22 Ekim 2017 Pazar

BÖLGE ve ETNİKLERE TEK ÇATI: İMPARATORLUK


21. yüzyılı o göklerden indiğine inandıkları “kendini bil!” çağrısıyla açanlar, herkesi ‘doğal’ ve ‘hakiki’ kökenini keşfetmeye zorladılar. Yerelin-bölgen-etnik kökenin ne ise o’sun; ulusun tek-tipçiliğini reddet! dediler; özgürleş!
Dünyanın dört bir yanında bölgecilik ve etnikçilik coşması yaşandı. Görülmesi gereken şuydu ki, coşku, yalnızca bu kutsal ‘tebliğ’in söz gücünden doğmamıştı. Hareketliliğin güvencesi iktisadî idi; bilim – teknoloji temeli idi; kısaca dünya küreselleşiyordu. Bölgecilere ve etnikçilere dönük yeni özgürlük ve eşitlik vaadi, ciddi maddi çıkarlardan oluşuyordu. Ama bunun bir de öbür yüzü vardı. Bu parça pinçik binlerce insan topluluğu, hangi geniş çatı altında toplanacaktı? Bunun yanıtı, vaadin aslan payıydı.
*
Modernizmi aştık, dünya küreselleşti, ‘yeni binyıla giriyoruz’ diyenlerin büyük çatısı imparatorluk idi.
*
Negri – Hardt imzalı İmparatorluk kitabı, küreselci gericiliğin zaferini erkenden ilan etti. Dediler ki: Ulus-devlet bitti. Emperyalizm bitti. Egemenlik artık merkezsiz – topraksız – tek bir yönetim mantığına göre işleyen ulus-üstü organların eline geçmiştir. Ey insanlar, siz “çokluk”, bu gerçeği kabul edin ve bundan sonra evrensel vatandaşlık için gayret edin”!
Merkezsiz, topraksız, tekçi küresel organlar… Nelerdi bunlar? Kimlerdi?
Henüz yoktu; yaratılacaklardı. O uğurda Birleşmiş Milletleri dünya parlamentosuna dönüştürmenin tasarılarını yazıp çizenler oldu. Bu parlamentoya hükümetlik yapacak bir kurum gerekliydi; onu Dünya Ticaret Örgütü adıyla kurdular. ‘Evrensel insanlık’ın dünya hükümetini kurmak, şirketlere düşmüştü; ellerinden geleni yaptılar. Bu serüvenin sonunu biliyoruz; çeyrek yüz yıllık çabalar kırılıp döküldü, hayal oldu.
*
İmparatorluk formülü elbette yeni değildi. Çok eski zamanlarda gökten inmiş “kendini bil” emrinin ilahiyatçılarıyla felsefecileri, bu fikri tarihten biliyorlardı.
Ama bu felsefenin siyaset-hedefi haline gelişi, takvimler daha 1950’ye gelmeden Troçkizm’den soğuk savaş mimarlığına geçmiş James Burnham’ın kaleminden döküldü denebilir. Dünya Mücadelesi adlı kitabında yazıyordu: Bir dünya hükümeti olsa iyi olurdu; ancak olamayacağı açık; o halde ABD dünyayı mülkiyeti haline getirmiş değil, ama siyasi bakımdan dünyaya hakim olmuş’ bir dünya imparatorluğu olmalıdır, diyordu. Dünyanın Avrupa kıtasında ise uluslar Avrupa devleti olarak birlik oluşturmalı; dünya imparatorluğu pekiştirilmeliydi. Aynı Burnham, küresel imparatorluk ideolojisinin şahinlerince çok takdir edildi. 1983’te ABD Başkanı Reagan’dan Özgürlük Madalyası aldı.
*
Küresel imparatorluk, öyle bir adımda olacak işlerden değil. Bunu besleyecek ‘alt-imparatorluklar’ gerek. Bizim tarihimiz ve bölgemiz bakımından ne kadar cesaret verici bir “açılım”!
Küresel imparatorluğa, kendi hayalleri adına eklenmek siyaseti, karşımıza ne kadar büyük bir coşkuyla çıktı.
* Yine yeniden Büyük Selçuklu İmparatorluğu…
* Hayır, Yeni- Osmanlı İmparatorluğu…
* Evet ama geniş anlamıyla, Bizans – Osmanlı’dan sonra Üçüncü İmparatorluk olarak; Dimitri Kitsikis’in sözcülüğünü yaptığı “ara-bölge” kuvveti bir Türk-Yunan İmparatorluğu...
* Hayır hayır, daha da geniş, Roma – Bizans – Osmanlı’dan sonra Dördüncü İmparatorluk… Roma’dan İstanbul’a, medeniyetlerin ortak şehirlerinden geçip Kudüs’e uzanan, Hazreti İbrahim’in çocuklarını bir araya toplayan, ‘stratejik derinlik’te örülen bir imparatorluk...
*
Bütün bu kuvvetler, aralarında bir “medeniyetler –dinler kavgası” varmış gibi yapıyor; ama aynı dünya imparatorluğuna doğru yürüyorlar. Bu hedefin tek engeli var: Türk Milletinin egemenlik hakkına düşkünlüğü ve bu hakla emperyalizme karşı uluslararası işbirliği isteği.
Birbirinden farklı görünen cenahların Türk vatandaşlığına, Türk Milleti’ne ve ulusal egemenlik hakkına tahammülsüzlükleri, bu zeminin ürünü.
Büyük kavga bu tercihte: Ulusal devlet mi, yoksa küresel imparatorluğa alt-parça olmak mı?

[Aydınlık, 22 Ekim 2017]
Önceki Yazı: Bölgeler ve Etnikler 

18 Ekim 2017 Çarşamba

BÖLGELER ile ETNİKLER


Yakın geçmişi adeta ışık hızıyla unutma eğilimine karşı ısrarla direnmekte büyük yarar var.
Daha düne kadar küreselleşmekten ve Avrupa Birliği’ne tam üye olup adeta fırlayarak kalkınmaktan söz edenleri kastediyorum. 
Küreselciliğin bir zorunluluk değil yalnızca bir siyaset olduğunu söylediğimizde “dinazorluk yapma!” diyen kibri… 
Avrupa Birliği’nin umutsuz bir dava, bize çağrısının ise samimiyetten yoksun olduğunu söylediğimizde “medeniyet! uygarlık!” diyen tarihsiz bilinç sahiplerini… 
Elbette, küreselciliği ‘sosyal küreselleşme’ye, Avrupa’yı da ‘Emeğin Avrupası’na dönüştürecekleri için desteklediklerini söyleyen çok-sol ideoloji sahiplerini de unutmamalı.
*
O süre içinde Batıcılık ateşinde yananlar, Avrupa’nın ‘ben kimim’ sorusuyla darmadağın olduğunu görmediler; belki görmezden geldiler.
2001’de Türkiye’de İstanbul Başkonsolosluğu yapan ekonomist/ilahiyatçı Ingmar Karlsson, Bilgi Üniversitesi’nin 2004’te bastığı Bölgeler Avrupası başlıklı kitabında yazıyordu:
Avrupa, mavi zemine 12 sarı yıldızlı bayrağını, 1986’da, kendine marşı yaptığı Beethoven’in 9. Senfonisi eşliğinde göndere çekmişti. Bayrak ve marş tamamdı, şimdi tarih yazımını düzeltmek gerekirdi. Bir tarih kitabı yazılmasına karar verildi. “Sonuç, Fransız tarihi profesörü Jean-Baptiste Durosell’in kendi deyişiyle 5000 yıl öncesinden başlayarak geleceğin haberlerine kadar uzanan bir dönemi kapsayan Europe – A History of its People adlı kitabı oldu. Kitabın vardığı sonuç: Avrupa’yı bir kültürler mozayiği olarak görmek yerine organik bir bütünlük olarak görmek için sağlam tarihi temeller vardı ve bu nedenle birleşmiş bir Avrupa’yı inşa etmek mümkündü. .… Bu Avrupa projesi Almanya, İngiltere ve Fransa’yı temel alıyordu. Bu nedenle Avrupa’nın tarihi Yunanlılarla değil, Keltlerle başlatılmıştı. Doğu Avrupa ise büyük ölçüde dışlanmıştı.”
Bırak Slav halklarını, Eski Yunan’ın emaneti sayılan Yunanlıları bile dışlayan bu zihniyetin, Alman tarih felsefecisi Herder’in (1744-1803) deyişiyle “Avrupa’daki 300 yıldan uzun süren varlıklarına rağmen hala bu kıtaya yabancı olan Türkler”i reddettiği ayan beyandır. Hem de öyle yalnızca Müslümanlığından ötürü değil. Biz Avrupalılar, kimiz? sorusunu 5000 yıllık tarih bakışıyla araştırdıklarına göre, Türkler dendiğinde hafızalarında İskitleri, Hunları, Moğolları… yani “barbarlığımızı” canlandırmalarından ötürü…
*
Nasıl oldu da, başlıca sözcüleri “çok sağlam eğitim” almış olan küreselci ve Avrupacılar, AB için yürütülen bu yüksek tarih felsefesi tartışmalarından hiçbir sonuç çıkaramadılar?
*
Bu soruya verilen bir karşılığı biliyorum: Çünkü bu dediğin AB’deki görüşlerden yalnızca biriydi; bununla mücadele eden başka bir görüş vardı; biz onu sevdik!
O görüş, yukarıda adını andığım Ingmar Karlsson’un kitabında savunuluyor. AB’nin misyonu gelecekle ilgilidir; geçmişle değil. Şimdi mesele, ulus-devletleri ve ulusalcılığı kırmak; buna karşı bölgecilikleri ve etnikçiliği besleyelim. Yalnız Avrupa’da değil, dünyanın dört bir yanında ulus-devletlerin bölgelere bölünmesini ve kültürel özerklik tutkusunu fonlayalım.
Öyle de yaptılar:
Bizdeki NUTS’lar, istatistiki bölge ya da bölge kalkınma ajansları bu gayretlerin ürünü oldu. Bölgesel farklılaşmayı teşvik, etnik farklılaştırma destekleriyle örüldü. İşin etnik, kültürel özerkleştirme kısmını Euromosaic adı verilen proje üstlendi. Bu çabaların ‘en iyi uygulamalar’ listesinde örneğin, Letonya’da 20 kişinin konuştuğu Livon dilinin resmi dil olarak kabul edilmesi var.
Bu yaklaşım da elbette kendi ‘tarih felsefesi’nden yoksun değil; gnothi seouton –kendini bil felsefesini bırakın falan demiyor. Diğerinden tek farkı, herkese kendi kökenini yereli-bölgesi-etniği bakımından keşfetme daveti.
Söylemediği şey ise, bu parça pinçik binlerce insan topluluğunu, hangi geniş çatı altında toplama niyetine sahip olduğu.
İpler de işte tam burada koptu.
Bu zihniyet, iktidardan ulus-devleti kovarken ‘büyük iktidar’ı kimler için hazırlıyordu?

[Aydınlık, 18 Ekim 2017] 
Önceki Yazı: Medeni Dünya Yanılsaması 

15 Ekim 2017 Pazar

MEDENİ DÜNYA YANILSAMASI


21. yüzyıldayız.
Dünyaya bir önceki yüzyılı, yani ulusal kurtuluş ve sosyalizm çağını pas geçip, 17. ve 19. yüzyıllardan bakıp buna göre davranmak, akıl alır gibi değil. Yani, kendi varlığını, yaşamının anlamını “medeni - modern – Batı dünyasının parçası” olmakta bulmak… Bu yüzyılda kolay anlaşılır bir şey değil.
*
Değil, bunun bir sürü gerekçesi var. Ama en yakın ve canlı gerekçe, bu anlamın ‘anavatan’ında terk edilmiş olması. Batı dünyası, modernlik denen durumu, adeta tekme-tokat girişip reddedeli çeyrek yüzyılı geçti. Hatırlamıyor musunuz: Modernliği aştık, artık postmodern çağdayız!
Bu ilan, daha düne kadar ağzımıza burnumuza tıkıştırılıyordu. Ne diyorlardı? Sınıflar bitti, ulus-devlet bitti, herkes etnik elbisesinde ve kendi inanç çadırında hür, dünya küresel tekellerin elinde teknik küresel bir köy! Durumu böyle saptayıp davranışlarımızı yönlendiren büyük ahlaki değeri de ellerimize tutuşturmuşlardı: Sen de bundan böyle bırak ulusallığı falan, küresel düşün yerel davran!...
-Ama ya emperyalizm? Mustafa Kemal Atatürk’ün “ya istiklal ya ölüm” diyen büyük onuru?
Bunları sorduğumuzda aldığımız yanıtlar ilginçti: Geçti artık, dünya küreselleşti, dinazorluğun alemi yok!
*
Zaman bakımından daha uzak geçmişe ait gerekçeyi ise, Halil İnalcık, 2006 yılında Ankara Üniversitesi’ndeki açılış dersinde dile getirmişti: “Bu köktenci düşünceler [Aydınlanma düşünceleri] çok yaşamamış, 20-30 yıl içinde gelenekçi Hristiyan düşüncesi üstün gelmiştir.” İnalcık’ın verdiği zaman işareti, 1789 Fransız Devrimi’nden sonraki 20-30 yıl idi; demek ki 19. yüzyılın, yani 1800’lü yılların başları.
Bu çok önemli bir saptamadır.
Batıda bugünkü Batıcı’ların görmek istediği türden bir “saf değerler manzumesi” olmadığını ilan eder. İki yüzyıldan bu yana, Batı’daki herhangi bir iktidar gücünün “değerleri”nin, karşısındakinin “değerleri” ile içiçe geçtiğini söyler. Avrupa’da 20. yüzyılın sonunda, papaların meydanlara inip modern Batı düzenini kutsamaları, kilise mensuplarının iklim değişikliği için kuzey kutbundan küresel çağrılar yapmaları, hoşgörü ve dinler arası diyalogculukla küresel nizama yön verme girişimleri, son iki yüzyıldaki ‘büyük barışma’nın nereye varmış olabileceğini yeterince gösteriyor.
*
Victor Hugo, çok önceden, 1843’te Derebeyleri adlı oyununun giriş bölümüne yazmış: “Şairin vatanı uygar dünya; bu vatanın sınırı, barbarlığın başladığı karanlık ve ölümcül çizgi; bir gün, umuyorum, vatan tüm dünya, ulus insanlık olur”. Ahmet Hamdi Tanpınar’dan öğrendik ki, Hugo’nun dileği, Tanzimat şairi Şinasi’nin (1826-1871) kaleminden, Batıcı dünya görüşünün sloganı olmuş: “Milletim nev-i beşerdir vatanım ruy-i zemin”. Pekçoğumuz bu sloganı, 20. yüzyılın başında, Tevfik Fikret’in (1867-1915) kaleminden duyduk: “Toprak vatanım, nev-i beşer milletim… insan, insan olur ancak bunu iz’anla, inandım.”
19. yüzyılın şairi, şair-filozof. Sözünün gücü yüksek. Gösterdiği hedef çekici.
Ama bir nokta var ki, üstü örtülü: Bu rüya nasıl gerçek olacak?
*
Bizim çağımızın insanları tarafından en çok duyulan ses, “barbarlık uygarlık tarafından yok edilerek olacak” dedi.
Öğrendik ki, vahşi dedikleri Afrika’da yaşayanlar, barbar dedikleri de bizmişiz, doğu’dakiler. Asya’nın göçebeleri. Tarihin İskitleri ile Moğolları. Türkler. Ruslar. Müslümanlar, Ortodokslar. Bizi yok edecek uygarlık ise Batı’dakiler imiş; Eski Yunanla Roma mirasına çökmüş olanlar, Katolikler ve diğerleri…
*
Madem öyle, doğu’da yerleşik olanlardan biri olarak, teşekkürler istemem beni yok edecek uygarlığı!
Çünkü biz tarihin yaşamak isteyen unsurlarından biriyiz. Ama ilkesi “Batı gibi yaşamak” değil; “biz; yaşamak isteyen, haysiyet ve şerefiyle yaşamak isteyen bir milletiz... Esas, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır… Bu esas ancak tam bağımsızlığa sahip olmakla temin olunabilir.”
Batıcılığa sıkıştırılmaya gayret edilen Atatürk’e saygılarımızla…

[Aydınlık, 15 Ekim 2017]

Önceki Yazı: Medeni Dünyadan Kopmak 

11 Ekim 2017 Çarşamba

MEDENİ DÜNYADAN KOPMAK


Son günlerde ABD ve birkaç Batı Avrupa ülkesiyle yaşadığımız “diplomatik” olaylar, yani bizim devletin başka devletlerle elçilik – konsolosluk eliyle yürüttüğü ilişkiler ve vize gibi bürokratik işler, içinde dostlarımızın da yer aldığı çeşitli kesimlerce şöyle karşılanıyor:
“Medeni dünyadan kopuyoruz. Kopamayız!
Ne demek medeni dünya?
*
Yaşamın penceresinden bakarsak, medeni dünya, belli ki, günümüzdeki Kuzey Amerika ile Batı Avrupa. Amerika’yla Avrupa’nın hepsi değil. İsim isim sayılabilecek üç beş ülke. “Medeni dünyadan kopuyoruz” telaşı, esas olarak ABD ve AB (daha doğrusu bunun patronu olan birkaç ülke) ile eşitsiz, karşılıksız ilişkilerin sürdürülmesi isteği.
*
Buralar medeni dünya ise, demek ki dünyanın kalan diğer coğrafyaları gayrı-medeni dünya. Söz konusu olan dünyanın doğu coğrafyası ise “barbar”, güney coğrafyası söz konusu ise “vahşi”, birazı batıda birazı doğuda olan ‘sınır’ coğrafyaları söz konusuysa buralar da “geri” toplumlar dünyası…
Siyasal olarak konuşulursa, medeni dünyanın demokrasi geleneğine karşı, geride kalmış olanların despotluk alışkanlığı var. Toplumsal olarak konuşulursa, medeni dünyanın yüksek etik değerleri varken, öbürlerinin yükseğini bırak, adeta etik değerler boşluğu var. Gayrı-medeni dünyada yaşayanlar da biyolojik olarak insan elbette ama, insanlık erdemi içinde yer almıyorlar. Biri ak, öbürü kara.
*
Bu durumda medeni dünya, kendi dışındaki insanlara insanlık erdemini taşımak misyonuyla yüklü! Medeni dünya ‘bana ne’ diyebilir mi ki? Bu ona Tanrı tarafından verilmiş yada doğal olarak yüklenmiş kutsal bir misyon; haşa, yapmıyorum ne demek!
*
Medeni dünya’cılığın dinsel emirnameleri var. O emirleri devşirip zamanımıza taşıyanlar, “tarih felsefesi” yapanlar oldu. Zihinlere medeni dünya diktasını yerleştirenler, dünyanın ezici bir bölümünün o medeni dünya tarafından sömürgeleştirilip köleleştirilmesini meşru ilan edenler, bu alanın guruları.
Gökten inmiş insanlar olarak, eski yunana gökten inmiş saydıkları “gnothi seauton’ [kendini bil] emrini yerine getirdiklerine inandılar. Bu soruyu “insan-türü” ve insanlık için sorduklarını ilan ettiler. “Kendi özüm, kendi bilincim ne?” dediler; ama insanlığın değil kendi ait oldukları etnik/dinsel topluluğun özünden büyülendiler. Kendilerinin başkalarına göre üstünlüklerini sıralamaya koyuldular. Bir insanlık hiyerarşisi, kastlaşma yarattılar. İnsanlık için deyip, insanlığı kendileri ve diğerleri diye böldüler.
*
Ne var ki gün geldi, gayrı-medeni dedikleri dünya, bunların sorularını alıp, tastamam onların yaptığı gibi, kendi toplumları ve ulusları için sordu. İşte o zaman pazar karıştı. Türk, Rus, Fars, Arap, Hind, Çin, daha pekçok toplum, kendilerinin tarihteki “öz-bilinç”lerini tanımlayıp ortaya koyunca, çığlığı bastılar. Kendi gelişiminde iç dinamiklerin gücünü keşfedenlere çok ama çok kızdılar. Milliyetçilik! Şovenlik! Irkçılık! İnsanlığı bölen zihniyetler güruhu!
Oysa soru da, soruyu araştırma yöntemi de kendilerinindi! Bunların bir kısmı yüz yıldır, “soruyu bile kendiniz bulamadınız, bizden –medeni dünyadan- aldınız, sizi gidi kafasına düşünce uğramamış zihinler!” diye küfürler edip duruyorlar. Belge’nin 1994’te yayınladığı Alexandre Koyre adlı felsefecinin batıcılık, ulusçuluk, felsefe kitapçığına göz atın, görün.
*
Medeni tarih felsefecileri çok ama çok etkili oldular.
Okuduğunuz kimi köşe yazarlarının “biz ne zaman adam oluruz” sorusu işte bu zihniyetin ürünüdür. “Biz kendi iç gücümüzle demokrasiyi bulamayız, AB’ye çıpa atalım” siyasetçileri de öyle… Şimdi “medeni dünyadan kopuyor, yalnız kalıyoruz diye feveran eden arkadaşınız da…
*
Ne yalnızlığı? Koskocaman gayrı-medeni(!) dünyanın yaptığı gibi, biz de dünyanın tümüne açılıyoruz.
Bu, yine yeni bir zamanın şafağı.

[Aydınlık, 11 Ekim 2017]

Önceki yazı: Batıcı Olmak 

8 Ekim 2017 Pazar

BATICI OLMAK

Rusya bize geliyor. Biz İran’a gidiyoruz. Irak ve Suriye ile toprak bütünlüğümüz temelinde aynı safa geçiyoruz. Bir okyanusu aşıp Venezuela’yla, öbür okyanusa doğru Hindistan ve Çin ile birbirimizi ağırlıyoruz. Milli paralarla alışveriş anlaşmaları imzalandığını, ortak çıkarlar için güç birliği yapılacağını duyuyoruz.
Bunlar heyecan verici, güzel gelişmeler.
Dünyanın bunca farklı rengiyle yanyana gelmek, kol kola girmek güzel şey.
*
Yoksa değil mi?
Çünkü gazetelerin çoğu bu haberleri pek az veriyor.
Ünlü gazete ya da çok-tıklı sosyal medya yazanları da bu gelişmelere ilgisiz.
İlgilenmiş gibi görünenlerden ise, önce “despotizm – diktatörlük – tiranlık” mırıltıları yükseliyor. Rusya için “tarihi-jeostratejik düşmanlık” lafları geveleyenler de var, CNN şubesinde “kurtuluş savaşında SSCB’nin TC’ye yardımı öyle pek de matah bir şey değildi” fikriyle sosyoloji-tarih görüntülü kara propaganda programları sergileyenler de… İran için “tarihi-kültürel düşmanlık” yazıları yazmaktan kendini alamayanlara, Irak ve Suriye için ellerinde bir tuhaf “araplık” malzemesi tutup bunlardan kah birini kah ötekini kullananlara rastlamak mümkün. Bu cenah için ne şanssızlık! Venezuela’yla henüz “tarihten bela” bulamadılar; bu başlığı ‘despotluk’ vurgularıyla geçiştirmek zorunda kaldılar.
*
Gelin görün ki işleri zor.
Tarih işliyor. Gelinen noktada “tarihten belalı” tezi yetersiz kaldı.
Makul insanlardan “tarihse tarih, artık zaman değişti, biz yarına bakalım” lafını duydukça, yaptıkları şeyin laf kalabalığı olduğu ayan beyan ortaya çıkıyor. İşte o zaman işin aslı dudaklardan dökülüveriyor:
“Ben Batıcıyım kardeşim!”
*
Batıcı!
Yani dünyanın çok renkli ülkeleriyle değil de, Avrupa’nın aynı rengin tonları olan İngiltere, Fransa, Almanya’sıyla, Atlantik ötesinin de ABD’si ve Kanada’sıyla iş tutmak yanlısı. Yani, kuzey Atlantik örgütü NATO’da ve/veya Avrupa örgütü AB ile birlikte olmaktan yana…
Açıkça söylenirse, çağımızda “emperyalizm” denen dünya talanı sisteminin gönüllüsü olmak durumu… Bunların verdiği silahlarla, açıktan vekil askerleri olan bölücü etnikçiler gibi. Türkiye’yi, Irak ve Suriye’ye yaptıkları gibi ateşe atıp eritmek için gayret edenlerin cephesinde olmak…
Öyle mi!?
*
Lafı uzatmaya gerek yok, öyle!
Öyle olmadığını savunan Batıcı, kendi derdinin “değerler meselesi” olduğunu söyler.
Aslına bakarsanız, Batı, kendi felsefesinin ürünü değer’leri sıralamış; üstüne bunları bir de “evrenseldir” diye ilan etmiş. Bizim Batıcı da hem bu değerleri hem bunların evrensellik iddiasını kabul edip, evrenselin parçası olarak kurtuluşa ereceğimiz hülyasında erimiş.
Şimdi NATO’culuğuyla ve AB’ciliğinin hesabını veremiyor. Bu hesabı veremeyince, “Erdoğan diktatörlüğüne karşı olmak” mazeretinin ardında sağa sola saldırıyor.
*
İktidara muhalefeti, Batıcılık ile örmek…
Ülke içinde, emperyalizmle elele iş görmek…
İster laikim de, istersen şeriat diye haykır; ister Türkçüyüm de, istersen Batıcıyım de, bu pozisyonu destekleyecek hiçbir yüksek değer yok.
*
Görünüyor ki, şu’cu bu’cu olmak çok da zor değil.
Bir tek Türkiye’ci olmak mı bu kadar zor?


[Aydınlık, 8 Ekim 2017]

3 Ekim 2017 Salı

71 Sayılı Kararname


Pazar günkü yazımda, 12 Eylül rejiminin “ülkeyi sekiz bölge valiliğine ayıran bir kararname çıkarmayı bile başardığı”nı yazdım. “Yok öyle şey” diyen de oldu, “nedir bu” diye soran okuyucular da.
71 sayılı kararnamenin kısa öyküsü, sondan başlayarak şöyle yaşandı.
*
28 Temmuz 1984 günlü Resmi Gazete’de bir yasa yayımlandı. Başlığı “Bölge Valiliği Hakkında 71 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin Reddine Dair Kanun”, yasa sayısı ise 3036 idi.
Kararname, bölge valiliklerinin bir yıl içinde kurulmasını öngörüyordu. Bunu yapamadı. Çünkü kendi ömrü yalnızca sekiz ay olmuştu. Kararnameyi kaldıran yasa çok kısaydı. Diyordu ki, 4 Ekim 1983 günlü Resmi Gazete’de yayımlanan Bölge Valiliği Hakkında düzenlemeyi tümden yürürlükten kaldırıyoruz.
*
Bu konuda TBMM’deki üç parti Turgut Özal’ın Anavatan Partisi (ANAP), Necdet Calp’in Halkçı Parti’si ve Turgut Sunalp’in Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP) anlaşmışlardı. İçişleri Komisyonu ile Plan ve Bütçe Komisyonu’nda, oybirliğiyle, kararnamenin ortadan kaldırılmasına karar vermişlerdi.
*
TBMM Genel Kurulu’nda HP adına konuşan Hüseyin Aydemir, bölge valiliği kurmanın anayasaya; idare hukuku ilkelerine; memleket gerçeklerine aykırı olduğunu söylüyordu. Anayasa devletin il esasına göre kurulmasını emretmişti; dolayısıyla ayrıca bölge kademesi yaratılamazdı. İdare hukuku ilkelerine aykırıydı; ihtiyaç yatırım – hizmet – güvenlikte eşgüdüm ihtiyacıydı, bunun için yetki genişliği ilkesi kullanacak bir kademe yaratmak zorunluluğu yoktu.
Diğer iki parti grup adına konuşma almamıştı.
Kendi adına Sivas Milletvekili Ahmet Turan Soğancıoğlu, hem komisyon değerlendirmelerine hem de HP görüşüne katılıyordu. Bu kararnamenin idare geleneklerimize aykırı olmanın yanısıra kırtasiyeciliği de artıracağını söylüyor ve ekliyordu: “Bölge valiliği, bir nevi federatif sisteme esas teşkil eder, zemin teşkil eder”.
Kendi adına söz alıp konuşan ikinci ve son kişi, Ankara Milletvekili Kamil T. Coşkunoğlu idi. Diyordu ki “bölge valiliği bölücülüğü ihdas etmez, bölücülüğü önler”. Ama ortak bir karara varılmıştı ki, Coşkunluğu bu iddiasını çok uzatmayıp başka bir gerekçe ileri sürüyordu. Ona göre bu kararname MGK’ya aitti ve Anayasa’nın geçici 15. Maddesi MGK kararlarının anayasaya aykırılığı iddia edilemez diyordu. Tamam, kararname kaldırılacaktı; ama bu kararın gerekçesi anayasaya aykırılık olamazdı; bunu hatırlatıyordu.
*
71 Sayılı Kararname, ülkeyi 8 bölgeye ayırmış ve her birinde bir valilik kurmuştu.
Kurduğu şey yönetim ilkesi bakımından “mahalli idare” değil, “merkezi idare” idi. Yani bölge valiliğinde, bölge halkının seçeceği bir bölge meclisi olmayacak, bölge valisi seçilmiş kimse olmayacaktı. Valiyi de bölge idaresinin memurlarını da merkezi idare atamayla görevlendirecekti. Bu devlet için idi. Yatırım ve hizmetlerde verimlilik, güvenlikte etkinlik!
Rasyonalite!
Ama bu sınırları bir kez çizdikten ve kurumlarını yarattıktan sonra, işleyişini meclisli ve seçimli valili bir bölge “mahalli” idaresine dönüştürmenin önündeki engel ne!?... Muhtemelen böyle düşünüp “olmaz” diyenler de devlet için konuşuyorlardı. Onlar bu ‘rasyonalite’nin gerekçesini geçersiz ilan etmişlerdi. Hareket noktaları ‘gerçeklik’ idi; gelenek ve gelecek ekseninde yürüyorlardı.
Tarihsellik!
*

Devlet ve yerel yönetim meselelerinde hep bu iki yaklaşım çarpıştı. 
Bugün şansımız, gelenek ve geleceğe, gerçekliğe odaklanmış tarihsel anlayıştaki isabete çok sayıda örneğimiz olması. 
[Aydınlık, 4 Ekim 2017]

1 Ekim 2017 Pazar

“BÜtÜNŞEHİR” YANLIŞINDA ISRAR ETMEK


Türkiye’yi federasyon tipi devlete sürüklemek isteyenler, hiçbir zaman er meydanına çıkıp konuşmadılar. Kimisi verimlilik adına, kimisi planlama adına konuşmayı, kimisi de ‘çağdaş dünyada en iyiler’den dem vurmayı seçtiler.
*
Bu hedefi uygulamaya geçirmek isteyenler, en uzun adımlarını 12 Eylül 1980’den sonra attılar. Yalnızca “yerel yönetimleri güçlendirmek” lafazanlığıyla yetinmediler. Büyükşehir belediyeleri kurmaları birşey değildi. Ülkeyi sekiz bölge valiliğine ayıran bir kararname çıkarmayı bile başarmışlardı. Bölge valiliği kuran kararname yasalaşamadı; yürürlükten kaldırıldı.
*
1990’lı yıllarda öne atılan fikir, il özel idarelerini güçlendirmek oldu. Ama öyle sıradan bir güçlendiriş değil. Zaten yerel yönetim türlerinden biri olan özel idareleri, illerde valilerin yetkilerini de üstlenecek hale getirmek niyeti.
Öyle ki, kısa bir süre içinde valiliklere gerek kalmasın; illerde valilikler ve kaymakamlıklar kaldırılsın; böylece iller merkezin taşra kuruluşu değil il halkının özyönetimleri olsun… İl özel idareleri böyle bir dönüşümden geçirilirse, merkezce atanan valilerin yerini, elbette ‘seçimli valilik’ alacaktı. Sonuçta, yalnızca Türkiye’nin değil Osmanlı Devleti’nin de üzerinde yükseldiği “il sistemi”, yerini “eyalet sistemi”ne bırakmış olacaktı.
Olmadı; fikir atıldığı yerde kaldı.
*
2000’li yıllarda bölgeselleşme - federasyonlaşma baskısı, Avrupa Birliği serinliğiyle sürdü. Bölge kalkınma ajansları, belediyeleri Anayasa’ya aykırı olarak ‘idari ve mali özerk kuruluşlar’ diye tanımlayan belediye yasaları, belediyelerde etnik-dillerin kullanılması, merkeze ait görev ve yetkilerin belediyelere devredilmesi için “Kamu Yönetimi Temel Kanunu” adlı yasa hazırlıkları, aldı başını gitti.
Temel Kanun düştü. İçindeki parçaların kimileri yürürlüğe girdi. Ama bu işin özü uygulamaya geçirilemedi. Yani, devletin merkeziyetçilik esasına göre kurulmasına son verilemedi. Yeni ilke, ademi merkeziyetçilik esas kılınamadı. Böylece eyaletleşme hedefi yine başka bir sonbahara kaldı.
*
2010’lu yıllarda eyaletçiler başka bir fırsat gördüler. Yapıyı, büyükşehir modeliyle değiştirmek fırsatını…
Denemesini İstanbul ve Kocaeli’nde yapmışlardı. Büyükşehir belediyesinin sınırları, bu illerin sınırlarıyla aynı yapılmıştı. İki ilin alanında 3 idare olmuştu. Merkezi idarenin kendisi olarak valilik; ilin yerel yönetimi olarak il özel idaresi; yine ilin yerel yönetimi olarak büyükşehir belediyesi.
Bir ilde üç idare çok fazla.
Olan özel idareye oldu; tarihe karıştı.
*
2012’de yasayla, 2014’te seçimler sonunda, bu model yayıldı ve 30 ili kapladı. Bu tarihe kadar yalnızca ilin merkezindeki şehirde yetkili olan “Büyükşehir Belediyesi”, ilin tümünde yetkili oldu. Hukuken ayrı bir adları yok. Uygulamada bunlara “BüTünşehir Belediyesi” dedik. “İl-Belediyesi” de diyebilirsiniz.
Toplam 81 ilin 30’unda il özel idareleri kaldırıldı.
Belediyeler o kadar genişlediler ki, belediye olmaktan çıktılar. Öyle ya, belediye ‘şehir/kent’ büyükşehir de “metropolitan şehir/kent’ yönetimidir. Oysa bu değişiklik belediyeciliği “şehir”den aldı, “alan yönetimi” ya da “bölgesel yönetim” haline getirdi. Belediyelerin adı kaldı; özü ortadan kalktı.
*
Şimdi gazetelerde küçük haberler var.
Ülkenin tüm illerinde bu modele geçileceği yazılıyor.
Bu doğruysa, olan şudur:
Büyükşehir belediyesi modeli kullanılarak, Türkiye, merkezi il idaresinden yerel il idaresine evrilecek. Bunun son adımı, merkezi il idaresinin, valilik sisteminin ortadan kaldırılmasıdır; alan-bölge yönetiminin “yerel”lere terk edilmesidir; yani devletin eyaletleştirilmesidir.
*

Türkiye’nin çıkarlarına köklü biçimde aykırı sinsi baskılara karşı duyarlı olmalı…
[Aydınlık, 1 Ekim 2017]

İlgili makale: Büyükşehir belediyeciliği bitmiştir
İlgili makale: BüTünşehircilik kaç sandalye kırar? 




27 Eylül 2017 Çarşamba

AB’den Bize Kalan Nedir?


Dünyanın şurasından burasından, yakın gelecekte yapay zeka temelli yeni bir teknik dalgayla burun buruna gelineceği sesleri duyuluyor. Çeşitli devletlerin yöneticileri, kendi ülkeleri için yeni eğilimleri yönetmek zorunluluğu doğduğunu dile getiriyorlar. Bunun aracı herkes için aynı. Bütünleşik ve işler bir Bilim, Teknik ve Yenilik Politikası.
*
Bizde de bu işe kafa yoran ve hatta yaşamını bu alana adamış çok değerli insanlar var. Bu alanda devletin hatırı sayılır bir birikimi de var. Ama aynı zamanda ulusal bir politika oluşturma çabalarına karşı, herşeyimizi Amerikan ya da Avrupa devletleriyle tekellerine doğru akıtmaya çalışanlar da hiç eksik değil.
*
Bugünkü sorunu sona bırakmadan hemen belirtmek gerekirse, geleceği de doğrudan etkileyecek büyük sorunumuz, Türk bilim ve teknoloji politikasının 2000 başından bu yana Avrupa Birliği bürokrasisinin isteklerine sıkıştırılmış olması. Sorun, bilim politikamızın “katılım müzakereleri”ne dahil edilmiş olması. Bunun resmi adı, Fasıl 25.
*
Avrupa Birliği, Türkiye’nin bilim ve araştırma politikasını elbette kendine göre ölçtü. Özünde de iki ölçütü oldu: (1) AB’nin Çerçeve Program dediği araştırma programlarına katılımı, (2) Türkiye’nin Avrupa Araştırma Alanı dediği araştırma gündemine entegrasyonu. Birincisi, Türkiye’nin üstüne bir de para verdiği uygulama dünyasıdır. İkincisi ise Türkiye’nin ulusal araştırma gereklerinden vazgeçip hedeflerini kısa adı ERA olan Avrupa’nınkilere bağlaması.
Durum, somut olarak 2004’ten beri böyle.
Bizim kısa adı TARAL olan Türkiye Araştırma Alanı’mızın belirlenişi de, bu tarihten sonra üretilen onlarca strateji belgemiz de, AB’nin darmadağınık ve çıkar çatışmalarıyla eşgüdüm sorunlarından muzdarip “model”ine göre oldu. İşbirlikçiler için söylenecek söz yok. Ama ulusal aklın bu sürece “Avrupa’dan öğrenebiliriz” diyerek kapı açması üzerine konuşacak çok şey var.
Neyse, şimdi neredeyse yirmi yıl geçti.
AB ile ilişkiler malum. Bu sahte üyelik koşuşturmacasından bize kalan çok masraf, çok belge, dünyayı yönetişimlik ve müşterilerden ibaret gören karmakarışık bir kamu politikası.
*
Oysa sahip olduğumuz birikim gerçekten hiç de sıradan değil.
Bu alanda Birinci Beş Yıllık Plan’la doğan kamu politikası ve TÜBİTAK, ulusal kalkınma mücadelesinde adet birer arenadır.
1983 yılında kabul edilen Türk Bilim Politikası: 1983 – 1993 belgesi ile Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu (BTYK) düzeneğinin ortaya çıkışı ve serüveni, 1993 tarihli Türk Bilim ve Teknoloji Politikası: 1993-2003 belgesinin 2000 yılına kadar tasarlanan ‘atılım projesi’ de öyle.
Bu sürecin değil, mücadelelerin ürünlerinden biri olan 1997 tarihli Türkiye’nin Bilim ve Teknoloji Politikası belgesi de…
*
2000’li yılların bol sayıdaki ‘strateji belgeleri’ bunlardan farklı. Dilleri de, öncelikleri de farklı. Bunlardan insan ve araştırmacı ile ilgili olanlar, 1990’ların “uzmanların serbest dolaşımı”na odaklanmış hizmet ticareti anlaşmasının (GATS) adeta ekleri gibi. Bu metinlerde AB var, küreselciliğin burcu GATS var, patentçilik var, yani işin ticarileşmesi ve küreselleşmesi var; ama ulusal zekâ yok.
*
Dünyada “üretici ekonomi” dendiği zaman, çoktandır bilim ve teknoloji alanındaki üretim anlaşılıyor; tarım ve sanayideki üretimin artık bunlarla mümkün olduğunu kabul etmeyen kalmadı. Ama daha önemlisi bilim, teknik, yenilik bakımından dünya yeni bir döneme yürüyor.
Türkiye’nin uluslararası ilişkileri bakımından da başka bir döneme giriyoruz.

Böyle bir dönemde geleceği AB’ci-küreselci bilim politikalarıyla karşılamanın bize yararı olacağını kim ileri sürebilir? 
[Aydınlık, 27 Eylül 2017]

24 Eylül 2017 Pazar

DÜNYA GÖRÜŞÜMÜZÜ KUŞANMAK


Küreselcilik, 1989’da gürültüyle zirve yapan son hakim ideoloji, çöktü.
Zirveye, Sovyetler Birliği’nde Gorbaçov’un “glasnost – perestroyka” kavramlarıyla birlikte tırmanmıştı. Sosyalist dünya dışında kullandığı en temel araç ise, hiç kuşku yok, “özelleştirme” idi. Bunlar soyut kavramlar değildi. Geliştirilen politikaların adlarıydı. Somut kavramlardı.
Yeni Dünya Düzeni’nin “yeni bakışı” bir anda yayıldı. ABD’den Avrupa’dan Fukuyama, Habermas, Huntington gibi birkaç ‘dünyaca ünlü filozof’ konuştu. Ne hikmetse genellikle Peter ve Thomas adlı, adları İncil’den bilgileri askeriyelerinden gelen yönetim ‘guru’ları fetvalar verdi. Dünyaya şebeke gibi yayılan belli başlı yayıncılar harıl harıl kitap bastı. Üniversiteye ‘burs’ adıyla mali kaynak sunan şirketlerin ve en ünlüsü Soros olan ‘kimse’lerin dernekleri, akademilerin araştırma gündemini belirledi. Elbette bütün çark, belli başlı devletlerin doğrudan ya da yönlendirdikleri uluslararası kuruluşların desteğiyle döndü.
*
Türkiye, dünyanın pekçok ülkesi gibi, bu saldırının muhatabaydı. Ama ülkenin müesses kurumları, hızla, küreselleşmenin ortağıymış gibi davrandı.
*
1990’ların başında akademik-bürokrat bir çevre, küreselcilerin “governance” lafına Türkçe “yönetişim” dediler; hemen militanlık devrine geçtiler. Bu lafla “devlet bitti” diyorlardı. Devlet tek başına yönetmesindi; kamu gücü, özel sektör ve gönüllü (üçüncü) sektörle paylaşılsındı. Serbestleştir! Özgürleştir!
Yani bizi bundan böyle resmi olarak devlet + yerli şirket-yabancı tekeller + cemaatler yönetsindi. Öyle adımlar atıldı; cemaatler Birleşmiş Milletler şemsiyesi altında sivil toplum örgütü sayıldı vb… Kuralsızlaştırma (deregüslasyon), şeffaflık, hesapverebilirlik, toplam kalitecilik, esnek istihdamcılık, vb… kavramlar, sahiplerinin deyişiyle Yönetim’in bitmesi, Yönetişim’in doğurulması içindi.
Yeni-zihniyeti uyguladılar. Sonuç, üretemeyen ülke ve cemaatler savaşı yaşanan devlet aygıtı oldu.
*
1990’ların başında Prens Sabahattinci ‘ademi merkeziyetçilik’, Avrupa Konseyi’nin Yerel Yönetim Özerklik Şartı’na getirdiği yeni yorumla ‘subsidiarite’cilik oldu. Geçmişten Hürriyet ve İtilafçılık sağcılığı, güncelden etnikçilik-bölgecilik solculuğuyla elele tutuştu. Ümmetçilik bunların çevresine konuşlandı.
*
Küreselcilik, entelektüel-humaniter - son moda sever olanların ellerini de boş bırakmadı. Bu gibiler çok bilmiş halleriyle farklılık, çeşitlilik, ötekilik, yüzleşme, kimlik… derken, işler Türkiye’yi soykırımla suçlamaya ve kültürel özerklik diye çok-etnikli bir devlete yelken açmaya vardı. Ulusal devleti yıkıp çok-etnikli hale getirme hedefi, önce anayasal vatandaşlık ve sonra eşit vatandaşlık etiketleriyle, hem iktidar partisi AKP’nin hem anamuhalefet partisi CHP’nin resmi belgelerine kadar sokuşturuldu.
Bu laflar şimdi o belgelerden temizlenmeyi bekliyor.
Entelektüel – hümaniter - son moda sever’lere gelince, onlar önlerine yeni-kavramlar atılıncaya kadar geri çekildiler.
Ama en önemlisi, daha 1980’lerde başlamış olan büyük tarihsel mücadele, tüm acımasızlığıyla gözler önüne serildi.
*
Çeyrek yüzyıl boyunca caka satan entelektüele bakın, şimdi şaşkın ve pek dalgın. Daha dün militanlığını yaptığı kavramları bile hatırlayamaz halde. Bozguna uğrayıp çekildiler.
Küreselciliği püskürten akıl, önceki yüzyıllardaki milliyetçiliğin yeni bir türü olan ulusalcılık oldu. Şimdi yaşam, dünyada da Türkiye’de de ulusalcı konumu güçlendirerek ilerliyor.
Bu elbette çok iyi.

Ne var ki, yaşam, zihinsel inşadan önde ve daha hızlı gidiyor. O halde bizim, düşünsel kuruluşa daha sistemli biçimde ve daha fazla odaklanmamız gerekiyor.
[Aydınlık, 24 Eylül 2017]

20 Eylül 2017 Çarşamba

RUSYA İLE DÜŞÜNSEL İLİŞKİLERİMİZ


Ruslar, Türkiye üzerine kendi dillerinde çevrilmiş ya da yazılmış yayınların neler olduğunu tam sayım halinde biliyorlar. Kaynakça çalışmalarını çoktan yapmışlar. Ellerindeki ciltlerde Rusçada bizimle ilgili olan yayınlarını taramışlar. Kaynakçaları 1713 yılından başlamış, bugünlere kadar gelmiş.

Rusça’da Türkiye üzerine yazılmış 1713 – 1917 yılları arasında 5116 adet, 1917 -1975 arasında 15797 adet yapıtın bilgisine sahibiz, diyebiliyorlar.

Biz ise, Türkçede Rusya’ya ilişkin çevirdiğimiz ya da kaleme aldığımız yayınların neler olduğunu bilmiyoruz. Rusya hakkında neleri bildiğimizi ve neyi, ne zaman, nereden, nasıl öğrendiğimizi ölçebileceğimiz bir “kaynakça”mız yok.

Oysa “kaynakça”, Batı dilinden söyleyişle bibliyografik çalışma, hangi alan söz konusu ise o alanda, elgördülük değil ciddi işler yapıldığının işareti sayılır. İşe başlamanın “a”sı!

Bizde yok!
*

Rus akademisyenlerden S. N. Uturgauri, Ankara’da 1992 yılında yapılan 500. Yıl Sempozyumu’na sunduğu bildirisinde, Rusya ile birbirimizi öğrenmeye başlama tarzımıza ilişkin olarak ilginç bilgiler veriyor.

Diyor ki, ülkelerimiz birbirini, doğrudan kendi dillerinde kendi yaptıkları incelemelerle değil, büyük bölümü Fransızcadan yapılan çeviri kitaplarla tanımaya başladı.

Rusya’da bizimle ilgili ilk kitap, “Osmanlı İmparatorluğunun yükselmesi, çökmesi ile askeri durumu” başlıklı, Kont Marsilye adlı yazar tarafından kaleme alınmış Fransızca bir kitabın 1737 tarihli çevirisi. Bizde Rusya hakkındaki ilk kitap ise, Edirne Barışı’ndan sonra yine Fransızcadan çevrilerek 1829 yılında yayımlanan J. H. Castera’nın “Katerina Tarihi” olmuş.

İlk diplomatik-ticari ilişkilerin 1492 yılında başladığı düşünülürse, ortada hem geç hem dolaylı bir kültürel temas gerçeği var.

*

Rusya – Türkiye arasındaki kültürel ilişkilerin Batı coğrafyası üzerinden değil, iki tarafın birbirinin kültürünü aracısız doğrudan öğrenme dönemi, Rusya’da 1781’de bizde ise 1886 yılında başlamış.

Onlar Şair Nâbi’nin Hayriyye’sini 1781’de [Fransızcadan çevirip] Rusça okurken, biz onların diplomat-yazarı Griboyedov’un Akıldan Bela oyununu -Mizancı Murat Rusçadan çevirmiş- Osmanlıca/Türkçe olarak 1886’da okumuşuz.

*

Tarihlere dikkat ederseniz, bir de şöyle bir durum var: Birbirini Batılıların süzgecinden okumakta Rusya 1737 - biz 1829; birbirinden doğrudan çeviri yaparak öğrenmede Rusya 1781 – biz 1886 doğumluyuz. Aramızda yüz yıllık, hiç de az olmayan bir fark var. Bugün, “karşımdaki hakkında ne biliyorum” sorusunu açıklığa kavuşturacak bibliyografik çalışma eksiğimizi göz önüne alırsak, kültürel ilişkilerde bizim daha ‘geriden gelme’ özelliğimiz halen sürüyor demektir.

Herkes önce kendinden sorumludur. Artık, yetersiz bilgi ve eksik gayret sorunumuzun üstesinden gelmemiz gerekir.

*

Elbette bir de sorularımızı yeniden düzenleme işi var…

Alanın uzmanlarınca masaya koyulmuş, ne var ki üzerinde durulmamış, ama öne çıkarılmaları heyecan verici çok soru var.

Örneğin, Türk – Rus ilişkilerinin son 500 yılında yaşanan 12 savaşın toplamı 50 yıl. Peki kalan 450 yılda ne var ne yok?...

Örneğin, bu kapışmalarda başka devletlerin rolü ne kadar?...

Örneğin, bu iki ülkenin hem imparatorluk hem modernleşme tarihi neden bu kadar çok birbirine benzer? …

Örneğin, Batı zihninde dünyanın Batı/Doğu sınırı kâh Hristiyanlık/İslam kâh Katolik/Ortodoks ayırımına göre çizilir; bu durumda ‘kim kimle daha çok kültürel ortak’? …

*

Kendi gerçekliğimize ve başkalarıyla ilişkilerimize taşıma süzgeçlerden değil de doğrudan bakabilirsek, ezbere aldığımız sorulara farklı ve yeni sorular ekleyebilirsek, hiç kuşkusuz gözlerimizin önünde başka bir dünya görüntüsü belirecek.

[Aydınlık, 20 Eylül 2017]

10 Eylül 2017 Pazar

ULUSLARIN YENİDEN YÜKSELİŞİ


Avrupa ülkeleri artık tek tek bir şey değil. Avrupa Birliği olarak var olamayacakları da belli oldu. Doğru, Avrupa buluşlarıyla hayranlık topladı, sanayisiyle göz kamaştırdı. Ama yüzyıllar süren acımasız sömürgeciliğiyle de tarihe parmak ısırttı. Avrupa’nın ‘insana değer veren’ refah devletleri, son çeyrekte liberal-özgürlükçü kazma darbeleriyle yıkıldı. Uygar Avrupa, şimdi mazlum milletlerden aldığı ah’ların ağırlığı altında eziliyor.
Amerika Birleşik Devletleri’nin dünya egemenliği ise, Avrupa ülkelerininkinden de kısa sürdü. Onun öyle büyük buluşları olmadı. Dünyaya ‘Amerikan tarzı yaşam’ denen buzdolabı, otomobil, twist-again,  ekmek arası köfte ayarı şeyler sunarak yükseldi ve inişe geçti. Hepsi bir yüz yıl içinde olup bitti. Amerikan ‘fırsatlar denizi’ kurudu. Şimdi başka ülkelerin yanı sıra kendi topraklarındaki göçmen çocuklara sopa sallıyor.
*
Toplum ve sistem mühendisleri, hesabına oturdukları küreselleşmeci yeni dünya düzenini doğurtamadılar. Sözde akademik yayınları, film sanayileri, özendirme ve korkutmacaları, rüşvetçi özgürlükçülükleri işe yaramadı. ‘Kimyasal silah, bomba üretimi var’ yalanlarıyla yaptıkları askeri işgallerle vekalet savaşları, geriye kendilerine dönük koyu bir öfke bıraktı.
Petrol, gaz, su için organize ettikleri saldırganlıklarını din-mezhep örtülerine sarıp sarmalayıp satma oyunu, bundan böyle zor tutar. Dünyanın doğu denizlerinde yürüttükleri arsız kavgalarını Kore’de, Arakan’da, Yemen’de, Somali’de bulayıp satacakları şekerleri kalmadı.
*
İnsanlık kendisi şimdi gerçek bir yeni dünya düzeni doğuruyor. Bu doğuma ise, gözle görülür ve elle tutulur biçimde ulusal devletler ebelik ediyor.
*
Küreselleşmeciliğin din ve vicdan özgürlüğü adına parlattığı, karşılığında ondan ulus/millet yerine ümmetçiliği yükseltmesini ve ümmetler arası diyalog yaratmasını istediği dincilik, küreselleşmeciliğin çöküşüyle birlikte telaşa kapıldı. Bugünkü parlaklığı, sönmüş yıldızların zamanı şaşmış ışığı gibi. Kurumlaşmış dincilik, artık, dünyevi iktidarın bir yerlerine tutunmak için ulusal devletlerle ilişkilerini yeniden düşünmek zorunda. Elbette ulusal devletler de…
Küreselleşmeciliğin kolektif haklar adına kışkırttığı ırkçı etnikçiliğin durumu da ümmetçiliğin durumuna benziyor. Farklılıklar, çeşitlilikler kutsaması yapıp ‘öteki’ için ulusal bütünleri tu kaka eden karanlık merkezli ideoloji geriledikçe, ırkçı-etnikçilikten geriye saldırganlıktan başka bir şey kalmadı. Bizde, Suriye’de, Irak’ta PKK-YPG-Barzanilerin emperyalizmin silahlarını açıktan açığa kuşanmaları gibi, benzerleri her nerede iseler, aynı tüfeklerle aynı tankların üzerinde boy verir oldular. Bunların ulusal devletlerle ilişkilerini yeniden düşünmek gibi bir fırsat ve olanakları artık yok. Elbette ulusal devlerin de…
*
Şimdi zaman, ulusal devletlerin ırkçı-etnikçilikle yani emperyalizmin kendisiyle son hesapları görme zamanı. Gelecekte var olma iddiasının gereğini yerine getirerek ulusal bünyeyi onarma ve toplumunu kendine güvenli, çalışkan, insanlığın bir üyesi olarak kendiyle övünen sağlam, parlak bir bütün haline getirme zamanı.
*
Ulusların yeniden yükselişi, yeni koşullarda yaşanıyor.
Eski doğuşları batı-merkezli idi. Yükselişleri kapitalizm ve sömürgecilikle el eleydi. Sosyalizm ve ulusal kurtuluş savaşları buna ikinci ve üçüncü yolları kattı, rengi değiştirdi. Bu deneyimlerin hepsi parladı ve söndü. Elde kalan rengarenk ve devasa bir deneyim alanı.
Şimdi ulusların yeniden yükselişi, sosyalizm ve ulusal kurtuluş savaşları yaşamış olan taraftan, sömürgeciliği ve emperyalizmi büyük acılarla yaşamış olan topraklardan geliyor.
*
Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun ‘Sen Mişel’de koyuvermiş sakalı, neylesin bizim köyü’ dediği ‘herifçioğulları’nın bu yeni durumu anlamalarını beklemek faydasız. “Uygar”lık deyip Batı emperyalizminin eteklerine yapışanlarla daha fazla zaman yitirmemeli.
Kulakları başka seslere, doğan yeni dünyanın gürlemelerine açmanın vaktidir.

Türk ulusunun yeni dünyada alacağı yere karar vermemiz ve akılla yetenekleri bu amaca sabitlememiz gerek.
[Aydınlık, 10 Eylül 2017]

10 Temmuz 2017 Pazartesi

“The Mektup” Üzerine


The Mektup, Kılıçdaroğlu adına Avro-Atlantik gazetelerinde yayınlanan açık mektup.
Küresel demokrasi projecilerini göreve çağıran kara bir belge.
1
The Mektup, yürüyenlerin Türkiye vatandaşları olduğunu ilan eden bir belge. Anayasal hiçbir değeri, fiilen de kendisi var olmayan bu sıfat, ülkemizde liberal, gerici ve bölücü hareketlerin anayasaya yerleştirmek istedikleri siyasal sıfat. The Mektup, bu tercihiyle, yürüyen harekatın başında, Türk vatandaşlığı sıfatını ortadan kaldırmak, böylece Türk Milletinin yapı taşını yerinden oynatmak isteyenlerin bulunduğunu gösteriyor.
2
The Mektup, “dünya aşırılıkçıların, dar görüşlü popülistlerin ve diktatörlerin yükselişine sahne oluyor” saptamasını yapıyor. Tuhaf bir dil. Daha doğrusu, fazla Amerikanca.
*
“Aşırılıkçılar”…Amerikan menşeli medeniyetler çatışmasının doğrudan ürünü olan ılımlı – aşırı/radikal İslamcılar ayırımı. Buna ek olarak, ılımlı laikçilik de denen sekülerlik ile katı laikçilik denen laiklik cepheleşmesi. Yani The Mektup, Atlantikçilerin ılımlı İslamcılık ve sekülercilik tercihinin yanındayım diyor.
“Dar görüşlü popülistler” ve “yükselen diktatörler”… Bunun adı üstünde. The Mektup, küresel tekellerin açgözlü çıkarlarına karşı kendi ulusunun yararını ilk sıraya koyan halkçı siyasetlere karşı savaşmak hevesinde olduğunu söylüyor. Verdiği örneklerden belli ki, Arap Baharının ve Renkli Devrimlerin hedeflerini paylaşıyor. Libya’da, Mısır’da, Irak’ta, Suriye’de, bu çizgide yer alan Venezuela gibi kimi Latin Amerika ülkelerinde yaşanan zor ve acı olayların sorumluluğunu, bu ülkelerin “popülist” ve “diktatör” dediği önderlerine yıkıyor.
İnanılır gibi değil!
Bunları istila ve işgal eden, nükleer ve kimyasal silah yapıyorlar/yapacaklar/yapabilirler yalanlarıyla perişan eden emperyalizme değil; bu ülkelerin halklarına ve önderlerine saldırıyor.
3
Daha da ileri gidiyor ve Türkiye’yi de bu sınıfa koyuyor.
The Mektup “uluslararası çapta yeni demokratik araçlar geliştirmeli ve bunları paylaşmalıyız” diyor.
Atlantik dünyası ne zaman “demokratik” dediyse, ardından yeni tipte bir sömürgecilik düzeni ve acı işgaller, hatta El Garib işkencehanesi gibi insanlık ayıpları geldi.
HDP/PKK’nın ağzındaki nakarat gibi! Bunlar da ne zaman “demokratik” dedilerse, sonra hep birlikte bunların hendekçilik, özsavunma/özerklik/özyönetim ilanı falan gibi şeyler olduğunu, milletin ve ülkenin bölünmesi anlamına geldiğini gördük.
Şimdi biz, The Mektup’un bu işlerin mimarı liberal demokrat cenahı göreve çağırdığını satır aralarında değil, açık satırlarında okuyup dururken , “uluslararası çapta demokratik araçlar” sözünden daha başka ne anlayabiliriz ki!
4
The Mektup “dünya”ya çağrısını yaparken kendi etiketini de alnına yapıştırmış bulunuyor. Aşırılık, popülizm ve diktatörlerin yükselişine karşı “liberal demokratlar nasıl yanıt vermeli?” diye soruyor.
*
Söylemeye gerek var mı?
Liberal demokratlık, mutlak serbest piyasa ekonomisi militanlığı demektir. Devletçiliğin, kamu hizmetlerinin, planlamacılığın reddi…
Liberal demokratlık, halkçılığa “popülizm” der. Halkçılık ve onun daha gevşek hali olan sosyal devlet felsefesini sevmez; çünkü bu, gelir dağılımı adaleti derdine düşmek demektir. Yük – nimet bölüşümünde adalet, liberal adaletin görüş alanında yoktur.
Liberal demokratlık devrimciliği sevmez. O, kirli “demokrasi projesi” için renkli-güllü-baharlı karşıdevrimleri sever.
Liberal demokratlık laiklikten hoşlanmaz; o ılımlı laiklik dediği sekülerlik modelini sever. Oradan da “ılımlı siyasal dinciliğe” yelken açar.
Cumhuriyetçilik mi dediniz? Liberalizmin şampiyonu İngiltere’de cumhuriyet yok; monarşi var!
Milliyetçilik?! Küresel serbest piyasa ekonomisi, en tepesinde dünya elitlerinin keyif çattığı türden bir kozmopolitizmdir; ne milliyetçiliği!
Özetle, Altı Ok’a elveda!
5
The Mektup…

Tarihimizin kara belgelerinden biri, ülkemizin kurucu partisi için ise kepenklerini indirme belgesidir.