10 Temmuz 2017 Pazartesi

“The Mektup” Üzerine


The Mektup, Kılıçdaroğlu adına Avro-Atlantik gazetelerinde yayınlanan açık mektup.
Küresel demokrasi projecilerini göreve çağıran kara bir belge.
1
The Mektup, yürüyenlerin Türkiye vatandaşları olduğunu ilan eden bir belge. Anayasal hiçbir değeri, fiilen de kendisi var olmayan bu sıfat, ülkemizde liberal, gerici ve bölücü hareketlerin anayasaya yerleştirmek istedikleri siyasal sıfat. The Mektup, bu tercihiyle, yürüyen harekatın başında, Türk vatandaşlığı sıfatını ortadan kaldırmak, böylece Türk Milletinin yapı taşını yerinden oynatmak isteyenlerin bulunduğunu gösteriyor.
2
The Mektup, “dünya aşırılıkçıların, dar görüşlü popülistlerin ve diktatörlerin yükselişine sahne oluyor” saptamasını yapıyor. Tuhaf bir dil. Daha doğrusu, fazla Amerikanca.
*
“Aşırılıkçılar”…Amerikan menşeli medeniyetler çatışmasının doğrudan ürünü olan ılımlı – aşırı/radikal İslamcılar ayırımı. Buna ek olarak, ılımlı laikçilik de denen sekülerlik ile katı laikçilik denen laiklik cepheleşmesi. Yani The Mektup, Atlantikçilerin ılımlı İslamcılık ve sekülercilik tercihinin yanındayım diyor.
“Dar görüşlü popülistler” ve “yükselen diktatörler”… Bunun adı üstünde. The Mektup, küresel tekellerin açgözlü çıkarlarına karşı kendi ulusunun yararını ilk sıraya koyan halkçı siyasetlere karşı savaşmak hevesinde olduğunu söylüyor. Verdiği örneklerden belli ki, Arap Baharının ve Renkli Devrimlerin hedeflerini paylaşıyor. Libya’da, Mısır’da, Irak’ta, Suriye’de, bu çizgide yer alan Venezuela gibi kimi Latin Amerika ülkelerinde yaşanan zor ve acı olayların sorumluluğunu, bu ülkelerin “popülist” ve “diktatör” dediği önderlerine yıkıyor.
İnanılır gibi değil!
Bunları istila ve işgal eden, nükleer ve kimyasal silah yapıyorlar/yapacaklar/yapabilirler yalanlarıyla perişan eden emperyalizme değil; bu ülkelerin halklarına ve önderlerine saldırıyor.
3
Daha da ileri gidiyor ve Türkiye’yi de bu sınıfa koyuyor.
The Mektup “uluslararası çapta yeni demokratik araçlar geliştirmeli ve bunları paylaşmalıyız” diyor.
Atlantik dünyası ne zaman “demokratik” dediyse, ardından yeni tipte bir sömürgecilik düzeni ve acı işgaller, hatta El Garib işkencehanesi gibi insanlık ayıpları geldi.
HDP/PKK’nın ağzındaki nakarat gibi! Bunlar da ne zaman “demokratik” dedilerse, sonra hep birlikte bunların hendekçilik, özsavunma/özerklik/özyönetim ilanı falan gibi şeyler olduğunu, milletin ve ülkenin bölünmesi anlamına geldiğini gördük.
Şimdi biz, The Mektup’un bu işlerin mimarı liberal demokrat cenahı göreve çağırdığını satır aralarında değil, açık satırlarında okuyup dururken , “uluslararası çapta demokratik araçlar” sözünden daha başka ne anlayabiliriz ki!
4
The Mektup “dünya”ya çağrısını yaparken kendi etiketini de alnına yapıştırmış bulunuyor. Aşırılık, popülizm ve diktatörlerin yükselişine karşı “liberal demokratlar nasıl yanıt vermeli?” diye soruyor.
*
Söylemeye gerek var mı?
Liberal demokratlık, mutlak serbest piyasa ekonomisi militanlığı demektir. Devletçiliğin, kamu hizmetlerinin, planlamacılığın reddi…
Liberal demokratlık, halkçılığa “popülizm” der. Halkçılık ve onun daha gevşek hali olan sosyal devlet felsefesini sevmez; çünkü bu, gelir dağılımı adaleti derdine düşmek demektir. Yük – nimet bölüşümünde adalet, liberal adaletin görüş alanında yoktur.
Liberal demokratlık devrimciliği sevmez. O, kirli “demokrasi projesi” için renkli-güllü-baharlı karşıdevrimleri sever.
Liberal demokratlık laiklikten hoşlanmaz; o ılımlı laiklik dediği sekülerlik modelini sever. Oradan da “ılımlı siyasal dinciliğe” yelken açar.
Cumhuriyetçilik mi dediniz? Liberalizmin şampiyonu İngiltere’de cumhuriyet yok; monarşi var!
Milliyetçilik?! Küresel serbest piyasa ekonomisi, en tepesinde dünya elitlerinin keyif çattığı türden bir kozmopolitizmdir; ne milliyetçiliği!
Özetle, Altı Ok’a elveda!
5
The Mektup…

Tarihimizin kara belgelerinden biri, ülkemizin kurucu partisi için ise kepenklerini indirme belgesidir.

25 Haziran 2017 Pazar

“YENİ” MERAKINA ESKİ BİR TANI


Aşağıdaki satırlar 1651 tarihli bir kitaptan…
Başka bir ülkedeki “değişik yönetim biçimini örnek almak, insanları sık sık yönetim biçimini değiştirmeye yöneltir…. Çünkü insan doğasının kendisi yeniliği arzu etmeye yatkındır. Dolayısıyla insanlar, yenilik sonucunda zengin olmuş ülkelere komşuluktan ötürü yenilik yapmaya tahrik edildiklerinde, onları değişime davet etmiş olanlardan memnun kalmamaları ve kargaşanın devamından zarar görseler de ilk başlangıçları sevmemeleri, imkansızdır; tıpkı uyuz olmuş köpeklerin artık acıya tahammül edemez hale gelinceye kadar kendi tırnaklarıyla kendilerini hırpalayıp durmaları gibi.”
Bundan 365 yıl önce yazılmış olan bu satırların sahibi Thomas Hobbes adlı İngiliz yazar. Ünlü kitabı Leviathan’da yazmış, Yapı Kredi yayınlarının 1992 tarihli çevirisinde 229. sayfada duruyor.
*
“Dünya”nın yaptığı gibi yapmak hikayeleri, bizde elbette çokça var.
Ama 1980’li yıllardan bu yana dalgalar halinde yaşadığımız ‘AB yenilikçiliği’ ve ‘küresel dünyaya uyum’ diye diye peşinde yuvarlandığımız sözde değişimler, dönüşümler ve yenilikler, aynı zamanda her birimizin kişisel yaşamlarımızın da bir parçası.
*
AB üyeliğiyle gelecek büyük yenileşmeyle coşanların yazılarını kendi gözlerimizle okuduk. Sözlerini, televizyon ekranlarından kendi kulaklarımızla duyduk: “Yunanistan ile İspanya’ya bak! AB üyesi oldular, öyle zenginleştiler ki adeta uçtular! Türkiye’de AB reformlarını engelleyenler, Türkiye’yi işte bundan yoksun bıraktılar!”
Sonra… AB’nin 1981 üyesi olan Yunanistan, maliyesi başkalarının denetiminde topraklarını satmayı düşünen bir ülke, 1986 üyesi olan İspanya ise bundan yirmi yıl sonra artık birliğini koruyamayacak kadar bunalıma düşmüş bir ülke oldu.
Dünün militan AB’cilerinden, bu gerçekler karşısında ‘yanılmışız’ dediklerini duyan var mı?
*
Yenicilere göre, hiç gecikmemeli ve küreselleşen dünyanın yeniliklerini izlemeliydik.
Özelleştirmelerde geri kalıyoruz diye ortalığı ayağa kaldırdılar. Oğlumuzu askere patates soysun diye göndermiyoruz kardeşim! diyenler ne edalı özelleştirmecilerdi! Nitekim asker karavanası da özelleştirildi. Şimdi televizyon ekranlarından utançla ve üzüntüyle, Mehmetçik’in hastanelere taşınmasını izliyoruz. Aynı zamanda özelleştirme siyasetinin insanı öfkelendiren kokuşmuş görüntülerini…
Sivil toplumculukta geri kalıyoruz diyenler, çoktan ticarileşip küreselleşmiş olan cemaat-ticaret yapılarını toplumun ve devletin kılcal damarlarına kadar yaydılar. “Sivil toplum” adına cemaatler dernekleşti, vakıflaştılar. Bunların dernekleri işletmeler, vakıfları şirketler kurdular. İnsani yardımdan üniversiteciliğe her alanda “sivil toplum” örtüsü altında özel sektörleştiler; sivil – özel toplum, siyaseti esir aldı.
Ve elbette yerelleştirme… Yerel yönetimlerin özerkliği, Avrupa Şartı’nın gereği! Yerellerin etnik dokuyu temsil etmesi, o büyük Şart’ın isteği! … Sonrası mı? Ülkemizin kentleriyle kasabalarında özyönetim ilanı denemeleri ve hendekçilik…
Felsefe ve ideolojiyle başlayıp, bunlar yetmeyince ‘renkli devrimler’le ‘Arap baharları’na, o da yetmeyince açık askeri işgallere başvuran arsız bir “yenilikçilik”!
Sonuçlar ortada.
Militan küreselciden ‘yanılmışız’ demesini beklemek ise boş.
*
Şimdilerde o “yenilikçilik”ten eser kalmadı. Dünya da biz de, hep birlikte Hobbes’un uyuz kaşıntısına düşmüş durumdayız; kendi tırnaklarımızla kendimizi hırpalayıp duruyoruz.
*
Ortaya çıktı ki, yaşadığımız şey tarihsel bir kapışma. Dünya ve ülkemiz ya bir avuç küresel şirketin av alanı olacak ya da uluslar kaderlerini kendi ellerine alacaklar. Bize düşen olup biteni ve gerçekleri görmek, Türk ulusunun egemenlik hak ve yetkisini sağlamlaştırmak, sorunlara ulusal aklın çözümlerini iliştirmek
*

Ramazan bayramımız kutlu olsun.

21 Haziran 2017 Çarşamba

EMPERYALİZMİN ‘EHVENİ ŞER’İ OLMAZ


Osmanlı’da başlayıp Türkiye Cumhuriyeti’nin 1950’li yıllarına kadar süren 75 yıllık Duyunu Umumiye İdaresi derdimiz, pek çok yönüyle çok öğretici.
Örneğin, ‘ben en büyük vatanseverim’ derken, bu idareye “ehveni şer idi, iyi idi” diyen de, “bizim sistem öyle berbat, oysa bu İdare öyle modern ki” diyenler de oldu. “Adamlardan borç almışsın, adaletli olmak lazım, onlar da kendi paralarını tahsil edecekler elbet” diye yüksek empati sahipleriyle karşılaşmalarımız da var.
Zamanında, İdare’de memur maaşları yüksek ve düzenli ödendiği için burada çalışmaya can atan çok kişi olmuş. Osmanlı devleti, memurlarına biçtiği o düşük maaşları bile ödeyemezken, kayırmacılık almış başını gitmişken, bu Avrupaî İdare’yi gel de beğenme! Böyle diyenler o zamanlarda vardı, şimdi bile var…
*
Oysa aynı İdare için, bir askeri uzman ve pratikte bundan fazlası olduğu anlaşılan Edward Mead Earle adlı bir Amerikan öğretim üyesi, daha 1929 yılında şöyle demişti:
“Uluslararası borçların siyasal, duygusal ve psikolojik zorluklardan serbest oldukları pek nadiren görülür. Özellikle geri kalmış ülkelerden biri borçlu olduğu zaman, tüm ilgilileri uğraştıran sayısız güçlükler baş gösterir. Bu gerçekler Avrupalılar için o kadar uzun zamandan beri bilinmektedir ki, siyasi birer ilke halini almışlar ve Batı uygarlığının gelişmesinde belli başlı unsurlardan olan kaçınılmazlık ve mukadderata teslimiyet kavramlarında birer öge olmuşlardır. Halbuki, dolarla birlikte mutlaka bayrağın da gitmesi icap etmemekle birlikte, birçok şeylerin gittiğini Amerikalılar daha henüz çetin bir tecrübe mektebinde öğrenmektedirler. Fransa, Almanya, İngiltere, Meksika, Çin, Nikaragua ve Dominik Cumhuriyeti gibi farklı kaynaklardan Birleşik Devletlere gelen havadisler ve siyasi muhaberat, altının daima temiz ve berrak bir surette parlamadığını göstermektedir. Amerika’nın dış ilişkileriyle meşgul olanlar son yirmibeş yılda ikrazat (borç-verme), tediye itilafları (borç-ödeme uzlaşmazlıkları), yabancı memleket bütçelerinin uzmanlar tarafından denetlenmesi ve bazen bunları takip eden muhtelif derecelerde siyasi ve askeri müdahalelerle daha çok ilgilenmişlerdir. Bu hususta hiç bir kimse Vaşington’daki Dışişleri, Ticaret ve Maliye bakanlıkları kadar tetikte değildir….”
*
Amerikan yazar, bu sözleri, İstanbul’daki Robert Kolej’de üç yıl öğretmenlik yapan Donald Blaisdell’in doktora tezine yazdığı önsözde dile getirmiş. Bu teze, daha doğrusu İdare’ye ilişkin olarak şunları yazmış:
“…  Blaisdell’in Osmanlı Düyunu umumiye Tarihi, şimdiye kadar Türkiye ahvalile meşgul olmuş bulunsun bulunmasın, uluslararası ilişkilerle ilgili herkesin dikkatini çekmelidir. Amerikalıların, pek pahalıya mal olan, tecrübe mektebinde öğrenmeye devam edeceklerinde şüphe yoktur. Bununla beraber başkalarının tecrübelerinden biraz olsun malumat elde etmemeleri için de bir sebep mevcut değildir. Yakın Doğu çoktan beri dünya siyaset bilimcileri için bir laboratuvar görevi görmüştür. Yöredeki çapraşık sorunlar arasında Osmanlı Duyunu umumiye İdaresi’nden daha önemli olan pek az kuruluş vardır. Bu nedenle, Osmanlı maliyesi üzerinde Avrupa denetiminin nesnel bir tahlilini elde bulundurmak fevkalade önemlidir....”
*
Fakat yanlışlık yapmayalım.
Bizde, emperyalizmin efsane İdare’sini sevip öven bir grupçuk olmuşsa da, Türkiye’nin kaderini belirleyen çoğunluk, gerçeğin her zaman farkında olmuştur.
Nereden biliyoruz derseniz…

Zamanın Maliye Bakanı Cavit Bey’in "memleketimizde mevcut olan yabancı malı kuruluşlar hakkında beslediğimiz saygı ve güven duygularına tamamıyla karşıt olarak onlara güven duymadığımız biçimde yayılan rivayet ve yalanlar….” diye yükselen ağlak feryatlarından biliyoruz.

18 Haziran 2017 Pazar

VÜCUDA SAPLANMIŞ BİR MIH!

VÜCUDA SAPLANMIŞ BİR MIH!
Avrupa sömürgecileri ile onları izleyen Amerikan emperyalizmi, ona olumlu ve yüceltici anlamda Şark Efsanesi diyorlar. Hayranları ve yandaşlarının “bataklıktaki çiçek” dedikleri bu kurum, nesnel görüntülü uzmanlarca uzun süre “bu yalnızca idari ve mali bir kurumdur, siyasetle ilgisi yoktur” diye savunulmuştu. Ama o, 1921-1922 yılı raporunda, kendisini Sevr Anlaşması’na göre yeniden yapılandıracağını ilan ederek, en yüksek siyasetin asıl oğlanlarından biri olduğunu resmen belgeye vurmuştu.
Sonraki yıllarda, Osmanlı’yı parçalayıp Türkleri tarihe gömmeyi amaçlayan Sevr’in mali hükümlerini onun yazdığını herkes öğrendi. Bir hatası vardı. Sevr’i yürürlüğe sokabileceklerini düşünmüş, Türk Devrimi’ni hesaba katmamıştı.
Duyunu Umumiye’den söz ediyorum. Osmanlı Devlet Borçları İdaresi’nden…
*
Borç İdaresi 1881 yılında kurulmuştu. 1918 – 1923 arasında Sevr yürürlüğe girer diye beklemişti. Karşısında Ankara Hükümeti’ni buldu. Anadolu’dan sürüldü. Nisan 1923’e gelindiğinde İstanbul’da bile iş göremez oldu. 24 Temmuz 1923 Lozan Anlaşması’yla uluslararası alanda da düştü. 1924 – 1928’de paracıklarını tahsil edemedi. 1928 yılında bir anlaşmaya razı olup Paris’e taşındı. Adını da değiştirdi. Adı Eski Osmanlı İmparatorluğu'nun Taksim Edilmiş Devlet Borçları Meclisi oldu.
Yeni adı ve mekanıyla, Türkiye’den ne koparabilirse koparmak için çalışıp durdu.
*
1930 yılının ilk yarısında Times ve Daily Telegraph gazeteleri, hiç kesmedikleri yaygaralarını iyice yükseltmişlerdi. “TC ödemelerin ertelenmesini istiyor; dış borçların taksitlerini geciktirecek” diye yazıp duruyorlardı. Kendilerine “Osmanlı alacaklıları” diyenler, 18 Haziran 1931 tarihinde Paris basınına bir bildiri gönderdiler. Bu bildiri adeta muhtıra gibi, devletlerin masalarına taşındı.
Sonuçta “alacaklılar” ile Türkiye arasında bir protokol imzalandı. Bunun yasa haline getirilmesini istediler; istediklerini aldılar. TC Hükümeti ile Osmanlı duyunu umumiye hamillerinin mümessilleri arasında 22 Nisan 1933 tarihinde imzalanan itilafnamenin onayı hakkında yasa… Ama tatmin olmadılar. Borçlara karşılık çıkarılan tahvillerden bazılarının “şüpheli” olduğunu ileri sürdüler. ‘Ekspertiz Komisyonu kurulsun’ dediler. O da yapıldı.
*
Otuzlu yıllar boyunca süren, bitmek bilmez, haksız ve uluslararası hukuk kılıklı taleplerden gına getiren hükümet, 1940 yılında bir Bakanlar Kurulu kararı çıkarıp Paris’e çadır kurmuş bu kurumla tüm ilişkilerini kestiğini ilan etti. Alacaklının böylesi “bu Paris’li kuruluşla hukuken ilişkim kalmamıştır” denmesini kabul eder mi? “Hukuk” mücadelesine giriştiler. Gerekçeleri de saf “hukuksal”dı: Konu yasa ile düzenlendi, diyorlardı; “yasa hiç kararnameyle kaldırılır mı?”
Bunlar gerçekten ilginç bir türün temsilcileri. 1939 – 1945 arasında yaşanan savaştan bile etkilenmemiş görünüyorlar. Taa 1949 yılına kadar….
Sesleri ancak o yıl kesildi. Bir protokol imzalandı ve bunların Türkiye ile ilişkileri “hukuken” 1949’da ortadan kalktı.
*
Bu idareye “devletin vücuduna saplanmış bir mıh!” diyenler, bu berbat şeyi vücuttan çıkarmak için çok çalıştılar. Mizancı Murat fakültede verdiği derslerde öyle dermiş. Bir ara onu da İdare’ye almışlar; ama görevi kısa sürmüş.
1911 yılının Maliye Bakanı Cavit Bey’in “bu İdare’yi sevmediğimizi kim söylüyorsa, vallahi yalandır billahi iftiradır” tadındaki sözleri de kayıtlarda duruyor. Bakan o İdare’yi savunmaktan hiç ama hiç vazgeçmemiş!
Vücuda saplanmış mıh, vücutta çok uzun süre kalmış. Bunlara son “borç” taksidi 1954’te ödendiğine göre, 1881’den 1954’e tam 75 yıl…
Ne kadar uzun bir süre!

Şaşırtıcı olan, böyle bir deneyime sahip olan Türkiye’nin aynı suya dalıp dalıp çıkmaya çalışması. Çoktan öğrenmiş olmamız ve bağımsız kalkınma yolunun gerçekçi planını çizmiş olmamış gerekmez miydi?

15 Haziran 2017 Perşembe

TERCÜME AKILLA MÜCADELE


1950’li yıllar, pekçok başka ülkede olduğu gibi, Türkiye’de de Amerikan demokrasisine hayranlık arşa çıkmıştı. Amerikan mucizesini biz de yaşayalım diye, üniversitelerde ders programları yeniden biçimlendirilmişti.
Devleti nasıl örgütleyelim? Kendimizi nasıl yönetelim? Bunlar can alıcı sorulardı. Amerika en son, en iyi, hatta en mükemmel yolu bulmuştu. Fazla söze gerek yoktu; başarısı bunu kanıtlıyordu. Amerika’nın elindeki şey ‘evrensel yönetim bilgisi’ meşalesiydi. Mucize bize Marshall yardımlarının ardından ‘amme idaresi’, Türkçesiyle ‘kamu yönetimi’ adıyla geldi.
*
Geldi, ama itirazlar da yükseldi.
Yeni gelen şeyde tuhaflıklar vardı.
1956 yılında İstanbul’dan Prof. Dr. Sıddık Sami Onar bir makalesinde, Türkiye ‘iptidai bir memleket değildir’ diyordu. Türkiye’nin devlet yönetimi geleneği çok güçlüydü. Bizde “taklid değil tekamül kanunları”nın işlediğini söylüyordu. Oysa Amerikan mucizesi ‘amme idaresi’ ya da ‘idare ilmi’ denen şey, Türkiye’nin hiçbir geçmişi ve hiçbir kurumu yokmuş da, herşey boş bir sayfaya ilk kez yazılacakmış gibi davranıyordu. Olacak gibi değildi. Onar “mazi [geçmiş] ve hal [bugün] bir kül [bütün] olarak ele alınmalıdır” diyordu.
Aynı dönemde, 1958 yılında Ankara’dan Prof. Dr. Tahsin Bekir Balta “yurdumuzda kendi anlayış ve ihtiyacımızın verisi olan bir idare ilminin gelişmesi için” çalışmamız gerektiğini yazıyordu. Yoksa ilelebet “yabancı çalışmaların verilerini aktarmak zorunda” kalacaktık. Balta’ya göre yönetim sorununa liderlik, personel gibi konulara odaklanmış olan “Amerikan örneğinden farklı” bakmalıydık.
*
Ama nasıl bakabilirdik ki?
Okullarda okutulan ilk ders kitapları, Amerika tarafından Türkiye’de görevlendirilmiş olan Amerikan uzmanların ders notlarıydı. 1954 yılında Marshall Dimock, 1956 yılında Albert Gorvin tarafından verilen derslerin notları…
1960’lı yıllarda, bu kimselerce ya da Amerika’ya gönderilerek yetiştirilmiş yerlilerin Türkçe’ye çevirdikleri Herbert Simon, Bernard Gournay adlı yazarların ders kitapları kullanıldı.
Fikirde ve uygulamada taklitçilik, kuram ve yöntem bakımından özgün bilgi üretecek kurumlar oluşturulursa önlenebilirdi. Böyle kurumlar oluşturmadık. Sonraki yıllarda Amerikan uzmanlar buraya gelmediler; biz kadrolarımızı oraya gönderdik. 1970’li yıllardan itibaren ders kitaplarını yerli kadrolar yazdı; doğal olarak Dimock’ların yolunda takılı kaldık.
*
Kaldı ki, 1950’lerin Amerikan ekolünü besleyen eski bir dip akıntısı da vardı. 1870’lerin liberal iktisatçısı Ohannes, yalnızca iktisat zihniyetiyle ilgilenmemişti. Dönemindeki yönetim derslerini de o ve arkadaşları yürütüyordu. Uzun yıllar boyunca “Usul-i idare-i mülkiye”, yani devlet yönetimi derslerinin hocaları bu ekipti.
O tarihte liberallerin göbek bağı Atlantik ötesi değildi ama berisiydi; İngiltere idi. Zaman içinde birbirlerine geçtiklerine göre aynı kutup sayılır. Yani Amerikancılık öyle yarım asırlık bir şey değil; epeyce eski. ‘Başarıları’nın gizi tarihte gizli.
1870 – 1910 arasında da ‘kendi gerçekliğimize uygun yönetim bilgisi üretmeliyiz’ diyenler eksik olmamıştı. Ne var ki, iktisatta Akyiğit çizgisindeki yönetimcileri Onar ve Balta’ya, böyle hocaları bizlere bağlayan gerçek bilgi köprüleri kurulamadı.
*
Tercüme akıl, sermaye ve onun yanısıra devlet gücünün desteğiyle iş görüyor. Kesintilere uğrasa da varlıklarını uzun zaman sürdürmeleri böylece mümkün oluyor. Bu akıl türüyle mücadele elbette öğütle olmaz. Çıkış yolumuz bireysel çabalarla da bulunamaz.
Bir ‘siyaset aklı’na, bir ‘devlet aklı’na ihtiyacımız var.

‘Türkiye Aklı’nı inşa edebilmek için gereken toplumsal ve kültürel zemin var. Bütün mesele, bunu gerçekleştirebilecek iradenin harekete geçmesinde. 

11 Haziran 2017 Pazar

LİBOŞLARIN SON ARAYIŞLARI: Sanayi 4.0


Küreselciliğin “değişmeyen ya delidir ya ölü” veciz sözüyle başlayan ulus devletleri tasfiye etme ve dünyayı küresel (kendisi) ile yerel etnikler arasında küçük lokmalara çevirme stratejisi, 20. yüzyılın sonu ve 21. yüzyılın başında herkesi adeta teslim almıştı. Tuttuğu yol-yordam ise yeni değildi. Neresinden baksanız, en azından iki yüzyıllıktı.
*
Serbestiyetçilik... Açıklık... Rekabetçilik... vb.
Bunların pratikte iki anlamı vardı.
Birincisi, ülkeler kendilerini diğer ülkelere kapatmayacaklar; korumacılık yok! Bırakınız geçsinler! Böylece zamanın İngilteresi üzerinde güneş batmayan imparatorluk olmuş, onun yanısıra birkaç ülke de dünyanın büyük sömürgecileri olma fırsatı yakalamışlardı.
İkincisi, ülkeler devlet eliyle yürümeyecekler; herşeyi özel sektöre bırakacaklar! Bırakınız yapsınlar!  Böylece dünyanın çok ama çok geniş bir kesimi, birkaç sömürgeci ülke işlerini görebilsinler diye elleri ve ayakları bağlı hale getirilmişti.
Küreselcilik işte bu eski ruhu diriltti. Dünyaya çok zarar verdi. Ama vuslata eremedi ve çöktü.
*
Şimdi bunun çöküntüleri arasında, ellerine yeniden fırsat geçirebilmek için didinenler göze çarpıyor. İkiyüzyıldan beri ve küreselcilik atağında da takındığı o değişmeyen edayla, aynı sözlerle ve aynı “kaçınılmazlık” tehditlerini savurarak...
Bildiğiniz gibi, anadilleri Amerikan İngilizcesinde adları liberal demokrat olanlar, Türkçe’de kendilerine özgürlükçü demokrat diyorlar. İşte bu son liboşlar, her zaman yaptıkları gibi şimdi yine “yeni” bir durumdan dem vuruyorlar: Sanayi 4.0.
Bu fikirden dem vurup “yeni sanayi geliyor ve serbestiyet – açıklık istiyor!” diye yazıp çiziyorlar.
*
Sanayi 4.0 fikrine göre sınai üretim sistemi ve dolayısıyla bütün yönetim dünyası bir kez daha büyük bir değişim dalgası içine girecek. Sanayileşme sürecinde 18. yüzyılın sonlarındaki buharlı makineler birinci kuşaktı. 20. yüzyılın başında fordizm diye bilinen seri üretim teknikleri ikinci kuşak oldu. Aynı yüzyılın son yarısında ortaya çıkan CNC –bilgisayar kontrollü tezgahlar üçüncü kuşaktı. Şimdi dördüncü kuşak teknik, akıllı fabrikalar dönemini açacak. Üretimin birbirine bağlı bilgisayar ağlarında internette olacağı ve kararların giderek bilgisayarın kendisi tarafından alınacağı bir fabrika sistemi... İnsansız, robotlu üretim…
Fikir kabaca böyle.
*
Mesele bu sınıflandırma doğru mu; bu olur mu olmaz mı meselesi değil. Almanya başta, Türkiye’de de bu konuyu ele alan platformlar kurulmuş durumda. Bilim-kurgu romanları böyle konuları çoktan beridir işliyorlar. Hollywood bunların sayısız filmini yaptı.
Mesele, son liboşların “Sanayi 4.0 ulusal devletle ve bunun korumacılık politikalarıyla bir arada yaşayamaz” yazıları döktürmeye başlamış olmaları. Savundukları ideolojiyi, “teknolojinin zorunluluğu” gibi göstererek mevzilerini koruma derdinde ve çok gayretteler. Yine ‘başka alternatif yok’ gevezeliğinin hazırlığındalar.
*
Kimbilir, belki Sanayi 4.0 adlı “gelen yeni şey”, birkaç yıla kalmadan unutulup gidecek. Ama gerçek şu ki, bilim – teknik alanındaki gelişmeler üretim ve yönetim sistemlerinin yeniden yapılanmasını gerektiriyor. Bu yapılanmanın nasıl olacağı ise, son liboşların sahtekarca ileri sürdükleri üzere teknolojinin zorunluluklarına değil bizim tercihlerimize bağlı.
Son liboşlar, yeni-Ohanneslerdir. Ohannesçiliğin bize ne edebileceğini, son iki yüzyıldır yeterince öğrendik. Bunların aklından güdüklükten başka bir şey üremiyor.
Ve kuşku duymamalıyız ki, öncekiler gibi şimdiki teknikler de yeni-Ohanneslerin piyasacılığını değil, tam tersine, kamu gücünün planlamacılığını işbaşına çağırıyor.
Bağımsız kalkınma ve adil bölüşüm, ancak devlet gücünün planlı önderliğiyle mümkün. Ülkemizin önünde bir fırsat daha var.

Bunu da tercüme akıllara kaptırmayalım.

7 Haziran 2017 Çarşamba

PLANLAMA REJİMİMİZİN SEFALETİ ÜZERİNE


Türkiye’de 1960’lı yıllarda başlayan planlı kalkınma, plan sözü anlamından çok şey yitirse de sürüyor.
Şimdi, içinde bulunduğumuz dönemde, 2014 – 2018 yıllarını kapsayan beş yıllık 10. Plan yürürlükte.
Beş yıllık planlar için her yıl, yıllık program hazırlanıyor. Şimdi 2017 Yılı Programı yürürlükte. Yıllık program hazırlama sistemi en başından bu yana var.
*
Ama hem planı yapan hem planlama işinin kendisi çok önemli bir değişiklik geçirdi.
Öncelikle, planı yapan kuruluş ortadan kalktı. 2011’den beri Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) yok. Plan işi, o tarihte kurulan Kalkınma Bakanlığı’na verildi.
İkincisi, 2007’de yürürlüğe giren 9. Plan beş değil yedi yıllık (2007 – 2013) plan olarak hazırlandı. Gerekçe, AB’nin yedi yıllık bütçeler yaptığı; yakında Türkiye’nin de AB üyesi olacağı; dolayısıyla uyum sağlamak zorunda olduğumuz idi.
Üçüncü değişiklik işte bu anda ortaya çıktı. Yedi yıllık plan, bundan böyle hazırlanacak olan üçer yıllık orta vadeli plan ve orta vadeli mali plan eliyle yürütülecekti. Bunların birincisi 2006 – 2008 yıllarını kapsadı.
Ne var ki yedi yıllık plan uygulaması, yalnızca 9. Plan’a özgü kaldı. Hemen bir sonraki planda buna son verildi ve beş yıllık planlamaya dönüldü. Ama bunun üçer yıllık ‘orta vade’ parçaları kaldı. Bir beşe iki üç sığdırmak bir hayli zor olsa da, üç yıllık iş görme usulüne kimse dokunmadı. Şu anda 2017 – 2019 zaman dilimi için, 12. orta vadeli plan yürürlükte.
AB ile işler çok değişti. Orta vadeli denen üç yıllık iş görme usulünü talep etmiş olan IMF ile ilişkiler de öyle. IMF’ye 2008’den beri Niyet Mektubu vermiyoruz. Ancak fark etmedi. Günümüzde beş yıllık rejim içinde üç yıllık süresiyle bir acayiplik olarak yabancı ot gibi duran ‘orta vadeli planlar’ işini görmeyi sürdürüyor.
*
Planlama rejimindeki karışıklığın kurumsal başlangıcı, 2003’tür. O tarihte, doğrudan IMF ilişkileri içinden doğan Kamu Mali Yönetimi ve Kontrolü Kanunu adlı metin…
İşte bu yasa ile birlikte planlama rejimi stratejik planlama adı verilen başka bir eksene taşınmıştı. Küçültülmüş devlet, optimum devlet, etkin devlet, öyle kapsayıcı sosyo-ekonomik planlarla nefes alamazdı. Kapsayıcı kalkınma planı “bürokratik”, “devletçi”, “totaliter”, vb. vb… kötü zihniyetlerin aletiydi. “Küreselleşen dünyaya uyum”, küreselleşen dünyanın stratejilerine uyum sağlamaktan geçiyordu. O halde yeni dünya düzeninin yeni devleti stratejik devlet olacaktı…
Küreselci ideolojinin resmini çizdiği dünya ortada yoktu. Ortaya çıkıp çıkmayacağı belli değildi. Ama satılan senaryo alındı. Pekçok ülkede olduğu gibi bizde de reçeteler hızla uygulama koyuldu.
O zamandan bu yana, yukarıda andığım planlar ve programlar “üst politika belgeleri” başlığı altında toplanıyor. Yani beş ve üç yıllık planlar, üst-belgeler.
Bunların yanısıra bir de “temel politika belgeleri”miz, “sektörel politika belgeleri”miz, “tematik politika belgeleri”miz var.
*
Kalkınma Bakanlığı’nın internet sitesinde hepsi masamızın üzerinde...
Bunlar 2005 yılından sonra hazırlanmaya başlanmış belgeler. Yargı Reformu Stratejisi, ilk hazırlananlardan olmuş görünüyor.
2010’dan sonra hazırlanmış strateji belgeleri halen yürürlükte. Çoğunun son tarihi 2018…
Strateji belgelerinin sayısı 30 civarında.
Strateji belgeleri neden bu konularda hazırlanmış, bu konular neden stratejik sayılmış, bunu bilmiyoruz. Aralarında bir bağlantı yok. Bölük pörçük. Bazıları hazırlanmış, dönem bitmiş, üzerinden on yıl geçmiş, yenisi yok.
*

Planlama rejimimiz, 1980’lerde başlayan ve 2000’li yıllarda devlet kurumlaşmasını dönüştüren dış müdahalelerle dağılmış durumda. Planlama sorunu üzerine bir an önce eğilmek, darmadağın edilmiş bu rejimi toparlamak gerekir.


4 Haziran 2017 Pazar

TERCÜME AKILLA BURAYA KADAR


Son otuz yılımızın “yönetişim devrimi”ni hatırlıyor munuz? Neo-liberallerle anarşistleri, sosyalist/sosyal demokrat geçmişlilerle siyasal İslamcıları tek potada birleştiren o büyük atağı?
*
Daha az devlet daha çok toplum diyen çok-solculukla optimum – etkin devlet diyen özelleştirmeci neo-con’lar, dünyaya bol paralı “think-thank”lerinden ve “strateji merkezleri”nden yakıcı ışıklar yayıyorlardı.
O pota dıştan kurulmuştu. Tarihsel belalımız tercüme bilginlik yine görevini yapmış, sayelerinde “yeni” kavramlar ve “yeni” yöntemler her yanımızı sarmıştı.
Dış ses modernizm bitti, post-modernizm çağı geldi diyordu; tercüme akademi bunu aktarmaya koyuldu. Küresel tekellerin zirveleri fordizm bitti, artık esnek üretim zamanlarındayız diyordu; bizim tercüme özel sektör kendi atölyesindeki duruma bakmayı reddedip o şablonu raporlamaya koyuldu. Dışarısı bürokrasi bitti, artık tüm iktidar sermayeye diye yön gösteriyordu; bizim tercüme bürokrat memleketin durumuna şöyle bir göz atmayı bile gereksiz sayıp bunun yönetmeliklerini yazmaya oturdu.
Bu şaşaalı felsefi sözlerin, mucizevi yönetim usullerinin [örneğin toplam kalitecilik] pratik görüntüsü, sonuçlarıyla birlikte herkesin bilgisi dahilinde: Özelleştirme, yabancılaşma, etnikçi yerelcilik… Vatandaşın müşteri olarak görülmeye başlanması… Memurluğun tasfiyesi, yerine piyasacı ‘çalışan’ şırıngası… Hemşeriliğin, elbette etnik kimliğiyle bir bütün olarak, vatandaşlık kurumunun yerine geçirilme gayretleri… Planlamanın yok oluşu, üretim gücünün kırılması, geleceği kuracak tüm devlet ve toplum mekanizmalarının sökülüşü…
*
Ama müjde!
Şimdi, o “yeni”leri kuran küresel merkezler dağıldı. ABD’de ve AB’de iktidar yitimine uğradılar. Artık iktidar bloğu değiller. Almanya’nın başbakanından çıkan “artık başkalarına güvenemeyiz, kendi başımızın çaresine bakacağız” sözü sonuncu kanıt.
Merkez dağılınca yerli şubeler de kırıldı. Ergenekon – Balyoz acımasızlığı, küreselciliğin ülkemiz üzerinde kasırga estiren son büyük atağıydı. Bu kumpas açığa çıktı; ardından sökün eden olaylara bakın!
Ama dikkat! Kırık potalardan bürokratik mekanizmalara yerleştirilmiş olanlar, devletin sürekliliği çerçevesinde, kendi başlarına iş görmeyi sürdürüyorlar. Evet cansız, güvensiz, geleceği belirsiz…
Ne var ki “eylem planı”, “strateji belgesi” başlıklarıyla resmi devlet belgeleri olarak yerleştirdikleri politikalar dosyalarda duruyor ve halâ yürürlükte. Bunlar, hendek kazıcılığından 15 Temmuz’a uzanan can yakıcı olayların ateşi altında, kapalı siyaset oyunlarının puslu baskısı altında bir dip akıntısı gibi Türkiye’yi felç etmeyi sürdürüyorlar.
*
İktidar, 16 Nisan 2017 referandumunun ardından, fiilen başına cumhurbaşkanının geçtiği keskin bir ‘yenilenme’ yaşadı. Büyük ölçüde, şimdi tasfiye ettiği kadroların hazırladığı bu eylem planlarıyla strateji belgeleri bakımından herhangi bir ‘yenilenme’ işareti vermiyor. Böyle bir niyeti ya da hedefi var mı? Göründüğü kadarıyla o da yok.
O zaman bu nasıl ‘yenilenme’?
*
Son otuz yıl boyunca, tercüme akılların ülkemize transfer ettikleri yıkıcı politikalara karşı eleştiri ve reddiye görevimiz vardı. Yapabildiğimiz kadar yaptık.
Şimdi, transferci – aktarmacı politikalar merkezsiz ve sahipsiz kaldı. Ama madem yerleştirildikleri kamu mekanizmaları içinde yuvalanmış duruyorlar, o halde şimdi yapılması gereken, asit gibi iş görmeyi sürdüren bu artıkları ortadan kaldırmak.

Kördüğüm olmuş sorunların çözümü, “İkinci Nesil Ekonomi/Yönetim Politikaları” denen küreselci ideolojiye ait serinin tasfiyesinde gizli.

31 Mayıs 2017 Çarşamba

ŞU 'REFORMLAR' DEVLETE NE YAPAR?


Yapısal reformlar sözü, küreselci neo-con gücün ulusal devleti çözme stratejisinin adı. Küreselcilik çöküp gitmiş; bu ardçı dalga kıyıya vurup duruyor.
*
Söze konu reformların devleti çözmeye odaklanmış ikinci neslinin iş listesi, uzun zamandır hemen tüm ayrıntılarıyla bilgimiz dahilinde.
İlk sırada para politikası var. Ulusal siyasetten bağımsız, küresel piyasa odaklarına bağlı para politikası için Merkez Bankası’nın nihai “bağımsızlığı”. Cumhurbaşkanının bu konuda çok yerinde çıkışları ‘Merkez Bankası’nın bağımsızlığına sözüm yoktur, ama uyarımı yapacağım’ sözüyle noktalandı. ‘Olmaz öyle şey’ sonucuna varamadı.
İkinci sırada temel sektörlerin, reformcuların diliyle ‘hassas sektörler’in yönetimini ulusal devletten ayırmak operasyonu var. Bunların yönetimini ulusal siyasetten alıp sektörün küresel ajanslarına bağlayan 2001 Kemal Derviş doğumlu düzenleyici ve denetleyici kurullarını (üstkurullar) canlandırıp yaymak. Son beş yıldır cilaları ve ‘ulusaldan özerk’ halleri epey sökülse de yerlerinde duruyorlar.
Bakanlık sistemini tasfiye etmek. Bakanlıkları devlet tüzelkişiliğinden çıkarıp her birini özerk kuruluşlara dönüştürmek. 16 Nisan referandumuyla bakanlıkların tümü cumhurbaşkanına devredildi. Bakanlıklara ilişkin tüm yetkilerin cumhurbaşkanına verilmesi, bu hedefin gerçekleştirilmesini mi sağlayacak?
Kamu personel rejimini memuriyetten temizleyip piyasa tipi sözleşmeli istihdam edilen çalışanlardan ibaret bir yapıya çevirmek. Özerk kurumlar, sözleşmeli personel ister. 1990’lardan beri süren, 2005 yılında arşa çıkan bu personel reformu, şimdi yine dillerde dolaşıyor.
Devlet emeklilik sisteminin tasfiye edilmesi ve ilk adımları atılan otomatik bireysel emeklilik rejiminin genişletilmesiyle tüm fonun bu piyasa sistemine aktarılması. Otomatikliği kusurlu olsa da, bu yönde adım atıldığı malum.
Özerkleştirilmiş kamu kurumlarının gelirlerini kendilerinin yaratması hedefi çerçevesinde piyasa kuruluşu haline getirilmesi… Belki de Nihat Zeybekçi’nin geçtiğimiz günlerde “vergi toplama işi özelleştirilmeli” sözü bu damarın atışıydı!
Yönetim yerine kamu yetkilerini aralarında yerli – yabancı ayırım yapmaksızın özel sektör ile sivil toplum örgütleriyle paylaştırmaktan ve zamanla yetkileri bunlara devretmekten başka muradı olmayan “yönetişim”cilik. … Acaba Başbakan Binali Yıldırım’ın prompterden okuduğu konuşmalarında duyduğumuz ‘yönetişim’ lafını, İkinci Nesil Reformcuların danışmanlıklara yerleştirilmiş olduğuna işaret saysak mı!
Ve elbette, bu listenin olmazsa olmazı: Merkeziyetçilik ilkesinin kırılması ve ademi merkeziyetçilikle yerelleşme, bölgeleşme, federalleşme… AKP belgelerinde bol miktarda bulunabilecek bir vaat olduğu hemen herkesin malumu.
*
Yapısal uyum reformları…
Bazı yetkililerin ağzından, şu çökmüş küreselciliğin ekonomi ve yönetim sistemi planına ait parçaları duymak, çoktan durmuş bir motorun sıcaklığını duymak gibi bir şey!
*
Oysa, bu planın tüm yapı taşları eridi.
Bu planın en küçük hücresi, vatandaşı müşteri’ye dönüştürmekti. Türkiye’de hendek kalkışmalarından ve 15 Temmuz işgal girişiminden sonra herhangi bir siyasal iktidarın, özellikle de şimdiki iktidarın halkı ve vatandaşları ‘devletin müşterisi’ derecesine indirmesi artık olanak dışı. Dünya genelinde ise küreselcilik adına ulusal varlıkların aşağılanması devri, pek açık ki kapandı.
Bu durumda yerli – milli deyip, bu yabancı ve gayrımilli kokuşmuş yönetim sistemi planıyla yürümek olur mu? Olmaz.

Ne var ki AKP’de kendileri çoktan tasfiye edilmiş bulunan küreselci kadroların kaleme aldıkları belgeler oldukları yerde duruyor. Neo-con’lar kenarda, ama planları halâ sahnede…
[BAG, Aydınlık, 31 Mayıs 2017]


30 Mayıs 2017 Salı

ŞU 'REFORMLAR' ŞARKISI NE DİYOR?


İktidar partisi 2019 takvimini sistemli biçimde yürütüyor.
Ama en temel politikalar bakımından manzara farklı.
*
İktisat politikaları bakımından hükümetten Mehmet Şimşek ve gazetelerde kimi ‘ekonomi yazarı’ etiketli kimseler, ‘reformlar’dan söz ediyorlar. Bunlar ne ‘reformlar’ı?
*
Anlaşılıyor ki, kastedilen reformlar, Ahmet Davutoğlu’nun Kasım 2014’te başında olduğu hükümetin Yapısal Dönüşüm Paketi olarak ilan ettiği, bir yıl sonra 2015’te yine Kasım ayında hükümetinin yol haritası olduğunu söylediği, o zaman 2019’a kadar başbakan olacağı sanılan Davutoğlu’nun piyasaları memnun ettiği vaatler. İngiliz Financial Times gazetesinin piyasalarda reform yapma sözü diye beğenerek özetlediği şeyler.
Davutoğlu hükümetlerine ait olan o yapısal reformlar Ali Babacan damgası taşıyordu. Babacan bunlara “İkinci Nesil Ekonomi Reformları” diyordu. Bunun ilk nesli 1980 – 2000 arasında idi. 2000 geçiş süreci dersek 2008 krizinden sonra ikinci nesil reformlar lafı ortaya çıkmıştı. Buna “İkinci Washington Uzlaşması” diyenler de var. Kısacası küreselci kuvvetlerin işleri toparlama derdiyle giriştikleri, sonuçta yine ulusal devleti çözecek olan işler. Bizde 12 Eylül’le başlayan ‘reformlar’ birinci kuşak idi; 2001 Kemal Derviş programı birinciden ikinci nesle ‘geçiş’i temsil etmişti. Babacan’ın sözünü ettiği atak, Derviş’le başlayan bu süreci tamamlamaktan başka bir şey değildi.
Yabancı ve gayrı milli programa devam!
*
İktidarın 2019 takviminin gerisinde piyasaları coşturup halkı borç verenlerin ipoteklerine ve Türkiye’yi daha da derin bağımlılık batağına gömen, küreselcilik artığı o reformlar mı var?
*
Kısaca ‘reformlar’ deyip geçilen bu şey, çöküp gitmiş küreselcilikten arda kalmış bir garabettir.
Mali disiplin; parasal disiplin; yani kamu yönetimini ve kamu hizmetini daraltmak, kamu kurumlarını siyasetten ayırıp piyasalara bağlamak amaçlı devlet reformu… Şirketlerin finansmana erişimini kolaylaştırmak; yani kredi verenin ipotek haklarını genişletmek gibi yollarla küresel para satıcılarını kollamak, ulusal özel sektörde borçlanmayı malı mülkü ipoteğe vererek teşvik etmek … İşgücü piyasasında maliyetleri düşürmek; yani ücretleri bastırmak ve iş güvencesini daha da sınırlandırmak…
*
IMF’siz Türkiye’deki IMF’ci yerliler, yerlilik ve millilik görüntüsü altında, belli ki iktidarın önüne derli toplu büyük plan koyabilen tek aktör biziz nasılsa! deyip işlerini yürütüyorlar. Elbette onlara bu yetmiyor. Bir zamanlar olduğu gibi isimleri ve cisimleriyle yine dümene geçmek için didinip duruyorlar.
*
Bu ‘reformlar’ için daha 10 yıl önce “toplumun geniş kesimlerinde davranış değişikliklerine yol açacağı için, geniş bir toplumsal mutabakat önkoşuldur” diye açık açık yazmışlardı. Reformlarının uygulamaya konan parçaları “çözüm süreci” başta olmak üzere “düzenleyici ve denetleyici kurulculuk”, “bağımsız merkez bankacılığı” ve “yeni anayasa” parçaları türlü bunalım görüntüleri altında büyük maliyetlerle reddedildi.
Artık IMF’siz IMF’ciliğe karşı Türkiyeci bir yanıtın yükselmesi şart.
*
Peki böyle bir yanıt var mı?
19. yüzyılın İngiliz serbestçisi, yabancı ve gayrımilli Ohannes programı ortalıkta halâ kol geziyor. Hatta iktidarın masasına yayılmış, gazete köşelerinden akıl hocalarıyla destekleniyor.
Ne iyi ki bunun garantörü IMF niyet mektupları ve koca Türkiye’ye halatını geçirmiş AB ‘çıpası’ yok. Dolayısıyla içerideki temsilcileri de eskisi gibi özgüvenli değiller.

Ama panzehir, dertleri toptan çözecek ulusal kalkınmacı Akyiğitzade programı nerede? İşte asıl mesele burada, gönüllüsü çok da o büyük paket ortada yok.

[BAG, Aydınlık, 28 Mayıs 2017]

23 Mayıs 2017 Salı

TAKVİM GİBİ DURUM DA SIKIŞIK


Anayasa değişikliğinin geçici 21. maddesi, cumhurbaşkanı ile milletvekili seçimlerinin aynı gün yapılmasını ve yeni düzenin ilk seçiminin 3 Kasım 2019 günü gerçekleştirilmesini öngörüyor. Ama TBMM karar alacak olursa tarih öne çekilebilir. Böyle bir durumda iki seçimin birlikte yapılması yine zorunlu.
Yani şu demek ki, 16 Nisan 2017 referandum sandığından çıkarılan yeni anayasa hükümleri, 3 Kasım 2019’dan önce de yaşamımıza girebilir. En çok 2 yıl 4 ay…
*
Bunları pazar günü bu köşede yazdım. Şimdi Güncel Türkiye Takvimi’ni biraz daha ayrıntılı hale getirelim.
*
Cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimlerinden önce ülke çapında yerel seçimler var. İl genel meclislerinin, belediyelerin, köy ve mahalle muhtarlıklarının beş yıllık görev süresi 2019 yılının başında, Mart ayında doluyor. Bu durumda 2019 yılı, her yanı kuşatacak seçim havası solumak anlamına geliyor. O halde, hesaptan 2019 yılını tümüyle düşün; en çok 1 yıl 6 ay…
Yaşadıklarımızdan biliyoruz ki, genel nitelikteki seçimler, yasal olarak seçimin yapılacağı tarihten bir yıl önce, fiili olarak ise son altı ayda toplumun, bürokrasinin, siyasetin ana hareket güdüsü olur. Gerçekçi analiz, uzun dönemli programlama, doğru hareket, ahlâklı duruş üzerine her söz ve her uyarı, karşısında “dur şimdi, zamanı mı, seçimler var!” diye bağrışan sonuca odaklanmış son yüce başarı avcılığını bulur.
Demek ki, Türkiye’nin ulusal kurtuluş savaşının 100. yılına ve tepeden tırnağa bütün siyasal karar verme makamlarının belirleneceği 2019 yılına doğru doğru düşünce – doğru eylem üzerine söz edebilmek için altı aylık bir zaman dilimi var. Haydi üzerine bir altı ay daha koyalım! Ama bu ikinci dilimin o ‘son yüce başarı’ avcıları tarafından kolayca teslim alınabilecek bir süre olduğunu akılda tutarak…
*
Takvim sıkışık…
İktidar partisi 2019 takvimini başlattı. Kurultayını yaptı. Cumhurbaşkanı partinin genel başkanı oldu. Merkez organlarını seçti. Bu merkez şimdiden, il ve ilçe örgütlenmesini yenilemekle görevlendirildi. Bunlara “unutmayın ha! bundan sonraki seçimlerde yüzde 50+1 oy almak zorunlu” hedefi kondu; yerel seçimlerin cumhurbaşkanı ve TBMM seçimleri için büyük hazırlık olarak görülmesi gerektiği hatırlatıldı. Partideki yeni yapı, bugün yarın, hükümette yenilenme ile tamamlanacak.
*
Ya muhalefet partileri?
Muhalefet partilerinde ışıklar bile yanmıyor.
Bu sallanma, anayasa oylamasında yüzde 48.59 oranında “hayır” diyen ve en temel ilkelerde birbiriyle yan yana gelmezlerden bir cephe imal etme hayali içinde yürüyenlerin 2. Ekmeleddin Vak’asına doğru uzanma tehlikesinin sinyallerini veriyor. Ortalıkta AKP’den yüzde 10’luk bir dilim koparıp, kopukların başı çekecekleri ve CHP ile HDP’yi bu sahte önderliğin tabanı yapma hayali kuranlar belirdi.
*
Bir kısım yorgun muhalif, Birinci Ekmeleddin Vak’asında olduğu gibi sürüklenmeye hazır olarak açık arazide bekleyişteler.
Ama bu kapalı siyasete ‘siz en sonunda bana bile Erdoğan’a oy verdirteceksiniz!’ diye isyan eden o kadar çok ki, karanlıkta iş görme usulü besbelli işe yaramayacak.
*
Peki ne?
Sözde pragmatik, özünde karanlık kapı arkası siyasete karşı etnikçi, ümmetçi, sömürgeci kuvvetlere karşı Türk ulusunun egemenlik ve bağımsızlık hakkının sahibi olduğunu ilan eden ilkeli siyaset…

Bunu yapabilirsek ne alâ!

GÜNCEL TÜRKİYE TAKVİMİ


Referandum sonuçları, 27 Nisan 2017 günlü Resmi Gazete’nin mükerrer sayısında yayımlandı. Yayımlanan metin Yüksek Seçim Kurulu’nun 633 sayılı kararı. Buna göre yurt içi katılım oranı %87,45, yurtdışı katılım oranı ise %44,60 düzeyinde. Yurt dışı, yurt içi ve gümrük toplamında hesaplandığında katılım %85,53.
Geçerli oyların %51,41’inden ‘evet’, buna karşılık %48,59’undan ‘hayır’ yanıtı gelmiş ve MHP destekli AKP önerisi olan anayasa değişikliği yürürlüğe girmiş bulunuyor.
*
Yürürlüğe giren anayasa değişikliği metni, Resmi Gazete’de daha önceden, 11 Şubat 2017’de yayımlanmıştı; bir kez daha yayımlanmasına gerek yok. Anayasa değişiklikleri referandum sonuçlarının kesin olarak ilan edildiği 27 Nisan 2017 günü yürürlüğe girmiş oldu.
*
Kamuoyuna yaygın biçimde malum olan ilk sonuç, cumhurbaşkanının ‘partili’ hale gelmesi oldu. Referandumda Anayasa’nın 101. Maddesindeki “cumhurbaşkanlığı seçilen kişinin varsa partisiyle ilişiği kesilir’ hükmü kaldırılmıştı.
Cumhurbaşkanı, 2 Mayıs günü AKP üyesi oldu.
Şimdi, olmaması gereken bir adım atılacak. Cumhurbaşkanı aynı zamanda parti genel başkanı olacak. Devletin, milletin, ordunun başı, çok partili siyasal rejim içinde “bir” siyasal partinin genel başkanlığı unvanını da üstlenecek. Makamların doğasına aykırı olan bu iş, siyasal – yönetsel ilkeler bakımından olduğu gibi uygulama bakımından da doğru değil. Önümüzdeki günlerde bunun nasıl dertli bir sorun kaynağı olduğunu yaşayarak göreceğiz.
*
Referandumla bağlı olarak üç değişiklik adımı daha atıldı.
Yapılan anayasa değişikliğiyle birlikte Hakimler ve Savcılar Kurulu üyeliğine atamalar yapıldı.
Milli Savunma Bakanı’nın askeri yargıyı tasfiye çalışmaları başladı.
Referandum sonuçları henüz kesin olarak açıklanmamışken, seçimlerle ilgili yasalarda yapılacak değişiklikler için Adalet Bakanlığı’nın görevlendirildiğini öğrenmiştik. Adalet Bakanlığı cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimi, seçimlerin temel hükümleri, siyasi partiler, hakimler savcılar kurulu, uyuşmazlık mahkemesi, askeri ceza konularını düzenleyen 7 yasada 144 değişiklik yapılacağını duyurdu.
*
Değişikliğin geçici 21. maddesi önemli madde…
Bunun (F) paragrafında, kanun hükmünde kararname, tüzük, yönetmelik gibi düzenlemelerin hükümlerine 2019’da yapılacak seçimlere kadar uyulacağı; ama bunların o zamana kadar iş başında kalacak Bakanlar Kurulu tarafından yürürlükten kaldırılabileceği yazıyor.
Herhalde en hummalı temizleme bu hüküm çerçevesinde olacak. Çünkü, şimdiye kadar bunları çıkarmış olan Bakanlar Kurulunun kendisi, 2019’dan itibaren olmayacak. Bakanlar ise siyasal değil atanmış teknikerler haline dönüşmüş olacak. Sayılan metinlerin hepsinin yeni sahibi artık cumhurbaşkanı. Mevcut mevzuatın yerini onun çıkaracağı kararnameler ve onun emriyle yön alacak yönetmelikler alacak.
Demek ki yalnızca yeni yapılacak düzenlemelere değil, ortadan kaldırılacak olanlara da özel bir dikkat gerek.
*
Bütün bunlar geçiş hükümleri. Bugünden başlayıp 27. Dönem TBMM seçimlerine kadar geçecek süre içinde olup bitecekler. Elbette bir de yapılacak seçimlerden sonrası var.
Yine geçici 21. madde, cumhurbaşkanı ile milletvekili seçimlerinin aynı gün yapılmasını ve yeni düzenin ilk seçiminin 3 Kasım 2019 günü gerçekleştirilmesini öngörüyor. Ama TBMM karar alacak olursa tarih öne çekilebilir. Böyle bir durumda iki seçimin birlikte yapılması yine zorunlu.

Yani şu demek ki, 16 Nisan 2017 referandum sandığından çıkarılan yeni anayasa hükümleri, 3 Kasım 2019’dan önce de yaşamımıza girebilir. En çok 2 yıl 4 ay…


14 Mayıs 2017 Pazar

ŞİMDİ PLANLAMACILIĞIN TAM ZAMANIDIR


Küreselcilik çöktü. Patronları şurada burada mevzi tutmak için koşuşturma içinde.
Küreselcilerin dünya parlamentosu, dünya hükümeti ve şimdiki ulus-devletlerin birer şube derecesine indirilmesi esaslarına dayanan yeni dünya düzeni hesabı tutmadı. Mal ve hizmet serbestleşmesi adını verdikleri yayılmacılık, azgelişmiş ülkelerin üretim güçlerinin toptan yok edilmesine neden oldu. Attıkları ok, kendilerine “göçmen sorunu” diye döndü. IMF’nin adeta soluğu kesildi. Dünya Bankası, ulusal devletleri çözmekten başka bir anlama gelmeyen “yapısal uyarlama reformculuğu” günlerini hatırlayıp iç geçiriyor. Şimdilerde kendini ‘kamu-özel-ortaklığı’ adını verdiği ulusal devlet – yabancı sermaye ortaklıklı imtiyaz projelerine hasretmiş, küresel sermaye için nefes boruları açmaya çalışıyor.
Devletler yine yaşamın merkezindeler.
Hem kendi ülkelerinde, hem de uluslararası ilişkiler arenasında…
*
Küreselcilik, karar mekanizmalarını öyle uzağa taşıyordu ki, insanlar kendi kaderlerine kimlerin karar verdiğini bile göremez hale gelmişti. Ülkeler “açık sistem”, karar masaları büyük para sahibi elitlerin “kapalı devre”si oldu. Öyle kapalı bir devre ki, biraz genişçe toplanmak zorunda kaldıklarında, dünyanın ulaşılması güç adacıklarında toplanmaya başlamışlardı. Kapalı devre çalışma düzeni, bunların işbirlikçisi olan “insan hakçı, sivil toplumcu, azınlıkçı” iktidar sahiplerini de sardı. Avrupalılar, AB ile ABD arasında imzaları atılan TTIP adlı serbest ticaret anlaşmasında neler görüşüldüğüne ilişkin haber ve bilgi alabilmek için sokaklara dökülmek zorunda kaldılar. Ortadoğu, Afrika, Asya ülkeleri küreselci demokratlığın işgalci karakterini yaşayıp öğrenmişti. Avrupalılar da yasakçı ve emredici karakterini öğrenmiş oldular.
*
“Ulus-devletler, milliyetçilikler dünya savaşlarının sebebidir” diye bilgiçlik yapan küreselcilik, hem dünyadaki büyük yoksulluğun hem de hiç sönmeden yanan savaş ateşlerinin gerçek sebebinin kendisi olduğunu gizleyemez oldu. Hepimiz bir kez daha yineledik ki, kötülüklerin sebebi, sömürgeciliğin klasiği, yenisi, küreseliyle emperyalizmin kendisi…
Ve şimdi otuz yıldır duymadığı sesleri duyuyor: Uluslar ve devletler yapar!
*
Şimdi dünyaya cennet kapıları açılmış değil elbette. Ama Türkiye’ye, özellikle bizim gibi ülkelere ve tüm insanlığa bir fırsat daha doğmuş durumda. Bağımsız ve kalkınmış bir ülkeye sahip olmak için derin bir nefes alma, o nefesle daha iyi bir geleceğe uzanma fırsatı…
Bu fırsattan yararlanmanın tek etkili aracı var: Planlama.
“Stratejik” denen IMF planlaması değil. “Sonuç odaklı” piyasa projeciliği değil. Amaç odaklı, iktisadi bağımsızlık amacına odaklanmış bir planlama. Kapsayıcı iktisadi ve toplumsal planlama.
*
Sorun, 1930 yılından bu yana elde edilmiş büyük planlama birikimimizin 1947-50’de Marshall-Truman’a; 1960’larda canlandırılmaya çalışılan birikimimizin Dünya Bankası’na; ve 1985 yılından başlayarak da planlamayla yürümenin küresel sömürgeciliğin yapısal uyarlamacılığına kurban edilmiş olması…
2011’den beri Devlet Planlama Teşkilatı yok. Kapandı! Ulusal kurumsal birikim havaya savruldu. 2014-2018 dönemini kapsayan Onuncu Plan, sözde plan! Planlamayı bölge idarelerine, kalkınma ajanslarına havale etmiş bir laf kalabalığı.
Şimdi büyük bir onarım gerek.
*

Bizde “serbestleşmeci”lerle bağımsızlıkçıların kavgası çok eskidir. Sömürgeleşip zenginleşme hayali kuranlarla büyük iktisadi kalkınmacıların kavgası çok heyecan vericidir. Bugünler, bu kavganın geleceğimizi bir kez daha biçimlendireceği günler…
[BAG, Aydınlık, 14 Mayıs 2017]