12 Aralık 2016 Pazartesi

MANDACI ZİHNİYETİN SÜRPRİZ DERİNLİĞİ


Olayların içinde yaşayan kişi olarak değerlendirince, insanda “herşey darmadağın oluyor” duygusu öne çıkıyor. Olayları dışına çıkıp çözümleyen kişi olarak değerlendirince “herşey yeniden biçimleniyor” yargısı baskın geliyor.
*
Bağımsız Türkiye idealine saygılı sandığımız kimseler, bugünlerde “biz batılı ve batıcıyız” diye haykırıyorlar. Türkiye’nin Rusya, Çin, İran ve daha başka ülkelerle ulusal paralarla ticaret yapma anlaşmalarının boş iş olduğunu yazıp çiziyorlar. Dolar ile avroya “rezerv para” demişler, “bunların dışına çıkmak batıdan kopmak olur” diyerek kraldan çok kralcılık yapıyorlar.
*
Tam bağımsız Türkiye idealine yakın sandığımız kimselerden, Paris kahveleriyle Londra pub’larında bile artık görülmeyen türden bir ‘doğu bulantısı’ yayılıyor çevreye. Bir çırpıda açığa vurulan bu ölçülerdeki Rusya-sevmezlik, Arap ya da Fars hoşnutsuzluğu, Çin rahatsızlığıyla burun buruna gelişimiz, bugünlerde yaşadığımız son sürprizler.
*
Sürpriz şaşırtır; bunlar da şaşırtıyor. Ama insanın şaşkınlığı kısa sürüyor. Biraz düşününce fark ediyoruz ki, bu kimseler daha düne kadar küreselleşmeden ve küreselcilikten memnun olanlardı. Küreselciliğin emperyalizmin yeni suratı olduğunu söylediğimizde, başlarını hafifçe arkaya atıp ‘eskiye takılmamak lazım’ deyişlerindeki kibir, demek ki ‘batılı ve batıcıyız’ ruhunun göstergesiymiş.
*
Dış ekonomik ilişkiler ya da uluslararası siyasal ilişkiler üzerine başlayan konuşmaların bir anda “biz nereliyiz” sorusuna gömülmesi, mandacı zihniyetin sandığımızdan daha derin köklere sahip olduğunu gösteriyor.
21. yüzyılda, küreselleştirmecilik siyasetinin çöktüğü bir zamanda, gerçek bir bağımsızlık devri için uluslararası koşulların pekçok olanak sunduğu bir dönemde, Türkiye’yi kimliği ve konumu bakımından kendinden başka yerlere bağlama gayretinin başka bir açıklaması yok.
*
Batının “evrensel” ve “insan” hakları bildirgelerindeki zayıflık ortada iken, bunlara sarsılmaz bir imanla bağlanmış olmanın sonucu gönüllü kölelikten başka bir şey değil. Avrupa Parlamentosu daha dün, Rusya’yla ilgili olarak aldığı kararda “benim değerlerimi benimsemediğini düşündüğüm kişi ve kurumlar evrensel’in de insan’ın da dışında kalır” demedi mi? Evrensel’in ne olduğuna da, insan’ın kim olduğuna da o karar veriyor. Bunları neredeyse ilahi karar katına yükseltip, sıcak siyasette kendi çıkarına ölçü olarak kullanıyor. Batı yasayı kendisi koyuyor; kendisi uyguluyor; kendisi yargılıyor; kendisi asıp kesiyor. Bu gücü bizim için de kullanıyor. Mandacı zihniyet bunların hepsine kölece “evet!” diyor. Biz batılıyız! Emperyalizmin hakkıdır; onun meftunuyuz!
Şangay ülkeleri otoriter/totaliter rejimler, bizim ne işimiz olur onlarla sözlerinin arkasında, emperyalizm gönüllülüğü çok fena sırıtıyor. Kendileri emperyalizmle Katolik nikâhı kıymışlar, Avrasya ülkeleriyle işbirliğine tahammülleri yok.
*
Dünya yeniden biçimleniyor.
Batı, uygarlığın öncüsü olma iddiasını da gücünü de yitiriyor. Yeni bir dünya kurulacak.

Türkiye, 1945’te yaptığını yapmayacak. Kurulacak dünya içindeki yerini belirlemeyi, kursunlar da sonra biz de yerimize geçeriz siyasetine bağlamayacak. Yerini, yeni dünyanın kuruluşunda rol alarak kendisi belirleyecek. Öyle görünüyor ki, bize düşen, ülkemizin bu gücünü ortaya çıkarmak için mandacı zihniyetle kıyasıya bir mücadele yürütmek.

[BAG, Aydınlık, 11 Aralık 2016] 

8 Aralık 2016 Perşembe

SÖYLEŞİ: BUGÜNKÜ SİSTEM YARI-BAŞKANLIKTIR (egeekspress.com, 8.12.2016)

CHP eski Milletvekili Siyaset Bilimci Prof. Dr. Birgül Ayman Güler, siyasetin gündemine MHP'nin desteği ile yeniden getirilen  Anasaya değişikliği konusunda egeekspress.com'un sorularını yanıtladı. Güler, bu günkü sistemin zaten yarı başkanlık sistemi olduğuna dikkat çekiyor. Bunu birinci aşama sayan Güler, şimdi de MHP desteği ile işin ikinci aşamasının gerçekleştirilmesinin planlandığını belirtiyor.  MHP'nin hükümeti, parlamentoyu devre dışı bırakacak bir değişikliğe razı olmasının eyaletleşme ve çok etnikli millet oluşturmak için yapılacak değişiklikleri de kabul ettiği anlamına geldiğini ifade eden Güler Türkiye'yi  bekleyen sorunları anlattı... 
Öncelikle bugün işlemekte olan sisteme bakmak gerektiğini anlatan Birgül Ayman Güler, sistemin zaten parlamenter bir sistem olmadığının altını çizerek şunları söyledi:
BUGÜNKÜ HÜKÜMET SİSTEMİ TANIMI GEREĞİ YARI-BAŞKANLIKTIR
"Bugün yürürlükte olan hükümet sistemimiz parlamenter değil yarı-başkanlık sistemidir. Bu özelliği bir televizyon programında Prof. Dr. Ersin KALAYCIOĞLU dile getirmişti. Doğru bir saptamadır.
Bu fiili değil, anayasal bir durum. Her ne sebeple olursa olsun, hükümet sisteminin adını doğru koyamadığımız sürece fikir ve tavırlarımız netlik kazanamıyor.
Bunun ilk parçası 1982’de verilen yetkilerle yaratılan “güçlü yürütme – güçlü cumhurbaşkanlığı” ile yerleştirilmişti. İkinci parça, 2007’de cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi anayasa referandumuyla kabul edilince yerleştirildi. Mevcut sisteme bu modelin çizgilerinden bakmakta yarar var. Anayasa değişiklikleri üzerine tartışmalar böylece daha anlamlı bir yola girebilir."


İşte Ayman'a yönelttiğimiz sorular ve cevapları:

Anayasa değişikliği konusunda, yayınlanmış birçok makaleniz olduğunu ve görüşlerinizi bu makalelerde dile getirdiğinizi biliyoruz. Bugüne kadar neler oldu?

Bildiğiniz gibi, yıllardır bir “yeni anayasa” baskısı altında yaşadık. Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı olmadığı halde, bu baskı aralıksız sürdü. İstenen şeylerden biri, Anayasa’nın milli/ulusal olmaktan çıkarılmasıydı. Bunu Türk vatandaşlığını silerek yapmak isteyenler vardı. İkincisi, ademi merkeziyetçilik benimsensin, üniter yapı kırılsın diyenler vardı. Yerel özerklik sözü bunların şiarı haline gelmişti. Üçüncüsü, laiklik silinsin hedefi güdülüyordu. “Yeni anayasa”, dışarıda hem ABD hem AB tarafından desteklenen bir projeydi. Devreye kimler girmedi ki? MartiAhtisaari’ler, Venedik Komisyonları, AB İlerleme Raporları…

Türkiye bu baskıyı kırdı.

Saman altından su yürütenler, Türk Milletinin egemenlik hakkını elinden alamayacaklarını gördüler. Yerel özerkliğin hendekçiliğe destek olduğu açığa çıktı; bunlarla kararlı bir mücadele başladı. Cemaat ve tarikatların toplumsal ve siyasal gücü nasıl kötüye kullanabilecekleri 15 Temmuz 2016 işgal girişiminde gözler önüne serilince, laik devlet ilkesinin önemi de elle tutulur hale geldi.

Yeni anayasa rafa kalktı. Bu, ülkemiz için çok hayırlı oldu.

MHP'nin işbirliği ile anayasanın referanduma götürmek çabasını, nasıl karşılıyorsunuz?


AKP tarafı anayasa konusunu üç kademeli hale getirmişti. Yeni-anayasa; eğer olmazsa Kapsamlı Değişiklik; o da olmazsa mini-paket diyordu. Neredeyse tümünden umut kesmişken, MHP Genel Başkanlığı kimsenin beklemediği anda “mini paket” için kapıları açıverdi. Bunu neden yaptı? Gerçek nedeni öğrenmemiz için herhalde biraz daha zaman geçmesi gerekiyor. İyi mi yaptı? Belki bu adım sayesinde anayasa değişikliği gündemi tüketilmiş olur; bu iş gündemden düşer; iyi olur. Ama bu adım başkanlık rejimine sıkışmamıza yol açarsa, iyi olmaz.

Anayasada yapılması istenen değişiklikler, bir başkanlık sisteminin getirilmesi anlamına mı geliyor?

Bir sisteme başkanlık demek için iki temel ölçüt var: Başkanın halk tarafından seçilmesi ve ayrıca bir hükümet olmaması. Bizde 2007’de referandumla anayasa değiştirildi, 2014’te ilk uygulaması yapıldı, cumhurbaşkanı halk tarafından seçiliyor. Koşullardan biri sağlanmış durumda. Mini-paket eğer hükümeti, yani başbakan ve bakanlar kurulunu ortadan kaldırırsa, evet, bu değişiklikler başkanlık rejimi kurmak anlamına geliyor.

Anayasa'da yapılması istenen değişiklikleri bir siyaset bilimci olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu mini-paket açıklanmadı. Basına parça parça yansıyor. Anlaşıldığı kadarıyla mini-pakette hem “partili cumhurbaşkanlığı”, hem de “başkanlık” yönünde değişiklikler var.

Partili cumhurbaşkanlığından başlarsak…

Partili cumhurbaşkanlığı, cumhurbaşkanı seçilen kişinin varsa partisiyle ilişkisi kesilir şeklindeki cümleyle ilgili. Anayasadan bu cümle silinecek. Bence bu olabilir. Çünkü şu andaki yasak, eşyanın tabiatına aykırı. Bir partinin aday gösterdiği ya da desteklediği birinin “o partiyle zinhar ilintin olmayacak” gibi bir noktaya sıkıştırmak anlamlı değil. Ancak mesele, AKP’nin şaşılacak biçimde, cumhurbaşkanı aynı zamanda partisinin genel başkanlığını da sürdürsün gibi tuhaf bir istekte bulunması. Çok-partili bir sistemde, cumhurbaşkanının “bir” partinin genel başkanı olmasını düşünmenin akıl alır tarafı yok.

Başkanlığı bundan ayıran nedir?

Başkanlık, hükümetin ortadan kaldırılması demek. Partili cumhurbaşkanlığı meselesiyle bunun ilişkisi yok…. Hükümet nasıl ortadan kalkacak? Basit. Anayasada nerede başbakan ve nerede bakanlar kurulu lafı varsa, onlar silinecek. İşlem basit, ama sonuçları devasa ve karmakarışık.

Bir koltukta üç karpuz mu? Hem cumhurbaşkanı, hem hükümet, hem partinin genel başkanı…

Düşünün ki, bütün devlet aygıtı, hükümetsiz olarak cumhurbaşkanına bağlanmış. Bütün devlet aygıtına ilişkin kararlar, cumhurbaşkanı kararnamesi denen tek imzalı kararnamelere bağlanmış. TBMM bu alandan tümüyle dışlanmış. Buna bir de partisinin genel başkanı olan bir cumhurbaşkanı ekleyin; yani meclisteki vekillerin de o makam tarafından belirlendiğini düşünün… Dünyada eşi benzeri görülmemiş bir model!

Dünyadaki örneklerden yola çıktığımız zaman başkanlık sistemi niteliğindeki yönetimlerin (ABD hariç) diktatörlüğe dönüştüğünü anlıyoruz.

Bazı başkanlık rejimleri federal düzene sahip. ABD öyle. Güney Amerika ülkelerinin büyük kısmı da öyle. Üniter düzene sahip başkanlıklar ise Afrika ülkeleriyle Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde görülüyor. Görüyor musunuz? Bu manzara ve akıl yürütme bile, başkanlığın demokratik olması için “federalleşme gerekir” denmesine zemin hazırlıyor. Meselenin en önemli yönlerinden biri de bu zaten. Hendek siyaseti güdenlerin yerel özerklik, özyönetim, bölge yönetimi, vb… isteklerine uygun düşen bir sonuç.

Anayasa'da yapılması istenen değişiklikler organizasyonunda, CHP'nin tavrını nasıl buluyorsunuz? CHP sizce, muhalefet görevini yapmış ya da yapıyor durumda mıdır?

CHP yönetiminin siyaseti belirsiz. Örneğin diyor ki, “biz parlamenter rejimin güçlendirilmesinden yanayız”. Peki bunun anlamı ne? CHP yönetimi, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine son vermek mi istiyor? Öyle mi? Öyle değilse, yetkilerini sınırlandırıp bu makamı sembolik hale getirmeyi nasıl yapacak?

Halk seçsin, ama o makam sembolik olsun; bu olamaz mı?

Olamaz, çünkü yetki alanlarını belirleyen şey, makamı yaratan kaynaktır. Cumhuriyet rejiminde en güçlü kaynak “halk”tır. Cumhurbaşkanı meclis gibi doğrudan halkça seçildikçe sembolik kılınması olanaksız. Haydi olanaksız demeyelim, kendine özgü çok özel tarihsel şartlar gerektiren istisnai bir durum olabilir. Ama genel kural olamaz. Aksine, aynı belediyelerde yaşadığımız gibi, bu kaynaktan gelen güç, o makamı yetkileri bakımından sürekli olarak güçlenme yönünde besler.

Belediyelerle nasıl bir benzerlik var?

Belediyelerde 1963 yılına kadar halk meclisi seçerdi. Meclis kendi içinden birini belediye başkanı yapardı. Bu sisteme “meclis modeli” denirdi. 1963’te başkan da meclis gibi halk tarafından seçilmeye başlandı. Buna “başkan modeli” dendi. 1980’lerde özellikle büyükşehir modeli doğunca hepimiz gördük. Küçük – büyük, bütün belediyelerde sistem “güçlü başkanlık modeli”ne dönüştü. Zaman zaman derebeylikler diye eleştirilen bir modele…

MHP'nin bu konuda AKP ile işbirliğine girişmiş olmasına ne diyorsunuz?

MHP, hükümetin ortadan kaldırılması diye özetleyebileceğim “başkanlık rejimi”ne “evet” demişse, bunun bir sonraki aşamada “eyaletleşme” ve “çok-etnikli millet” yaratacak başka anayasa düzenlemelerine kapı aralamaya hizmet ediyor demektir. Böyle bir şey, kendileri açısından büyük derttir.

Sizin yaklaşımınız nedir? Bu AKP-MHP mini-paketindeki konular nasıl ele alınmalı?

Kanımca “partili cumhurbaşkanlığı” olabilir; ancak cumhurbaşkanı seçilen kişi herhangi bir partide görev üstlenemez.

Bu olabilir, çünkü bugünkü durumu doğru saptamamız gerekir, bizim hükümet sistemimiz artık “parlamenter sistem” değil; “yarı-başkanlık” sistemine dönüştü. Cumhurbaşkanı halk tarafından seçilmeye başlandığından beri böyle. Bu fiili değil, anayasal bir durum. Değişiklik 2007 anayasa referandumuyla yapıldı. Partililik konusu, sistemin adının koyulmasını sağlar.

Ve ayrıca, Cumhurbaşkanının yetkilerine gelince, yetki alanı daha 1982’de, parlamenter hükümet sistemini zorlayan ölçülerde genişletilmişti. Mevcut yetkilerin seçilme tarzıyla uyumlu olduğu kanısındayım. Daha fazla genişletmelere gerek yok.

Yapılması gereken şey, meclisi güçlendirmek. Parti tasallutundan kurtarmak. Halkın temsili üzerine koyulmuş baraj gibi ipotekleri kaldırmak.

Vazgeçilmesi şart olan şey ise, “başkanlık rejimi” hedefi. Yani, hükümetin ortadan kaldırılması. Türkiye bu kadar büyük sorunlarla boğuşurken, mevcut sorunlara misliyle yeni sorunlar ekleyecek bir hedef bu. En başta getireceği sorun, ortaya çıkacak güç yoğunlaşması aşılsın diye federalleşme isteklerinin önünün açılması olacak. Türkiye’yi böyle bir derde itmemek lazım.

egeekspress.com

6 Aralık 2016 Salı

SÖYLEŞİ: BAŞKANLIK REJİMİ ZORLAMASINDAN VAZGEÇİLMELİ (Yeni Adana, 6.12.2016)




Önceki gün Ceyhan´da düzenlenen E. Tümamiral Soner POLAT ile katıldığı "CUMHURBAŞKANLIĞI SİSTEMİNE GEÇİT YOK" konulu panelde gündemdeki Anayasa değişikliği konusunda görüşlerini açıklayan Prof.Dr. Birgül Ayman GÜLER ile yaptığımız söyleşide AKP-MHP ittifakı ile hazırlanıp Meclis´e sunulacağı bildirilen ve “Başkanlık” sistemini hedefleyen taslak hakkında kendisinin görüşlerini okurlarımızla paylaşmak istedik. 

Özellikle kamuoyunun bilgisi dışında yürütülmekte olan hazırlıklarda karanlıkta kalan kimi kavram ve düzenlemelerin açıklığa kavuşmasında yararlı olacak görüşleri ile Güler sorularımızı ayrıntılı biçimde açıklarken, iki parti tarafından üzerinde anlaşılan değişiklikler sır gibi saklandığına dikkat çekti ve “Metni görmedik. O nedenle sızan bilgiler üzerinde konuşuyoruz; sızan bilgilere bakınca durum böyle görünüyor. Metin ortaya çıkınca yine konuşalım” önerisinde bulundu.

Hedeflenen sistemin getireceği sakıncalarını, “Her ne kadar şimdi “üniter başkanlık”tan söz ediliyorsa da, sızan tasarının “federal başkanlık” için bir yol temizliği işi yapacağı kanısındayım. Türkiye pek çok farklı akımdan bu yöne doğru adım atmaya itekleniyor. Ben de bu iteklemenin hayırlı işlerden biri olmadığını düşünenlerdenim,” sözleriyle anlatan Söyleşisinde Güler sorularımızı şöyle yanıtladı:

***

MHP, AKP’nin anayasa değişikliği yapması için yolu açtı. Cumhurbaşkanlığı sistemi olacak deniyor. Bu nasıl bir sistem?

Cumhurbaşkanlığı sistemi diye bir hükümet sistemi yok. Bilinen dört sistem var. Başkanlık; Yarı Başkanlık; Parlamenter; Parlamenter Monarşi.

Bunlar birbirinden nasıl ayırt ediliyor?

Bunları ayırt etmemizi sağlayan 2 ölçüt var. Birincisi, cumhurbaşkanı makamında oturan kişi nasıl seçiliyor? İkincisi, sistemde başbakan/hükümet var mı?

Baş kişiyi doğrudan halk seçiyorsa ve hükümet yoksa, sistem başkanlık oluyor; ABD’deki gibi. Baş kişiyi halk seçiyorsa ama hükümet de varsa yarı-başkanlık oluyor; Rusya’daki gibi. Baş kişiyi parlamento seçiyorsa ve hükümet de varsa parlamenter hükümet sistemi; 2014’e kadar Türkiye’de olduğu gibi. Hükümet var, ama baş kişi bir hanedandan geliyorsa parlamenter monarşi oluyor; İngiltere’deki gibi.

O halde şimdi Türkiye’deki sistem nedir?


Cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesi ve başbakan/hükümetin de olması nedeniyle yarı-başkanlık sistemi.

Bu anayasaya aykırı değil mi?

Değil. Çünkü değişiklik anayasa ile yapıldı. Cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesi 2007’de anayasa değişikliğinin referandumda onaylanmasıyla kararlaştırılmıştı. Bu anayasal düzenleme, 2014 yılında seçimler yapılarak uygulamaya girmişti.

Fakat Türkiye’de hükümet sistemi parlamenter hükümet sistemi değil miydi?


Cumhurbaşkanı parlamento tarafından seçilirken öyleydi. Ama anayasada “Türkiye parlamenter hükümet sistemidir” diyen bir ifade yoktu; öyle olduğunu anayasada kurulmuş olan sisteme bakarak söylüyorduk. Cumhurbaşkanı halk tarafından seçilecek kuralı getirilince, sistem tanımı gereği yarı-başkanlığa dönüştü.

O halde, anayasa ile fiili durum farklı değil mi?

Hayır, değil.

Adalet Bakanı anayasayı fiili duruma uyduralım diyor. Ne demek istiyor?

Akıllarında başka bir hükümet sistemi var; anlaşılıyor ki “başkanlık” istiyorlar. Kendileri, Cumhurbaşkanını fiilen başkan olarak görüyorlar; hükümetin yetkileri de onda olsun istiyorlar. Kendi siyasi hedeflerini “fiili durum” sayıyorlar. Oysa öyle değil.

Nasıl bir siyasi hedef söz konusu?

AKP yetkililerinin yaptıkları açıklamaya göre istedikleri sistem “başkanlık rejimi”.

Bunun bir koşulu 2007/2014’te sağlandı. Cumhurbaşkanının parlamento tarafından seçilmesine son verildi; doğrudan halk tarafından seçim ilkesi getirildi. İkinci koşul, başbakan/bakanlar kurulu organlarının yani hükümetin ortadan kaldırılması. Şimdi bir anayasa değişikliği yapılsın ve hükümet ortadan kaldırılsın isteniyor. Hükümetteki tüm yetkiler, genel siyaseti belirleme işi, doğrudan cumhurbaşkanına devredilsin istiyorlar.

Bu da yapıldığı takdirde, hükümet sistemi “başkanlık rejimi” haline getirilecek.

Partili cumhurbaşkanlığı bunun neresinde?

“Partili cumhurbaşkanlığı”, kendi başına düşünülebilir. İlla “başkanlık rejimi” kurulması gerekmez. Şimdiki Anayasa’da 101. Maddede cumhurbaşkanı seçilen kişinin varsa partisiyle ilişiği kesilir deniyor. Bu cümle kaldırılabilir. Şimdi belediye başkanlarında olduğu gibi, bir partiden seçilen kişi yine o partiden sayılır; ama o partinin hiçbir yöneticilik makamında yer almaz, parti unvanı taşımaz.

Ama AKP’nin düşüncesi orada durmuyor. Partililik, seçildikten sonra partinin genel başkanlığı görevini de sürdürmek gibi tuhaf bir amacı da içeriyor. Bu elbette olmaz. Çok-partili siyasal sistemde, ülkenin ve milletin tümünün tek temsilcisi olan cumhurbaşkanının, bir partinin başkanı/yönetici olması, bu ikisi birbiriyle bağdaşmaz.

Tasarlanan başkanlık rejiminin istikrarı artıracağı, yürütmenin güçleneceği ileri sürülüyor.


Tabii, önerilerini savunanlar iyi olacağını gösterme gayretindeler. Ama önemli sorunları görmezden gelmeleri iyi olmuyor. Sorunlardan biri hükümetin ortadan kaldırılacak olmasından geliyor. Diğeri, meclisin hem yasama hem idareyi denetleme yetkilerinin çok büyük ölçüde sınırlandırılmasından kaynaklanıyor. Bunların sonunda cumhurbaşkanlığında arzu edilmeyecek ölçüde bir güç yoğunlaşması ortaya çıkıyor.

Hükümetin ortadan kaldırılması nasıl olabilir?

Anayasada nerede başbakan ve bakanlar kurulu sözü geçiyorsa, o sözler silinerek…

Sorun yaratacak özelliklerden biri bu… Başbakan/bakanlar kurulu yani hükümet sisteminin ve dolayısıyla bakanlıklar sisteminin ortadan kaldırılacak olması. Ülkemizde bakanlık sistemi 2026 yılında 200. Yılını dolduracak. Bu kurumlar, 200 yıldır sürekli gelişerek, reforma tabi tutularak, uygulamada neredeyse sürekli reorganize edilerek gelişti. Kocaman bir idari makine. Bunu bir anda ortadan kaldırmanın kendisi bile başlı başına sorun.

Bu durumda meclis hükümeti nasıl denetleyecek?


Hükümet ortadan kalkmışsa onun denetimi mi olur? Denetleyemeyecek. Bakanlıklar şimdi hükümetin emrinde devlet kurumları. Bunların tümü cumhurbaşkanının yönetimine “hükümetsiz” geçecek. Dolayısıyla bunların denetimi de boşluğa düşecek.

Meclis denetimi yok… Peki meclis yalnızca yasa mı yapacak?

Pek onu da yapamayacak… Çünkü hükümet ortadan kalkacağı için, TBMM’ye “kanun tasarısı” gelmeyecek. Tasarılar Bakanlar Kurulu’ndan gelir; ve yasaların %98’i böyle yapılır. Bakanlar Kurulu ortadan kalkacağı için bu yol da ortadan kalkacak. TBMM, şimdi yasaların en çok %2’sini, belki daha da azını “kanun teklifi” ile yapar. Elinde yalnızca kanun teklifi yolu kalacak. Kanun teklifi, milletvekillerinin yasa önerisi demek. Şimdi tasarıyla yapılan işler nereye gidecek? Doğrudan cumhurbaşkanlığına... Başkanlık kararnamesi kanalına. Bu, büyük bir sorun. Cumhurbaşkanlığında büyük güç yoğunlaşması demek.

Bakanlar milletvekilleri arasından seçilmeyecek deniyor…


Öyle deniyor… Parlamenter sistemde bakanların milletvekili seçilen kişiler arasından seçilmesi kuraldır. Milletvekili olmayanların bakan olarak görevlendirilmesi istisna… Tasarlanan modelde bunun tam tersine döneceği söyleniyor. Cumhurbaşkanı emrinde çalışacak olan, adı “bakan” ama kendisi sekreter gibi bir şey olacak “bakanlar” TBMM içinden seçilmeyeceği için, idare ile meclis arasındaki günlük temas bile ortadan kalkmış olacak. İdarenin meclis tarafından denetimi neredeyse tümüyle ortadan kalkmış olacak.

Cumhurbaşkanı ya da başkan üzerinde denetimsizlik bu boyutlarda olabilir mi gerçekten?

MHP-AKP tarafından üzerinde anlaşılan değişiklikler sır gibi saklanıyor. Metni görmedik. O nedenle sızan bilgiler üzerinde konuşuyoruz; sızan bilgilere bakınca durum böyle görünüyor. Metin ortaya çıkınca yine konuşalım.

Eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?


Tasarlanan başkanlık rejimi öyle bir güç yoğunlaşması yaratıyor ki, kısa bir süre sonra başka bir adımı gündeme getirecek. Denecek ki, “bu güç yoğunlaşmasına yeni bir denge bulmak lazım; devlet tüzel kişiliğini özerkleştirelim; memleket yönetimini eyaletleştirelim”.

Her ne kadar şimdi “üniter başkanlık”tan söz ediliyorsa da, sızan tasarının “federal başkanlık” için bir yol temizliği işi yapacağı kanısındayım. Türkiye pekçok farklı akımdan bu yöne doğru adım atmaya itekleniyor. Ben de bu iteklemenin hayırlı işlerden biri olmadığını düşünenlerdenim.

Başkanlık rejimi zorlamasına son vermekte büyük yarar var.

Başbakan/Bakanlar Kurulu, yani hükümet sistemini ortadan kaldırmak hevesinden tümüyle vazgeçmek gerekir.

Partili cumhurbaşkanlığı olabilir; ama o cumhurbaşkanı partisinde hiçbir yönetici makamda unvan sahibi olamaz. Bu yapılırsa, çok-partili sistemde bir “parti devleti” yaratılmış olur ki, Türkiye’yi böyle bir zorlamayla yormanın maliyeti gerçekten yüksek olur.


4 Aralık 2016 Pazar

YENİ-OSMANLICILIĞIN KAYIP PARÇASI


İnternette yakıntarihimiz.org adlı bir site var. Üstünde ‘eyy Kemalistler, o olmasaydı biz olmazdık’lardan ne zaman vazgeçeceksiniz” şeritleri geçiyor. Bu sitede, FETÖ/PDY’nin Kanada imamı olduğu söylenen Faruk Arslan adlı kişinin şimdi erişilemeyen kendi sitesinden aynen alınarak 2 Mart 2012’de yayımlanmış bir röportajı okumak mümkün.
*
Röportaj, Prof. Dr. Dimitri Kitsikis ile yapılmış. Kitsikis bir Yunan Türkolog. Savunduğu temel görüşü başlığına taşıdığı Türk – Yunan İmparatorluğu adlı kitabı, İletişim tarafından 1996 yılında Türkçe yayımlanmış bulunuyor. Kitabı ilgi çekici. Ama asıl ilgi çekici olan, yukarıda andığım röportaj.
Kitabına bakarsanız, o bir ‘doğucu’. ‘Batı’nın nasıl yıkıcı olduğunu anlatıyor. Kitaptan değil ama röportajdan başka bir şey öğreniyoruz. Evet, o bir ‘doğucu’, ama zinhar Avrupacı değil; “AB Yunanistan ve Türkiye için altın hapishane” diyor. O bir Amerikancı.
Kimi sözcüklerdeki yanlış yazımlara dahi dokunmadan, şöyle:  
*
Röportaj başlığı: “ABD modern Osmanlıyı kuruyor”.  
“Kitsikis: AB’nin amacı sadece kapitalizmin istikrarını üye ülkelerde sağlamak değil. Aynı zamanda üyelerini ulus devletlerden Katalonya ve Patanya’da yaptığı gibi AB eyaletlerine dönüştürmeye çalışıyor. Ulus devletler yok ediliyor. Yunanlılar gibi Türklerde bunu kabullenemezler. Türkiye ve Yunanistan, ABD’nin sunduğu çözüm önerisini takip edebilirler. Washington Türkiye ve Yunanistan’ı büyük bir konfederasyona dönüştürerek AB’nin etkisine karşı balans ayarı yaptırmaya çalışıyor. Ayrıca AB ile ilişkide olacak bu oluşumun AB’nin çözülmesine yarayacağını düşünüyor.”
Soru: ABD’nin Osmanlı imparatorluğunu yeniden diriltmeye çalıştığını mı söylemek istiyorsunuz?
Kitsikis: ABD, Türkiye ve Yunanistan’ın etkisi azaltılmış genişletilmiş bir konfederasyon planlıyor. Bu oluşuma Kürt devleti, Gürcistan, Ermenistan ve İsrail Ortadoğu’dan katılacaklar. Batıda ise  Thracian devletleri Arnavutluk ve Makedonya dahil olacak. Osmanlı imparatorluğu yeni modern bir formatda canlanacak. Ottawa’nın Kanada’nın başkenti olduğu gibi İstanbul Konfederasyonun başkenti olacak. Türkçe ve Yunanca, konfederasyonun iki resmi dili olarak belirlenecek. Diğer bağlı devletler kendi dilleri Arnavutca, Makedonca, Kürtce, Ermenice, Gürcüce, Arapca ve İbranice kullanmaya devam edecekler. … Türk ve Yunan Konfederasyonu geçmişte başarılı oldu, tekrar kurulursa bugünkü Kanada federasyonu gibi başarılı olabilir.”
*
Kitsikis 2012 tarihli röportajın bitiminde “ABD Dışişleri ve politik karar merkezleri, uzun süre olayın farkına varamadı, devlet arşivleri buna şahittir. Ancak son dönemde Washington, bu planın çalışabilir olduğunu anladı ve uygulamaya koydu diyor.
Öyle anlaşılıyor ki, Kitsikis, Abdullah Gül’ün 2007 Gürcistan temaslarını, 2009 Ermenistan Protokollerini, 2010 Yunanistan’la Yüksek İşbirliği Konseyini, Irak – Suriye temaslarını… bu stratejinin parçası diye görmüş.
Doğrusu, açılımlar ve komşularla sıfır sorun siyasetlerini hiç böyle değerlendirmemiştim.
*
Kitsikis odasında oturup hayali kitaplar yazan biri değil. Wikipedi’deki sayfasından öğreniyoruz ki Boğaziçi, Bilkent, Gediz üniversitelerinde dersler verdiği gibi, danışmanlıklar da yapmış. “Türkiye’nin eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal ve Yunanistan’ın önemli politik figürü Giorgos Papandreou’a danışmanlık yaptım.”
*

Yeni-Osmanlıcılığı besleyen BOP’un kayıp parçaları ilginç değil mi? Milli/ulusal devlete karşı genişletilmiş federasyonculuk özlemi çok sürpriz içeriyor. Bildiğimiz ve bilmediğimiz her türlü ‘sürpriz’e karşı hazır olmanın yolu, Türk Milleti’nin egemenlik hak ve yetkisini savunmaktan geçiyor.

[BAG, Aydınlık, 4 Aralık 2016]

1 Aralık 2016 Perşembe

AVRUPACILIK ve AMERİKANCILIK SORUNUMUZ


Ne ABD ne AB Tam Bağımsız Türkiye!
Bu slogan gerçekten çok güçlü.
Gücü, yerli yerinde bir ses uyumu içindeki beş sözcükte kocaman bir program sunabilmesinden, hem ilkeleri hem güncel rotayı göstermesinden geliyor.
İlkemiz bağımsızlıktır, diyor; yani ulusun siyasi egemenliğidir. Ama bu kadar değil, ilkemiz tam bağımsızlıktır, diyor; yani ulusun iktisadi egemenliği… Güncel dünyada tam bağımsızlık, yani ulusun siyasi ve iktisadi egemenliği, Batı rotasında sağlanamaz, diyor. Günümüzde Batı’nın iki kanatlı olduğuna dikkat edilmesi için uyarıda bulunuyor. Batı’nın bir kanadını AB, diğerini ABD oluşturur, diye kanatların kimliğini veriyor. İlkenin yaşama yön verebilmesi için, Batı’nın bu iki kanadından birine yerleşmek olmaz, aynı anda ve aynı ölçüde ikisini birden düşürmek gerekir, diyerek uyarıyor.  
*
Bu güçlü programı geri çekmek için çalışan dört karşı-akım oldu.
En açık ve genişi, “bunlar Türkiye’yi dünyaya kapatmak isteyen izolasyoncular!” diye haykıran müesses nizam akımıydı. “Dünya” dedikleri şey ise elbette Batıdan ibaretti.  
İkinci akım, küreselcilikle birlikte yok oldu. Başlangıçta “bağımsızlığa evet ama, bunun ‘tam’ kısmı fazla” diye diyorlardı. Sonra, küreselcilik çağı geldi artık ‘karşılıklı bağımlılık’ var; bağımsızlık istemek saçmadır deyiverdiler. Küreselleşmeci Batıyla bütünleştiler.
*
En ilgi çekici olanlar ise son ikisi.
İlgi çekici, çünkü bunların bazı mensupları, bizim ‘tam bağımsızlık’ kortejinde yer kapmışlardı.
*
Üçüncü akım, ABD’ye hayır ama AB iyidir diyordu. Evet, AB’ye girince kendi bağımsızlığımız bitecek, kendi egemenliğimizi devretmiş olacaktık. Ama AB’nin karar mekanizmalarında yerimizi alarak, bunlara daha da üst bir düzeyde yine kavuşmuş sayılabilecektik.
Ortalıkta bunları söyleseler de, gözlerden uzak yerlerde başka şeyler söylüyorlardı. İşin özüne bakarsanız bunlar Doğu’dan hazzetmiyorlardı. Hatta doğuda Amerikan desteğiyle imparatorluklar kurulabilir diye kaygılanıyorlardı. Böyle tehditlerden korunmak için Avrupalılık seçeneğini tek sığınak saymışlardı.
Avrupa AB’leşince ve AB’nin Türkiye’yi üye yapma oyunu yılan hikâyesine döndükçe zora düştüler. 1994’te Türkiye’yi gümrük birliğiyle ezecek diye patlatılan havai fişekleri alkışlamakta zorlandılar. 2004’te Papa’nın dev heykeli altında Türkiye’ye imza attırmak için düzenlenen o törenin saldırgan sembollerini kimselere açıklayamadılar. 24 Kasım 2016 günü Avrupa Parlamentosu Türkiye’yle müzakereleri geçici olarak dondurma kararı alınca, yıllardır süren telaşları ayyuka çıktı. Bundan böyle bizim ‘tam bağımsızlık’ kortejinde durma olanaklarını da tümüyle tüketmiş oldular.  
*
Dördüncüsü, Avrupa’nın altın kafesine girmek olmaz; doğuda kendi imparatorluklarımızı kurabiliriz hesabı yapan ‘sahte doğulu’ ve gerçekte Amerikancı akımlar.  
Aslında hiç de yeni değiller. Siyasal arenada belirişleri yüz yıl öncesine gidiyor. 1918’de Avrupa’ya karşı Amerikan mandası altına girmek gerekir diyerek açık konuşmuşlardı. Günümüzün yeni-mandacıları ise öyle açık konuşmadan anti-emperyalist görünmeyi yeğlediler. Belki de Amerika’ya karşılar diye biz onları öyle sandık.
Bunlar rengarenk bir blok. İçlerinde Katolik-Latin Avrupa batısına kızgın Ortodoks-Grek Avrupa doğusu isteyenler; müslüman ülkelerle işbirliği arayan siyasal İslamcılar; karmakarışık Turan birliği projelerinden söz edenler var.
Şimdilerde kendilerini Avrasyacılığa karşı çıkışlarında, Rusya düşmanlığında, NATO hassasiyetinde ele veriyorlar.  Ortak paydalarını oluşturan ise, millî/ulusal devlet olgusuna nefretleri ve konfederasyon/federasyon özlemleri…  
*
Ne ABD ne AB Tam Bağımsız Türkiye programı, günümüzde bir üst basamağa yükseldi. Çöken AB ile ABD karşısında ulusal – üniter Türkiye’ye yeni nefes alanları açan Avrasya ittifakları ve Şanghay işbirliği seçenekleri var.

Pek sancılı, ama fikirler ve mevziler berraklaştığı için çok hayırlı.

[BAG, Aydınlık, 30 Kasım 2016]