9 Mart 2017 Perşembe

TOROSLAR AĞLARKEN


“Toroslar, her zaman dediğim gibi konuşur, gün batışında renk değiştirip ay gibi olur, büyür de büyür. Yorgun dağlardır. Efsaneleri üzerinde hep taşımıştır. Ondan kopmak ve uzaklaşmak mümkün değildir. Ben mi? 84 yaşına giriyorum. Hastayım, bir ayağım Toroslardaki bir dağın tepesinde, öbür ayağım öbür tepesinde, iki ayağımın arasından binlerce kervan geçti. Akşam olmaya başladı, eşeğime bindim, ben de göç etmeye hazırlanıyorum.”
Yaşar Asutay, bir avukatın hayat hikayesi dediği, okurken aslında onun salonunda toplanmışız da kendisinden öykü demetleri dinlermişiz gibi hissettiren Toroslar Ağlarken adlı kitapçığını böyle bitiriyor.
“Dedem” diyor, “bize hep Toroslarla ilgili efsaneler anlatırdı. ‘Torosların dili var’ derdi. ‘Konuşur, üzüntüden ağlar, sevinçten ağlar’ derdi. ‘Bunları da gürüldemesiyle yağmuruyla belli eder’ derdi.”
*
Torosların evlatları, efsaneleri de büyük savunmaları da unutmuyor.
Ahmet Erdoğdu, Torosların efsanevi tarihine Türk ulusunun uğradığı acımasız saldırılara karşı büyük direniş ve savunmasını ekledi. 1909 Adana Ermeni Olayları -5 Adanalı Ne Diyor? başlığıyla yazdığı kitaba yerel tarih diyebilirsiniz. Ama aynı zamanda ulusal tarihi yazıyor. Yerel sanılan dünyada yabancı elçiliklerin yapıp ettiklerini belgeleriyle ortaya koyması bakımından da dünya tarihinin ta kendisini kaleme alıyor.
Onur Öymen kitaba yazdığı önsözde, bu kitap “bilinen ve hatta bir bölümü hiç bilinmeyen gerçekleri sağlam kaynaklara dayanarak ortaya koymakta ve tarihin yeterince aydınlanmamış sayfalarına ışık tutmaktadır” diyor. 
Okuyucu gözüyle baktığınızda, bu yargıyı çok yerli yerinde bulacağınızdan hiç kuşkum yok.
Tarihe “1909 Adana İğtişaşı” olarak geçen olaylara ilişkin olarak sözünü kendi aklından söyleyip nesnel sözlermiş gibi pazarlayan soykırım müfteriliği çok yazı karalamıştır. Ahmet Erdoğdu “bu kitapta olaylar hakkında Türk tarafının da görüşlerini bulacaksınız” diyor. Tek taraflı olarak tarihi tahrif edenlere “bugüne kadar yeterince incelenmemiş veya hiç gündeme gelmemiş” bilgiler ve kanıtlarla yanıt veriyor. “Bunu yaparken yazılmış anılardan, o zaman yayımlanmış gazetelerden, Ermeni yanlısı görüşlerden de” yararlandığını söylüyor.
Beş tanık, bu kitabın özgün ve güçlü yönünü oluşturuyor.
Onlar kimler mi?
İngiliz Yüksek Komiserliği’nin elinde 100 suçlu Türk listesine yerleştirilmiş Ali Münif Yeğenağa. Fransızlarca sürgün edilmiş Damar Arıkoğlu. İşgalcilerin matbaasını basıp dağıttıkları Yeni Adana Gazetesi sahibi Ahmet Remzi Yüreğir. İtidal gazetesi sahibi İhsan Fikri (Mehmet İhsan). Çoğunluğu Ermenilerden oluşan Fransız işgal birliğinin bölgeyi terk etmesini şart koştukları kişilerden biri olan kaymakam İsmail Safa Özler.
*
Türk ulusu, egemenlik hak ve yetkisini yılmadan savunan ve bunun için ödeyecekleri bedelleri bir an bile vazgeçme gerekçesi saymayan evlatlara sahip. Türk ulusunun evlatlarını görülmez ve hatırlanmaz hale getiren sinsiliği açığa çıkarıp kırıp atmak bizim görevimiz.
Ahmet Erdoğdu, sözlü ve yazılı kaynakları bir araya getiren, bilimsel değeri tartışmasız olan bu belge-kitapla üstüne düşeni layıkıyla yerine getirmiş bulunuyor. Ne mutlu ona!
Demek ki durum, Yaşar Asutay’ın yazdığı gibi: 
“Torosların efsaneleri, konuşması, ağlaması, gürlemesi bitmez. Bir gürlemesi vardır ki, yer yerinden oynar….”




2 Mart 2017 Perşembe

BAŞKANLIK REJİMİNE GEÇELİM Mİ?


16 Nisan referandumunun tek sorusu yok; çok sorusu var. İlk ağızda 18 soru aşağıdakiler olabilir:
1. Milletvekili sayısı 600'e çıksın mı? E - H
2. Milletvekili seçilme yaşı 18'e insin mi? E - H
3. Başbakanlık kalksın mı? E - H
4. Bakanlar Kurulu (hükümet) tümden kalksın mı? E - H
5. Cumhurbaşkanı aynı zamanda bir partinin de başkanı olsun mu? E - H
6. Başkomutanlık partili cumhurbaşkanında kalsın mı? E - H
7. TBMM'nin kanun yapacağı konular sayılıp sınırlansın mı? E - H
8. Kanuna ayrılanlar dışındaki her konu CB kararnamesiyle düzenlensin mi? E - H
9. Bakanlıkları/devlet kurumlarını kurma kaldırma yetkisi TBMM'den alınsın ve CB'na verilsin mi?
10. TBMM'nin yürütmeyi (cumhurbaşkanını) gensoruyla denetlemesine son verelim mi? E - H
11. CB ve yardımcılarını ve bakanları soruşturmak için gerekli %10 mv talebi (60 imza) şartını %51'e (301 imza) çıkaralım mı? Kısası, bunların soruşturulmalarını zorlaştıralım mı? E – H
12. Devletin üst kademe yöneticilerini tek başına cumhurbaşkanı atasın mı? E - H
13. Üst kademe yöneticilerinin hangi usullerce atanacağını şimdi TBMM kanunla belirliyor; bunu tek başına CB yapsın mı? E - H
14. Milli Güvenlik Siyasetini tek başına cumhurbaşkanı belirlesin mi? E - H
15. Cumhurbaşkanına tüm devlet kurumları için idari soruşturma yürütme yetkisi verelim mi?
16. Cumhurbaşkanlığı genel sekreterliği kalksın, yerine sayısı belirsiz cumhurbaşkanlığı yardımcılığı getirilsin mi? E -H
17. HSYK üye sayısı 22'den 13'e insin, bunların 7’sini TBMM ve 6’sını cumhurbaşkanı atasın mı? E – H
18. Askeri Mahkemeler kaldırılsın mı? E – H
Sorular elbette 18 ile sınırlı değil. Ağzımızı ikinci kez açsak, 18’lik bir liste daha yapmak işten bile değil.
*
Referandumdan çıkacak %51’lik tercih, ilgili yasada yazıldığına göre “Türk Milletinin Kararı” niteliğine sahip olacak. Bu soruların toplamı için tek E-vet ve tek H-ayır oyu verilecek. Bu durumda, referandum sandığının diğer tüm soruları toplayan tek bir soruya dökülmesi gerekir. O tek sorunun, elbette iki taraf için de kabul edilebilecek net bir soru olması, E-vet ve H-ayır kesinliği beklenen böyle bir işin olmazsa olmazıdır.
Gelin görün ki öyle olmuyor.
İçinde yaşadığımız dönemde tevriyecilik zeka pırıltısı, takiyyecilik ilm-i siyaset, stratejik davranmak adına taktisyenlik siyaset erbaplığı sayılıyor. Referandumun “resmi olarak tek” sorusu taraflarca bir türlü dile getirilip ilan edilmiyor. Çünkü anayasa değişikliğini ortaya atan teklif sahibi iktidar kesimi, yapmaya giriştiği işi tuhaf bir şekilde örtme gereği hissediyor.
*
Yukarıdaki soruları kendi çatısı altında toplayan, bu referandum için mümkün olan tek resmî soru şudur: Başkanlık rejimine geçelim mi?
Gündeme gelişi, hazırlanışı ve hazırlayanları, TBMM’deki görüşme ve oylama süreci, hatta Resmi Gazete’de yayımlanması bile dertli olan bu OHAL’li referandumda, AKP ile MHP’nin kendi istedikleri referandumun sorusunu dile getirmekten kaçınmaları, kendi başına bir sorun oldu. Kaçak güreşin böylesi hepimize rahatsızlık, kuşku, endişe veriyor.

Başkanlık rejimine geçmeyelim!

26 Şubat 2017 Pazar

YİNE Mİ BÜROKRASİYİ AZALTMAK?


Oradan buradan “bu anayasa değişikliği bürokrasiyi azaltacak” lafları geliyor. Bunun nasıl olacağını açıklayan ise yok.
*
Bürokrasiyi azaltmak sözü, özelleştirmecilerin sözüydü. Yıllar önce özelleştirmelerin bürokrasiyi azaltacağını ve hatta ortadan kaldıracağını ileri sürmüşlerdi. Böylece devlet demokratikleştirilecekti. Devlet ekonomiden de hizmetlerden de elini ayağını çekecek, piyasa ile sivil toplum güç kazanacak, devlet ise küçülecekti. Devlet ne kadar küçülürse, o kadar demokratikleşirdik. Hatırladınız mı?
*
Devleti küçültmenin yollarından biri, hizmet üretmemesiydi. Görmekle yükümlü olduğu işleri özel sektöre gördürecekti. İhaleyle satın alacaktı. Daha açık deyişle taşerona verecekti. Hatta yalnızca halka sunmak üzere üreteceği işleri değil, kendi çalışmalarının bazılarını da piyasadan satın alacaktı. Personeline yemek vermek, binasının güvenliğini sağlamak, temizliğini yaptırmak gibi… Artık özel güvenlik şirketleri, temizlik şirketleri, vb. kuruluşlar kanıksanmış hale geldi.
*
Hem görmekle yükümlü olduğu hizmetleri, hem de kendi iç işlerini “hizmet satın alma yoluyla gördürmek” denen taşerona verme usulü, belediyeleri sarıp sarmalamış durumda.
Bütçelerinin %40’lık bölümü mal ve hizmet alımına gidiyor.
Personel sayıları büyüme değil, gerileme eğilimi yaşıyor. 1990’lı yıllarda yerel yönetimlerde 300 binin üzerinde kişi çalışırdı. Şimdi toplam çalışan sayısı 230 bin. Bunların içinde işçi sayısı, memur sayısından daha az. Toplam 117 bin memura karşılık, sürekli ve geçici işçi toplamı 103 bin. Geriye kalan, yuvarlak rakamla 10 bin kişi de sözleşmeli olarak çalışıyor.
Bu demektir ki, belediyeler artık üreterek iş yürüten emekçi kuruluşlar değil. Bunlar ihaleyle hizmet alıp yerel halka sunan aracı iş veren patron kuruluşlar oldular.
*
Aracı işverenlik özelliği, belediyelerin genişleyen hizmet ölçekleriyle birlikte düşünülmeli.
Daha beş-on yıl öncesine kadar belediyelerin sayısı 3 binin üzerindeyken, şimdi yalnızca 1397. Kasaba belediyeleri azaldı. Ya kapatıldılar ya birleştirilerek daha büyük ölçeğe taşındılar. Köylerin sayısı 35 bin iken şimdi 18.329. Belediyeler il merkezleriyle ilçe merkezlerinde yoğunlaşırken, köy iradesi büyük ölçüde ortadan kaldırıldı.
İş görme usulü taşeronluğa dayanan genişlemiş yerel yönetimler, asıl olarak da belediyeler, artık nabzı halktan çok iş dünyasıyla birlikte atan kurumlardır.
*
Özelleştirme, merkezi idareyi de sardı sarmaladı. Özel okulculuk ve özel hastanecilikten elektrik dağıtımı ve posta hizmetlerine uzanan özelleştirmecilik, “hizmet alımları usulü”nün temel iş görme usulü haline gelmesiyle, kamu yönetimi ihaleci bir dünyaya dönüştü. Ona eşlik eden şeyin demokratikleşme olduğunu ileri süren varsa beri gelsin!
*
Şimdi yürütülen referandumda anayasaya yerleştirilmek istenen “bakanlıklar cumhurbaşkanınındır” hükmü, bu süreç bakımından ne anlama gelir dersiniz? Hiç kuşkunuz olmasın, bu hüküm özerkleştirme anlamına gelecek. Yani şimdiki tek devlet tüzelkişiliğinin çözülmesi ve devletin her biri ayrı kamu tüzelkişilikleri dünyası haline gelmesi… Eksikleri giderilmiş, tam piyasa aktörü bir devlet. “Bürokrasi azalacak” sözünün anlamı bundan ibaret. Şu 40 yıllık bildik devlet çözme modeli!
Devleti çözmek diriliş değil, çöküş demek.

Bu AB-D’leri sevindirir, bizi üzer.

22 Şubat 2017 Çarşamba

REFERANDUMUN 292 BİNLİK HALKASI


Türkiye’nin siyasal yönetici nüfusu, 1 cumhurbaşkanı ile TBMM’ndeki 550 milletvekilinden ibaret değil.
*
Siyasal yönetici nüfusumuz, 1 cumhurbaşkanı + 550 milletvekiline ek olarak, aşağıdaki çizelgede yer alan ve toplam sayısı 291.401 olan kocaman bir kitle. Bunu 551 ile toplarsak, tam olarak 291.952 kişi.
Yuvarlak hesapla siyasal yönetsel nüfusumuz, yani halkın genel ya da yerel oylamasından çıkıp gelmiş 292 bin seçilmiş kimseden oluşuyor.
Bunlar, 16 Nisan 2017 günü yapılacak şu talihsiz referandum çalışmalarında görüş alanına çekilmesi gereken önemli bir yönlendirici halka oluşturuyorlar.
*
Büyük çoğunluğumuz mahallelerde, çok daha az bir bölümümüz köylerde oturuyoruz. Mahalle muhtarınız ile mahallenin ihtiyar heyeti üyeleri, toplam 169.416 kişiler. Mahalle işlerinde sıradan birine göre elbette daha etkililer. Demek ki onlarla temasta, referandum çalışmalarını denetlemekte, referandum sürecinin sağlıklı bir ortamda yapılmasını sağlamakta ve halkın bilgeliği serbest kalsın diye iş görmelerini talep etmekte yarar var.
Aynı şey, artık nüfusu çok azalmış olan köylerde sayıları mahalle yöneticilerinin epeyce gerisinde kalmışsa da, 98.839 kişilik köy muhtarları ve köy ihtiyar meclisi üyeleri için de geçerli.
*
İl özel idaresi artık yalnızca 51 ilde kaldı. Meclis üyelerinin sayıları 1.251 ile sınırlı. Ama bulundukları illerde valiliklerin ve kaymakamlıkların çalışmalarına halk adına eklendiklerini ve kamu sorumluluğu üstlendiklerini unutmamak ve onlara da unutturmamak gerek. Halkın bilgeliğinin açığa çıkması için gerekli adil ve güvenli ortamı sağlamak, onların da birincil görevi. İlinizdeki il genel meclisi üyeleri kimler? Referandum sürecinde ne yapıyor? Ne yapması gerekir?
Seçilmişler
Erkek
Kadın
Toplam
BŞB Başkanı
27
 3
 30
BŞB İlçe Baş
 496
23
519
İl Merkezi BB
 50
1
51
İlçe-Belde BB
 784
13
797
B.Meclis Üyesi
 18.300
2.198
20.498
İl G.M.Üyesi
1.191
60
1.251
Köy Muhtarı
 18.085
58
18.143
Köy İht. Meclisi
 79.689
1.007
80.696
Mahalle Muhtarı
 31.013
622
31.635
Mah. İht. Heyeti
 134.362
3.419
137.781
Toplam
283.997
7.404
291.401

Ülke genelindeki 1397 belediyenin birinin sınırları içinde iseniz, bu sayıdaki belediye başkanı ile 20.498 belediye meclis üyesi de görevlerini yerine getirmeliler. Evet, onlar partili kimseler. Ama ellerini kavuşturup seyretmeye de partizanlık yapmaya da hak ve yetkileri yok. Ortada “evet – hayır” diyeceklerin üzerinde anlaştıkları bir sorusu bile olmayan bu referandumda, doğru bilginin temiz kanallardan akması ve halka ulaşması, onların da sorumluluk alanındadır.
*
Türkiye sanıldığından çok daha geniş, yaygın ve derin bir biçimde örgütlüdür. Burada hacmini sergilediğimiz siyasal yönetsel nüfus, bu örgütlü yapının yalnızca yasal bir parçasıdır. “Ev ev gezmek”ten, “sahada çalışmak”tan söz edenlere, toplumun kitaplardaki gibi ‘rasyonel bireylerin toplamı’ olmadığını hatırlatmış olalım. Belki bu hatırlatma, siyasal – hukuksal değil aysberg benzeri sosyolojik örgütlülük hallerine yaklaşım konusunda da bir uyarıcı olur.

Not: Bu arada siyasal nüfus içindeki kadın oranı elbette dikkatinizi çekti. Oran %2,5.

19 Şubat 2017 Pazar

TC DEĞİL TÜRK VATANDAŞIYIZ


Anayasal eşit vatandaşlık…
Anayasal vatandaşlık….
Eşit vatandaşlık…
Bu kavramları ortaya atanların savları, zaman içinde açıklığa kavuştu. Şöyle dediler:
Türkiye’de vatandaşlık “Türk” olmaktan çıksın; anayasadan “Türk” lafı silinsin. Vatandaşlığın adı hiç olmasın ya da yerine Türkiye vatandaşlığı, TC vatandaşlığı gibi bir şey getirilsin... “Türk” bir etnik gurubun adı, diğer etnik gurupları silen bir üstünlük elde etmiş ve diğerlerinin inkârına neden olmuş. Buna son verilsin. Diğer etnik gruplar, kendi ad ve kimlikleriyle siyasal egemenliğin ortakları olsun ki, vatandaşlık “eşit” hale gelsin!
*
Bu savların etrafına toplanan küreselci, neoliberal, etnikçi, ümmetçi, çok farklı kesimlerden temsilciler, altkimlik/üstkimlik laflarıyla kimlik siyaseti yürüttüler. Ulusa ve onun egemenlik hakkına yönelik büyük inkâr siyasetini, kültürel haklar lafının ardına sakladılar. Kültürel kolektif hak adını verdikleri şeyin, buz gibi siyasal talepler olduğunu yıllarca gizleme gayreti gösterdiler. Demokrasi, barış, insan hakları şemsiyeleri bu işe hizmet etti. Komisyonlar ve akil heyetler havada uçuştu. “Çatışma”lar dursun, “analar ağlamasın” diyenler, bu yolda çözüm süreçleri yürüttü. Masalar yeni-anayasa metinleriyle doldu. Anayasal eşit vatandaşlık anayasaları kaleme bile alındı.
*
Yeni-anayasaları battı; başarıya ulaşamadılar. Ama “ben Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı olarak….” lafını, kendileriyle mücadele içindeki insanların bile ağzına yerleştirip gittiler.
Bir kez de buraya not edelim:
Anayasalarımızın kurdukları şey Türk Vatandaşlığı’dır. “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı” diye anayasal – siyasal bir kurum yoktur. Bu laf, egemenlik kavgasında anayasal vatandaşçı kimlik siyasetinin anayasaya yerleştirmek istediği laftır.
*
“Devletimiz TC değil mi, ne var ki bunda?” diyen varsa, ki var, bir kez daha not edelim.
Türk vatandaşlığı, bizim devletle ilişkilerimizi “millete/ulusa göre” tanımlar; Türk ulusunun egemenlik hakkını tesciller. Bu nedenle ve hatta yalnızca bu nedenle ulusal resmi dilimiz Türkçe’dir, bu nedenle TC devleti çok-resmî-dilli değildir.
Anayasaya TC – Türkiye vatandaşlığı yazılmasını istemek, bu ilişkiyi ortadan kaldırmayı istemek demektir. Türk ulusunun egemenlik hakkıyla birlikte, Türkçe’nin tek ulusal ve resmi dil olması durumunu temelsiz ve güvencesiz bırakmak demektir. Çok-etnikli; çok-milliyetli; egemenlik hakkının etnik topluluklar arasında dağıtıldığı; toplumu bölünmüş Türkiye için Türk ulusu “engeli”nden kurtulmayı becermeleri demektir.
“Vatandaşlığa hiçbir ad vermeyelim” önerisi ise, bu yolu açmak için uygun zamanı kollamaktan ibaret bir sinsilikten başka bir şey değildir.
*
Türk ulusunun egemenlik hakkını, yıllardır süregiden bu sığ kurnazlık ve sinsiliklere teslim edemeyiz. Başkalarını aldatıp kandırmaktan ibaret olan “algı” yönetimlerine daha fazla izin veremeyiz.
Sonuç verecek çözümler hiç de zor değil.
Zor olan, kendi zihinlerimize yuvalanmış yabancı otları fark etmek…
Fark ettiğimizde de, bunları “amaan, ne var ki bunda!” diye küçümsemeden üzerlerine gitmek…
Biz, etnisitesi – mezhebi – inancı – düşüncesi ne olursa olsun, her birimiz eşit haklara sahip Türk vatandaşlarıyız; bu sıfatımızla ülkemizde Türk Ulusu olarak egemenlik hak ve yetkisinin sahibiyiz.

Bu statümüzden ve hakkımızdan asla vazgeçmeyeceğiz. 

15 Şubat 2017 Çarşamba

BİR 21. YÜZYIL OLAYI!


11 Ekim 2016’da MHP genel başkanı Devlet Bahçeli’nin “tıkanıklık açma” hareketi, 11 Şubat 2017 günü Resmi Gazete’de 6771 sayılı ve 18 maddelik anayasa değişikliği yasası olarak ortaya çıktı.

Teklif 60 günde hazırlandı. TBMM’nde 40 günde görüşülüp tamamlandı. Yasa 20 günde Resmi Gazete’de yayımlanıp yürürlüğe girdi.

*

Bu yasa “devlet başkanlığı rejimi” öngörüyor. Tek adam rejimi ve diktatörlük çerçevesi çiziyor. Ama bu kendi başına bir mesele değil.

Mesele şu soruda: Neden?

Ne yapmak için?

*

İktidar çevresi bunun “güçlü Türkiye için” olduğunu ileri sürüyor.

Ne var ki TBMM’yi 82 konuda yasa çıkarmakla sınırlayıp yasama yetkisini cumhurbaşkanlığına devreden ve cumhurbaşkanı yardımcılarıyla bakanların nasıl bir havuzdan geleceklerini tümüyle karanlıkta bırakan böyle bir düzenlemenin “Güçlü Türkiye” amacına nasıl hizmet edebileceğini bir türlü açıklayamıyor.

*

Peki, gerçekte neden? 

Ne yapmak için?

Egemenliğin sahibini değiştirmek için.

Bu yasa, AKP’nin Kasım 2012’de TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na verdiği 32 maddelik teklifin bir bölümü. Kalan kısım, anayasadan “Türk” sözünün silinmesine odaklanmış maddeler içeriyor. Sahipleri “bu reform tüm ihtiyaçları karşılamıyor; anayasa reformumuz devam edecek” dediklerine göre, diğer parçalar, bu sefer içinde MHP’nin olmayacağı “başka ortaklar”la birlikte işlenip önümüze getirilecek demektir.

Şimdi bu oylamada ‘egemenliğin kullanılış biçimini değiştirelim’ teklifi yapılıyor. Bir sonraki adımda burnumuza ‘egemenliğin sahibini değiştirelim mi’ sorusu dayatılacak.

Kimbilir, belki yine bir referandumla… Belki de referanduma gerek kalmadan, TBMM’de sağlanacak yeterli çoğunluk sayesinde doğrudan mecliste…

*

Yapılan işin en hayret verici tarafı, egemenliğin, sahibi olan Türk Milleti’ne oylatılması. Referandumların nasıl yapılacağını düzenleyen ilgili yasa, oylama sonucunda çıkacak %51’lik sonucun Türk Milletinin kararı olarak kabul edileceğini söylüyor. Egemenliğin kayıtsız şartsız sahibi olan Türk Milleti, egemenlik hak ve yetkisini oylamaya sürüklenmiş bulunuyor.

*

Ve herşey, olağanüstü hal idaresi altında oluyor. Olağanüstü hal halâ sürüyor. Görüldüğü kadarıyla referandum için çalışmalar da, oylama sandığı da olağanüstü halde kurulacak. OHAL’de referandum olmaz sözü kişisel itirazlar olarak kaldı. Siyasal ve toplumsal kurumların talebi haline getirilmedi. Bu halkoylaması tarihe “ohal’li referandum” olarak geçecek.

Acaba, güdülen amaç karşısında bu durumu teselliden mi saysak?

Hani ileride belki “doğru, Türk Milleti kendi egemenliğini oylamayı kabul etti; etti ama sor bir bakalım niye etti?” diye sorabiliriz! “Koşullar olağanüstüydü; hatta olağanüstü hal idaresi zamanıydı” diyebilir, böylece bu tarihsel vuruşa sürüklenmeyi kabul etmiş olmamızı haklı gösterecek birşeyler söyleyebiliriz!

*

İhvani ümmetçilik, etnik bölücülük ve sömürgecilik, aralarında şiddetli kavgalarla birbirlerinden kopmuş görüntü vermelerine karşın, işler, bu üçlünün ortak istekleri olan “ulusal devlet”in kurucu iradesini tahtından etme hedefi doğrultusunda yürüyor.

Sarsılan büyük varlık, “Türkiye’de egemenlik Türk Milletine aittir” ilkesidir.

MHP’nin buna ortak edilmiş olması, AKP’de ‘olur mu hiç öyle şey’ diyen kitlelerin bu kanala sürüklenmesi, bizim böyle bir süreci daha en baştan durdurmayı başaramamış olmamız, egemenliğimizin yüzde 49-51’lik bir dar kapıya yığılması inanılmaz bir iştir.

Bu, bir 21. Yüzyıl olayıdır.




8 Şubat 2017 Çarşamba

SİYASETE YERLEŞMİŞ ‘BÜYÜK İNKÂR’CILIK


Başdanışmanlar anayasası, 21 Ocak 2017’de TBMM’den çıktı. O günden beri nerede olduğu belirsiz. TBMM’de mi bekliyor? Cumhurbaşkanına gitti mi?
Ortada resmîleşmiş bir iş yok.
“Milletçe” bekliyoruz.
*
Bu anayasa değişikliği nerede hazırlandı?
AKP merkezinde mi, TBMM’deki AKP grubunda mı? Cumhurbaşkanlığında mı? Buna ilişkin resmi bir açıklama yok. Beştepe’de hazırlandığını hepimiz öylece ortalıktan biliyoruz.
Bu anayasa değişikliğinin yapılmasına ilişkin emri kim verdi? Ortada böyle bir emir var mı?
Süreç Ekim 2016 başında MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “tıkanıkları açalım” sözüyle başladı. AKP’nin kendisinden böyle bir talebi yoktu; ortada dünden farklı yeni bir durum da yoktu. Bahçeli “tıkanıklık sorunu”nu nerede ve nasıl görmüştü?
Süreç Bahçeli’nin lafı ile başladığına göre, tıkanıklık açacak bir değişiklik hazırlansın konusunda “kanuni emir”, Ekim ayı içinde verilmiş olmalı; o emir nerede?
Böyle bir “emir” yok görünüyor.
*
Gazetelerde, Refah Partisi’nin Kayseri belediye başkanı olan Şükrü Karatepe’nin bir söyleşisi belirdi. Şimdiki görevi Cumhurbaşkanı Başdanışmanlığı. Beştepe’de bir “heyet” olduğunu, üyelerinin “zaman içinde sürekli değişti”ğini, üye sayısının “15 kişi kadar” olduğunu, ayda bir toplandıklarını, işe sürekli dahil edilen 5 kişi olduklarını (kendisi, başdanışmanlar Mehmet Uçum, Özlem Zengin, şimdi Anayasa Mahkemesi üyesi Yusuf Şevki Hakyemez ve YÖK Başkanvekili Yavuz Atar), farklı uzunluklarda üç-dört metin hazırladıklarını, sonra bunlardan biri üzerinde durulduğunu söylüyor.
Bu sözlere göre “heyet”, Bahçeli temelli anayasa değişikliğiyle kurulmuş değil. Önceden beri var ve bir tür “inceleme heyeti” niteliğine sahip. Daha önceden kurulmuş olan bu “heyet”, kes-yapıştır usulüyle çalışıp ortaya bir metin çıkarmış.
Demek ki eldeki metin, bu çalışma düzeneği nedeniyle yalap şalap ve iler tutar yanı yok.
Devlet geleneğinde yaban ot gibi duran danışmanlar anayasası, bu kadar oluyor demek ki.
*
Başlayışı dumanlı. Yapılışı devlet ciddiyetinden uzak. İçeriğinin iler tutar yanı yok. Metnin şu anda nerede olduğu belirsiz.
İşte bu ‘başdanışmanlar anayasası’na “milletçe” karar vererek ‘evet’ ya da ‘hayır’ diyeceğiz!
Neye?
AKP genel başkanı “millet”e “neye diye sorma, kim evet kim hayır diyor, ona bak yeter” diye akıl veriyor. Sen boşver içinde ne var ne yok! Anlamazsın zaten gibi bir laf!
Muhalefet, kendisi meşruiyetten eksik bu süreci Anayasa Komisyonu masasına oturarak meşrulaştırdı. Şimdi de, anayasaya aykırılığı göz yaşartacak boyutlarda olan bu metni “millet hoşlanmıyor” diyen medya kutbu kılavuzlarının sözüne bakarak Anayasa Mahkemesi’ne götürüp götürmemeyi tartışıyor.
*
Öyle bir “millet” anlayışı yaratıldı ki, böylesi görülmedi.
Anlı şanlı siyaset, hem iktidar hem muhalefet ehlinin ağzından “millet”in cahilliğinden dem vura vura, milletle asla ilişkisi olmayan bir cehalet yarışına girdi. Gemisini yürüten, kaptan! Aldat, goygoyculuk yap! Kandır, hoşa gitmeye bak. Suyuna git, sen işini gör!
*
Millet’in adı silinince demek ki böyle oluyor. Egemenliğin sahibi, kendi egemenliğini oylamaya koşturulabiliyor. “Geriliği” ve “cahilliği” gerekçe gösterilip, devlete ve topluma her türlü sıradanlık layık görülebiliyor.
Kim kimi tutsak aldı dersiniz?
“Milletin cahilliği” siyaseti mi tutsak aldı? Yoksa siyasete yerleşmiş büyük inkâr, ulusun kendisini mi?

Türk Ulusu kendisini inkâr eden bu siyaset oyununu seyrediyor…  

18 Ocak 2017 Çarşamba

BAKANLIKTAN KAÇIŞ


Dünyayı yoksulluk ve savaş çemberine kıstırdıktan sonra devrini tamamlayıp ortadan kaybolan neoliberalizm, küreselleşme uğruna yıllarca “devleti küçültmek” ve “etkin devlet yaratmak” adını verdiği yıkıcı bir siyaset yürütmüştü. Bunun devlet üzerindeki somut etkilerinden biri bakanlık sistemini dağıtmak idi.
1980’li yıllarda operasyonların başında bütçe yerine fon sistemi kurmak geliyordu. 1988’de sayısı 141’i bulan fonlar, adeta bütçenin yeri almıştı. Bütçenin karar aracı “kanun”dur; fon sistemi bundan sıkılıyordu; kendi aracı olarak kanun hükmünde kararnameleri öne çıkardı. Para ve karar ayrılınca, bürokrasi de ikiye ayrılmıştı. Bir yanda alternatif yeni bürokrasi, öte yanda hantallık, yavaşlık, başarısızlıkla suçladığı bakanlıklar dünyası kalmıştı. Issızlaştırılan bakanlıklar daha sonra sosyal alanda devletteki vakıflaşmayla, iktisadi ve mali alanda ise üstkurullaşmayla ‘eski dünya’nın kurumlarına dönüştürüldüler.
Devleti küçültmek işinin teknik adı, bakanlıktan kaçış idi. Süreç neredeyse bitmişti. Sıra yeni-anayasalarla durumu değişmez hale getirmekteydi.
Gelin görün ki 2008’de hem IMF, hem Dünya Ticaret Örgütü siyasetlerinin iflasını adeta ilan ettiler. Dünya Bankası, zamanı dolup devri kapanan “küçük devlet” projelerini yalpalayıp sürüklenerek kapatma derdine düştü. Bakanlık sistemini ortadan kaldıramadan kendileri çöktüler.
*
Böyle bir noktada, bugünlerde TBMM’den çıkarılmaya çalışan anayasa değişikliğinin devlet örgütlenmesinde bakanlık sistemine son verecek hükümler getirmesi şaşkınlık vericidir.
Anayasa değişikliği tasarımı, bakanlıkların bütüncüllüklerini ortadan kaldırıyor; çünkü anayasada nerede bakanlar kurulu sözü geçiyorsa, o sözü siliyor. Buna göre bakanlar, artık “hükümetin üyeleri” olmayacaklar. Bunların eşgüdümlü çalışmasının cumhurbaşkanı tarafından sağlanacağı varsayılıyor.
Bakanlıkların TBMM ile ilişkileri de kesilip atılıyor. Bakanlar milletvekili olamayacaklar.
Değişikliğin 10. Maddesinde Anayasa’nın 106. Maddesine eklenen sonuncu paragraf sayesinde, şimdi sayıları 21 olan bakanlıkların kuruluş ve yok ediliş esasları bile TBMM tarafından belirlenemeyecek.
Devletin en üst yöneticileriyle ilgili esaslar da TBMM’den alınmış bulunuyor. Her bir bakanlığın Ankara’da ve 81 il ile 912 ilçede örgütlenişleri, esasları ve işlemesiyle birlikte cumhurbaşkanı kararnamesine bağlanıyor. Bu da Anayasa’nın 104. Maddesine cümle arası cümlecikle sıkıştırılmış bulunuyor.
*
Elbette bütün bu işleri tek bir kişi yapamaz. Peki, nasıl yapılacak?
Yapılamayacak.
Bakanlıklar sistemi ortadan kaldırılmışsa, yani bakanlık denen kurumların TBMM, hükümet, cumhurbaşkanı üçlüsü tarafından inşası bir kalemde silinmişse, bunların yerine de hiçbir ortak eşgüdüm ve denetim mekanizması öngörülmemişse, ki öngörülmemiştir, yapılamayacak.
Yapılamayacağı için, ikinci adımda, kurumların özerkleştirilmesi diye bir dayatmayla burun buruna geleceğiz. Bakanlıklar, şimdi içinde erimiş bulunduğu devlet tüzelkişiliğinin dışına çıkarılacak. Her biri kendi başına birer kamu tüzelkişisi yapılacak; yani “özerk” hale getirilecekler.
Hizmetleri bakımından özerk kurumlarda parçalanmış devlet, toprak üzerinde “üniter” varlığını sürdürebilir mi? Evet diyen beri gelsin!
*
Karşı karşıya olduğumuz şey, küreselcilerin en kabadayı zamanlarında bile rüyalarında göremeyecekleri türden bir “açılım”dır. Bu, ülkemize 2003-2005’te dayatılan ‘kamu yönetimi kanun tasarısı’nın anayasa kılığına bürünmüş halidir.
Hem de küreselcilik batmışken, dünyada ulusal siyasetler yükselirken, asıl şimdi yeni bir dünya düzeninin kurulma sancıları yaşanırken, devlet tüzelkişiliğini berkitmek zorunluluğu her zamankinden daha da açık iken…

Bu tasarım Türkiye’nin hayrına değil. O yüzden hayır!

11 Ocak 2017 Çarşamba

BU TASARI BİZE KUŞKU VERİYOR


Ülkemizde hükümet sistemi parlamenter sistem değildir.
Yarı-başkanlık sistemidir.
Bu durum otuz üç yıla yayılarak ortaya çıkmış bulunan bir sonuçtur. İlk adım, 1982 yılında yürürlüğe giren anayasada cumhurbaşkanlığına geniş yetkiler verilmesiyle atılmıştı. 2007 yılında cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine karar veren referandum, sistemin anayasal düğümünü atmıştı. İlk seçim 10 Ağustos 2014 yılında yapıldığında ise uygulaması başlamıştı.
*
Yaşanan sürece karşın, anayasada “cumhurbaşkanı seçilenin partisiyle ilişiği kesilir” hükmünün saklı durması, sistemin yapısıyla çelişkili ve hatta eşyanın doğasına aykırı diyebileceğimiz bir durumdur.
Yaratabileceği sakıncalara iki örnek verebiliriz:
Bu hüküm kullanılarak, siyasal yaşamımızın içinden çıkıp cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan kimsenin her adımı ‘partiyle ilişiklik’ suçlamasıyla baskı altına alınabilir. Kolayca tehdide dönüştürülebilecek bu tür bir suçlama, cumhurbaşkanlığını çalışamaz hale getirebilir. Öte yandan bu hüküm, cumhurbaşkanlığına aday belirlerken, kendi siyasal yaşamımızın ateşinde pişmemiş ithal ya da teknokrat adaylar aramaya çıkmamızı teşvik edebilir. Böyle arayışların bizi nerelere sürükleyebileceğini ve ne tür bilinmezliklere onay vermek zorunda bırakacağını Ekmeleddin İhsanoğlu’nun aday gösterilmesi örneğinde gördük.
*
Söz konusu hükmün anayasadan çıkarılması, partili cumhurbaşkanlığı getirmek olarak adlandırıldı. AKP – MHP anayasa değişikliği teklifinde bu yapıldı.
Ne var ki burada durulmadı.
Ortaya çıkan şey, cumhurbaşkanlığı sistemi adı altında devlet başkanlığı rejimi oldu. Bu sözde sistem, hukuk devletini mümkün olmaktan çıkaran bir idari devlet heyulası ile tamamlandı. Partili cumhurbaşkanlığını partisinin genel başkanı da olan cumhurbaşkanı gibi yorumlayıp ilan eden AKP’li goygoyculuk, bunlara bir de parti devleti yaratmak becerisini ekledi.
Partili cumhurbaşkanlığı, bunun ne olup ne olamayacağını gösteren hiçbir tanım getirilmediği için, ‘cumhurbaşkanı aynı zamanda bir siyasi partinin genel başkanı da olabilir’ gibi, yine eşyanın doğasına aykırı olan, başka bir yorumun kucağına atıldı. Eşyanın doğasına aykırı, çünkü 21. yüzyıl Türkiye’si tek değil çok partili siyasal sisteme sahip bir ülke. Çok partili siyasal sistem içinde bir partinin genel başkanı olan kişinin aynı zamanda Türk Milletinin ve birliğinin temsilcisi ve devletin başı olarak kabulü olanak dışı. Bir parti başkanı kişinin başkomutan olarak onay bulması da olanaksız.
*
AKP ve MHP’de anayasayı ‘sistemdeki tıkanıklıkları gidermek’ için değiştireceklerini söyleyen ilgili kişiler, söylediklerini değil başka bir şey yaptılar.
Yaptıkları şey, MHP’nin daha dört ay öncesinde kadar şiddetle ve hiddetle karşı çıktığı bir şey. MHP, oturduğu masada başkanlık rejimine ve eyaletleşme yolunun temizliğine imza atıp bunların savunucusuna dönüştürülmüş bulunuyor.
Bu şey AKP açısından ise, Erdoğan’ın Saddam ve Kaddafi ile ilgili olarak küresel merkezlerde imal edilmiş, tam mühendislik ürünü ‘firavun, tiran, diktatör’ kalıpları içine yerleştirilme çalışmalarına tuttukları bir çanak.
Ortalık yerde “Türk Milletinin devri bitti” diyen, Atatürksüz ve Türksüz anayasa yapacaklarını söyleyen Mehmet Uçum gibi cumhurbaşkanı başdanışmanlarının “bu ilk adım, gerisi gelecek!” türden açıklamaları patlıyor.
Ve kamuoyu, bu paketin nerede, kimler tarafından, nasıl bir çalışma sürecinde hazırlandığını bilmiyor.
Anayasa ve hukuk tekniği olarak yalap şalap, hedefleri bakımından MHP’nin konumuna ve cumhurbaşkanıyla hükümetin maddi çıkarlarına aykırı bu paket, gerçekten neyin nesi?
Ortaya çıktığında bile inanasımız gelmeyen bunca kumpastan, kendi ülkesinde TBMM’ni bombalayacak kadar ülkesine düşman hale gelmiş bunca garip ruha tanık olduktan sonra, soruların içinde en önemli soru bu: Gerçekten, bu anayasa değişikliği neyin nesi?

Bu tasarıyı geri çekin!

8 Ocak 2017 Pazar

HUKUK DEVLETİ NASIL YOK EDİLİR?



AKP – MHP anayasa değişikliği önerisi, kendi oylarıyla Anayasa Komisyonunda kabul edildi. Acemice, aceleyle, kötü hazırlanmış olan metne bir de Komisyon el attı. Toplam 21 maddeyi 18 maddeye indirdi ve bazı değişiklikler yaptı. Ama metin iyileşecek gibi değildi. Zaten görüldü ki Komisyonun da böyle bir derdi yoktu.

Değişikliklerden ikisi devletin kuruluşuyla ilgili.

*

AKP – MHP önerisinde, mevcut anayasanın 126. Maddesine bir paragraf eklenmişti. Bu, kamuoyunda “eyalet sisteminin önü açılıyor!” değerlendirmesi yaratan eklemeydi. Eleştiriler haklıydı. Komisyonda AKP önerge verdi ve bu eklemeden vazgeçtiler.

Ama dayanamadılar; çıkardıkları paragraftan bir tutam tortuyu 106. Maddenin en sonuna bir cümlecik olarak yerleştirdiler.

İki partinin önerisinde, ‘cumhurbaşkanına kim vekalet edecek’ konusunu düzenleyen 106. Maddenin sonuna, bu maddeyle ilgisi olmayan bir cümle yerleştirilmişti. Buraya kondurulan cümleyle cumhurbaşkanına yeni bir yetki veriliyordu. Aslında yeri, hemen iki üstte cumhurbaşkanının yetkilerini düzenleyen 104. Maddeydi. Komisyon da hükmün maddeyle ilgisizliğini görmezden geldi ve ‘o bir tutam tortu’yu buraya sokuşturdu.
“Madde 106 – Bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görevleri ve yetkileri, teşkilat yapısı ile merkez ve taşra teşkilatlarının kurulması Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenir.”
Oysa yürütme organı, böyle bir yetki kullanamaz.

Çünkü bakanlıklar, ayrı tüzelkişilikleri olmayan, devlet tüzelkişiliği içinde yer alan temel kamu kurumlarıdır. Bunların kurulması ve kaldırılması da, örgütlenme kurallarının ve görev - yetki çerçevelerinin belirlenmesi de “kanun” konusudur. Bu yetki TBMM’ne aittir. Yetkinin cumhurbaşkanına, yani “yürütme organı”na verilmesi, “kuvvetler ayrılığı ilkesi”ni ortadan kaldırmaktadır.

Daha da önemlisi, yapılan bu iş, hukuk devleti ilkesini yok etmektedir. Çünkü bir devletin hukuk devleti olup olmadığını belirleyen ölçülerden biri, “yasallık” (kanunilik) ilkesidir. Yani, idarenin kuruluş ve işleyiş usulleriyle esaslarının idarenin kendisince değil, yasamadaki halk temsilcileri eliyle belirlenmesi…

Komisyon, eklenen paragrafı kaldıracak yerde, buna bölgecilik özlemlerine kapı aralayarak “taşra teşkilatlanması”nı da eklemiş ve metne adeta tüy dikmiştir.

*

Diğer değişiklik, mevcut anayasanın 123. Maddesine yine bir paragraf olarak eklenmişti. “Üst düzey yöneticilerin atanma esas ve usullerini cumhurbaşkanı belirler” yazmışlardı. Kamuoyunda eleştiriler yükseldi; yani şimdi cumhurbaşkanı “valiler bundan böyle atamayla değil, seçimle işbaşına gelir” diyebilsin mi isteniyordu?!

Tepkiler karşısında önerideki bu ekleme de Komisyonda çıkarıldı. Ama buradan silinen paragraf, 104. Maddede bir cümlenin içine iç-cümle olarak yine yerleştirildi.

Üst düzey yöneticileri atamak, yürütme organının yetkisinde. Geçmişte de öyleydi şimdi de öyle.

Ama, üst düzey yöneticilerin atanmasına ilişkin kuralları, usul ve esasları belirlemek yetkisi, Türkiye’de her zaman TBMM’ye ait oldu. Kanun ile düzenlendi.

Çünkü bu kademeler, devletin kuruluşunun bir parçasıdır. Üst düzey yöneticilerin hangi temel kurallarla atanıp görevde tutulacakları meclis tarafından belirlenecek, bu düzeydekiler daha alt düzeylere atamalar yaparken yine meclisin belirlediği şablona göre davranacaklardır. Eğer usul ve esaslar şablonu yürütmeye ve dolayısıyla idareye bırakılırsa, hukuk devleti yıkılmış, idari devlet uçurumuna düşülmüş olur.

Adı üzerinde, cumhurbaşkanına verilen yetki, yürütme yani işlerlik kazandırma, çalıştırma, işletme yetkisidir. Yürütme organı atama işlemlerini yapabilir. Ama kurucu nitelikte esas ve usul belirlemek, yasama organının işidir. Bunun ondan başka bir organ tarafından yapılması kurucu iradenin, yasama işlevinin devri ve hatta gaspı olur.

Bu da hem “kuvvetler ayrılığı”nı hem de “hukuk devleti”ni berhava eder, gider.

*

Yanlışları düzeltilecek gibi değil!

En iyisi, bu tasarının geri çekilmesidir.

[BAG, Aydınlık, 8 Ocak 2017]