.251 ile sınırlı. Ama bulundukları illerde valiliklerin ve kaymakamlıkların çalışmalarına halk adına eklendiklerini ve kamu sorumluluğu üstlendiklerini unutmamak ve onlara da unutturmamak gerek. Halkın bilgeliğinin açığa çıkması için gerekli adil ve güvenli ortamı sağlamak, onların da birincil görevi. İlinizdeki il genel meclisi üyeleri kimler? Referandum sürecinde ne yapıyor? Ne yapması gerekir?
Seçilmişler
Erkek
Kadın
Toplam
BŞB Başkanı
27
 3
 30
BŞB İlçe Baş
 496
23
519
İl Merkezi BB
 50
1
51
İlçe-Belde BB
 784
13
797
B.Meclis Üyesi
 18.300
2.198
20.498
İl G.M.Üyesi
1.191
60
1.251
Köy Muhtarı
 18.085
58
18.143
Köy İht. Meclisi
 79.689
1.007
80.696
Mahalle Muhtarı
 31.013
622
31.635
Mah. İht. Heyeti
 134.362
3.419
137.781
Toplam
283.997
7.404
291.401

Ülke genelindeki 1397 belediyenin birinin sınırları içinde iseniz, bu sayıdaki belediye başkanı ile 20.498 belediye meclis üyesi de görevlerini yerine getirmeliler. Evet, onlar partili kimseler. Ama ellerini kavuşturup seyretmeye de partizanlık yapmaya da hak ve yetkileri yok. Ortada “evet – hayır” diyeceklerin üzerinde anlaştıkları bir sorusu bile olmayan bu referandumda, doğru bilginin temiz kanallardan akması ve halka ulaşması, onların da sorumluluk alanındadır.
*
Türkiye sanıldığından çok daha geniş, yaygın ve derin bir biçimde örgütlüdür. Burada hacmini sergilediğimiz siyasal yönetsel nüfus, bu örgütlü yapının yalnızca yasal bir parçasıdır. “Ev ev gezmek”ten, “sahada çalışmak”tan söz edenlere, toplumun kitaplardaki gibi ‘rasyonel bireylerin toplamı’ olmadığını hatırlatmış olalım. Belki bu hatırlatma, siyasal – hukuksal değil aysberg benzeri sosyolojik örgütlülük hallerine yaklaşım konusunda da bir uyarıcı olur.

Not: Bu arada siyasal nüfus içindeki kadın oranı elbette dikkatinizi çekti. Oran %2,5.

19 Şubat 2017 Pazar

TC DEĞİL TÜRK VATANDAŞIYIZ


Anayasal eşit vatandaşlık…
Anayasal vatandaşlık….
Eşit vatandaşlık…
Bu kavramları ortaya atanların savları, zaman içinde açıklığa kavuştu. Şöyle dediler:
Türkiye’de vatandaşlık “Türk” olmaktan çıksın; anayasadan “Türk” lafı silinsin. Vatandaşlığın adı hiç olmasın ya da yerine Türkiye vatandaşlığı, TC vatandaşlığı gibi bir şey getirilsin... “Türk” bir etnik gurubun adı, diğer etnik gurupları silen bir üstünlük elde etmiş ve diğerlerinin inkârına neden olmuş. Buna son verilsin. Diğer etnik gruplar, kendi ad ve kimlikleriyle siyasal egemenliğin ortakları olsun ki, vatandaşlık “eşit” hale gelsin!
*
Bu savların etrafına toplanan küreselci, neoliberal, etnikçi, ümmetçi, çok farklı kesimlerden temsilciler, altkimlik/üstkimlik laflarıyla kimlik siyaseti yürüttüler. Ulusa ve onun egemenlik hakkına yönelik büyük inkâr siyasetini, kültürel haklar lafının ardına sakladılar. Kültürel kolektif hak adını verdikleri şeyin, buz gibi siyasal talepler olduğunu yıllarca gizleme gayreti gösterdiler. Demokrasi, barış, insan hakları şemsiyeleri bu işe hizmet etti. Komisyonlar ve akil heyetler havada uçuştu. “Çatışma”lar dursun, “analar ağlamasın” diyenler, bu yolda çözüm süreçleri yürüttü. Masalar yeni-anayasa metinleriyle doldu. Anayasal eşit vatandaşlık anayasaları kaleme bile alındı.
*
Yeni-anayasaları battı; başarıya ulaşamadılar. Ama “ben Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı olarak….” lafını, kendileriyle mücadele içindeki insanların bile ağzına yerleştirip gittiler.
Bir kez de buraya not edelim:
Anayasalarımızın kurdukları şey Türk Vatandaşlığı’dır. “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı” diye anayasal – siyasal bir kurum yoktur. Bu laf, egemenlik kavgasında anayasal vatandaşçı kimlik siyasetinin anayasaya yerleştirmek istediği laftır.
*
“Devletimiz TC değil mi, ne var ki bunda?” diyen varsa, ki var, bir kez daha not edelim.
Türk vatandaşlığı, bizim devletle ilişkilerimizi “millete/ulusa göre” tanımlar; Türk ulusunun egemenlik hakkını tesciller. Bu nedenle ve hatta yalnızca bu nedenle ulusal resmi dilimiz Türkçe’dir, bu nedenle TC devleti çok-resmî-dilli değildir.
Anayasaya TC – Türkiye vatandaşlığı yazılmasını istemek, bu ilişkiyi ortadan kaldırmayı istemek demektir. Türk ulusunun egemenlik hakkıyla birlikte, Türkçe’nin tek ulusal ve resmi dil olması durumunu temelsiz ve güvencesiz bırakmak demektir. Çok-etnikli; çok-milliyetli; egemenlik hakkının etnik topluluklar arasında dağıtıldığı; toplumu bölünmüş Türkiye için Türk ulusu “engeli”nden kurtulmayı becermeleri demektir.
“Vatandaşlığa hiçbir ad vermeyelim” önerisi ise, bu yolu açmak için uygun zamanı kollamaktan ibaret bir sinsilikten başka bir şey değildir.
*
Türk ulusunun egemenlik hakkını, yıllardır süregiden bu sığ kurnazlık ve sinsiliklere teslim edemeyiz. Başkalarını aldatıp kandırmaktan ibaret olan “algı” yönetimlerine daha fazla izin veremeyiz.
Sonuç verecek çözümler hiç de zor değil.
Zor olan, kendi zihinlerimize yuvalanmış yabancı otları fark etmek…
Fark ettiğimizde de, bunları “amaan, ne var ki bunda!” diye küçümsemeden üzerlerine gitmek…
Biz, etnisitesi – mezhebi – inancı – düşüncesi ne olursa olsun, her birimiz eşit haklara sahip Türk vatandaşlarıyız; bu sıfatımızla ülkemizde Türk Ulusu olarak egemenlik hak ve yetkisinin sahibiyiz.

Bu statümüzden ve hakkımızdan asla vazgeçmeyeceğiz. 

15 Şubat 2017 Çarşamba

BİR 21. YÜZYIL OLAYI!


11 Ekim 2016’da MHP genel başkanı Devlet Bahçeli’nin “tıkanıklık açma” hareketi, 11 Şubat 2017 günü Resmi Gazete’de 6771 sayılı ve 18 maddelik anayasa değişikliği yasası olarak ortaya çıktı.

Teklif 60 günde hazırlandı. TBMM’nde 40 günde görüşülüp tamamlandı. Yasa 20 günde Resmi Gazete’de yayımlanıp yürürlüğe girdi.

*

Bu yasa “devlet başkanlığı rejimi” öngörüyor. Tek adam rejimi ve diktatörlük çerçevesi çiziyor. Ama bu kendi başına bir mesele değil.

Mesele şu soruda: Neden?

Ne yapmak için?

*

İktidar çevresi bunun “güçlü Türkiye için” olduğunu ileri sürüyor.

Ne var ki TBMM’yi 82 konuda yasa çıkarmakla sınırlayıp yasama yetkisini cumhurbaşkanlığına devreden ve cumhurbaşkanı yardımcılarıyla bakanların nasıl bir havuzdan geleceklerini tümüyle karanlıkta bırakan böyle bir düzenlemenin “Güçlü Türkiye” amacına nasıl hizmet edebileceğini bir türlü açıklayamıyor.

*

Peki, gerçekte neden? 

Ne yapmak için?

Egemenliğin sahibini değiştirmek için.

Bu yasa, AKP’nin Kasım 2012’de TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na verdiği 32 maddelik teklifin bir bölümü. Kalan kısım, anayasadan “Türk” sözünün silinmesine odaklanmış maddeler içeriyor. Sahipleri “bu reform tüm ihtiyaçları karşılamıyor; anayasa reformumuz devam edecek” dediklerine göre, diğer parçalar, bu sefer içinde MHP’nin olmayacağı “başka ortaklar”la birlikte işlenip önümüze getirilecek demektir.

Şimdi bu oylamada ‘egemenliğin kullanılış biçimini değiştirelim’ teklifi yapılıyor. Bir sonraki adımda burnumuza ‘egemenliğin sahibini değiştirelim mi’ sorusu dayatılacak.

Kimbilir, belki yine bir referandumla… Belki de referanduma gerek kalmadan, TBMM’de sağlanacak yeterli çoğunluk sayesinde doğrudan mecliste…

*

Yapılan işin en hayret verici tarafı, egemenliğin, sahibi olan Türk Milleti’ne oylatılması. Referandumların nasıl yapılacağını düzenleyen ilgili yasa, oylama sonucunda çıkacak %51’lik sonucun Türk Milletinin kararı olarak kabul edileceğini söylüyor. Egemenliğin kayıtsız şartsız sahibi olan Türk Milleti, egemenlik hak ve yetkisini oylamaya sürüklenmiş bulunuyor.

*

Ve herşey, olağanüstü hal idaresi altında oluyor. Olağanüstü hal halâ sürüyor. Görüldüğü kadarıyla referandum için çalışmalar da, oylama sandığı da olağanüstü halde kurulacak. OHAL’de referandum olmaz sözü kişisel itirazlar olarak kaldı. Siyasal ve toplumsal kurumların talebi haline getirilmedi. Bu halkoylaması tarihe “ohal’li referandum” olarak geçecek.

Acaba, güdülen amaç karşısında bu durumu teselliden mi saysak?

Hani ileride belki “doğru, Türk Milleti kendi egemenliğini oylamayı kabul etti; etti ama sor bir bakalım niye etti?” diye sorabiliriz! “Koşullar olağanüstüydü; hatta olağanüstü hal idaresi zamanıydı” diyebilir, böylece bu tarihsel vuruşa sürüklenmeyi kabul etmiş olmamızı haklı gösterecek birşeyler söyleyebiliriz!

*

İhvani ümmetçilik, etnik bölücülük ve sömürgecilik, aralarında şiddetli kavgalarla birbirlerinden kopmuş görüntü vermelerine karşın, işler, bu üçlünün ortak istekleri olan “ulusal devlet”in kurucu iradesini tahtından etme hedefi doğrultusunda yürüyor.

Sarsılan büyük varlık, “Türkiye’de egemenlik Türk Milletine aittir” ilkesidir.

MHP’nin buna ortak edilmiş olması, AKP’de ‘olur mu hiç öyle şey’ diyen kitlelerin bu kanala sürüklenmesi, bizim böyle bir süreci daha en baştan durdurmayı başaramamış olmamız, egemenliğimizin yüzde 49-51’lik bir dar kapıya yığılması inanılmaz bir iştir.

Bu, bir 21. Yüzyıl olayıdır.