28 Eylül 2013 Cumartesi

"ORTAK VATAN" LAFI KİMİNDİR ve ANLAMI NEDİR?

Birgül Ayman Güler
CHP İzmir Milletvekili

Sayın Atilla KART, anayasa çalışmalarında CHP’yi temsil göreviyle ilgili “karalama ve spekülasyonları engellemek” amacıyla bir basın açıklaması yaptı. 25 Eylül 2013 tarihli bu basın açıklaması şöyle başlıyor:
CHP’nin Anayasa taslağında;
Ortak Vatan - Tek Devlet, Türk Ulusu, Laiklik, Eşit Yurttaşlık, İnanç Özgürlüğü; resmi dilin ve müfredat - eğitim dilinin Türkçe ve zorunlu olması; herkesin anadilini öğrenmesi ve kullanması, Devletin bu konuda etkili tedbirler alması önerilmektedir.
Bu paragrafa göre CHP, anayasa değişikliği çalışmalarına sunduğu önerilerinde “Ortak Vatan” ilkesine göre hareket etmektedir. Baş harfleri büyük yazıldığına göre, bu rasgele bir sözcük ve hatta bir kavram da değil, temel ilkelerden biri olsa gerekir.

Bu sözcük takımı CHP kamuoyu için bir ilke olarak tanıdık değildir. CHP programında da, taradığımız kadarıyla herhangi bir resmi belgede de “Ortak Vatan” diye bir deyim yoktur. Bu durumda Sayın Atilla Kart’ın bu terimi nereden çıkarıp kullandığını açıklamasını beklememiz gerekmektedir.

CHP belgelerinde değil ama, bu sözcüklere programatik bir ilke olarak yer veren PKK, BDP ve bu kesimin örneğin Demokratik Toplum Kongresi gibi farklı adlarla anılan oluşumlarına ait resmi açıklamalarda raslamak mümkündür. Bunlar gözden geçirildiğinde, “Ortak Vatan” teriminin etnik siyaset tescilli bir ilke olduğu kolayca görülmektedir.
Öcalan avukatlarıyla haftalık görüşmesinde şöyle demektedir: "Ortak vatan, Türkiye ve Kürdistan’dır. Kürtler hem Türkiye’yi hem de Kürdistan’ı ortak vatan olarak kabul edecekler. Türkler de hem Türkiye’yi hem de Kürdistan’ı ortak vatan olarak bilecekler. …… Sıra geldi cumhuriyetin demokrasiyle donatılmasına. Türkiye’nin her alanda demokratikleşme sorunu var. Bu sorunların mutlaka çözümü gerekiyor. Kürt sorunu da demokratik şekilde Türkiye demokratikleştirilerek çözülmelidir.” [Ağustos 2009]

2010 yılında Demokratik Özerklik Kongresi tarafından düzenlenen Demokratik Özerklik Çalıştayı’nda “Türkiye ve Kürdistan’ı ortak vatan olarak görüyoruz” denmektedir. Çalıştay bildirisine göre “Demokratik Özerk Kürdistan Toplum Kongresi, demokratik Türkiye cumhuriyeti parlamentosuna kendi temsilcilerini göndererek ortak vatan politikalarına dahil olur.” [Aralık 2010]

BDP Eşbaşkanı Gülten Kışanak: "Ortak Vatan İçin Öcalan’ın Talepleri Görmezden Gelinemez" başlığıyla basında yer alan bir açıklamasında şöyle demektedir: “Öcalan, demokratik özerk Kürdistan projesinin de mimarıdır. Ortak vatanda gönüllü birlikteliği sağlayacak mıyız sağlamayacak mıyız. Türkiye'yi ortak vatan kabul edeceksek Kürdistan gerçeğini de göreceksiniz. [Ekim 2012]

Daha çok sayıda alıntı yapılabilir. Ancak bu kadarı, “Ortak vatan” deyiminin adresini yeterince açık göstermektedir. Bu terim BDP’nin dilinde bölgesel ya da topluluksal statü verilmiş yer ya da toplulukların ortak toprağı anlamına gelmektedir. Bu dünyada "ortak vatan", tüm bireylerin değil halkların/etnik toplulukların/milliyetlerin ortaklığıdır.

Bazı yazılarda bu yaklaşım şu özlü cümleyle ifade edilir: “Türkiye sadece Türklerin değil, üzerinde yaşayan tüm halkların ortak vatanı olmalıdır.” Bu, Cumhuriyet’in kuruluşuyla ilgili olarak artık meşhur hale gelmiş “kurucu ortaklık” savıyla birlilkte düşünülürse, anlam iyice açığa çıkar.

Vatana ortak olmak, -bireyler, yurttaşlar değil halklar olarak- ortakların her birinin "kendi statüleri"ne sahip olmaları; doğal olarak her --yurttaşın değil-- 'topluluk'un bunda 'topluluk kimliği"yle pay ve söz sahibi olmaları demektir.

Kısacası Ortak Vatan, federal örgütlenme ya da milliyetler örgütlenmesi modelinin ilkesidir.  Eşit Vatandaşlık da, işte bu vatan anlayışına uygun olarak, bireylerin değil, "etnik toplulukların eşitliği" üzerinde yükselen vatandaşlık anlayışıdır.

İş görme bakımından anlamlı bir uyarı şu olabilir: 

Belli bir terim, belli bir siyasete tescillenmişse, ardından kendi mekanizmalarını da sürükleyip getirir.

Böyle terimleri alıp kullandıktan sonra, "ama ben onların dediğini kastetmiyorum ki!" denemez. Bunu söyleyen biri samimiyse, yürüttüğü iş için gereken yeterliğe sahip olmadığını itiraf etmiş olur. Yok, böyle demiyorsa, işte o zaman ortada gerçekten büyük bir sorun var demektir. [BAG, 28 Eylül 2013]


27 Eylül 2013 Cuma

BASIN DUYURUSU: Ortak Vatan - Tek Devlet - Eşit Yurttaşlık Yanlışı 27 Eylül 2013 Cuma


ORTAK VATAN - TEK DEVLET - EŞİT YURTTAŞLIK YANLIŞINA İLİŞKİN
BASIN DUYURUSU
27 Eylül 2013 Cuma


Sayın Atilla Kart, CHP’nin milletvekili sıfatıyla CHP Anayasa taslağındaki bazı önerilerle ilişkili olarak “kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi, karalama ve spekülasyonlara yol açılmaması amacıyla” bir açıklama gereği duymuş ve kamuoyuna bir basın açıklaması yapmıştır. Bu açıklamada, CHP Anayasa taslağında “ortak vatan – tek devlet” ile “eşit yurttaşlık” önerildiğini; “ilk 4 maddenin güçlendirilmesi”nin de önerilerimiz arasında yer aldığını belirtmektedir. 

Bu açıklama, Sayın Atilla Kart’ın anayasaya yaklaşımı konusunda kamuoyunda var olan CHP ilke ve değerlerine aykırılık yönündeki endişelerin haklı olduğunu ortaya sermiş ve sabit hale getirmiştir. 

“Ortak vatan”, ulusal siyasetin temsilcisi olan CHP’nin değil etnik siyasetin temsilcisi olan partilerin değeridir. Vatan, üzerinde yaşayan toplumun “ulus” haline geldiği siyasi sistemlerin coğrafyasıdır. Vatanın “ortak” olması için, bir coğrafyada birden fazla ulusun tanımlanmış olması gerekir. CHP’nin temel değerlerine göre vatan, üzerinde vatandaşlık bağıyla yaşayan her bir yurttaşındır; hepimizindir. Bizim için “ortak vatan” değil “hepimize ait olan tek vatan” vardır. 

“Tek devlet”, CHP terminolojisinde yer almaz. Bu da etnik siyaset yapanların kamuoyunu serinletmek amacıyla kullandıkları bir terimdir. Bizim açımızdan konu, yine etnik siyasetin ve bunun yanı sıra yeni Osmanlıcılık rüyası gören bazı dinci çevrelerin federal devlet özlemlerine karşı savunduğumuz “üniter – tekçi devlet”ten ibarettir. 

“Eşit yurttaşlık”, bir ülkede toplulukların (halkların, milliyetlerin, cemaatlerin) birbirlerine eşitliği temelinde kurulan sistemi anlatır. Farklı etnisite ve inanç topluluklarının hukuki-siyasi olarak tanınması; farklı toplulukların birbirleri karşısında konumlandırılması demektir. Bu etnikçi anlayış, bir tür yeni-feodalizm icadıdır. Oysa CHP Programı, devletin yurttaşların etnik köken, inanç, cinsiyet, vb. topluluk özellikleri karşısında kör kalmasını, bunlardan bağımsız olarak her yurttaşın birey olarak eşitliğini yükseltir. Bizim için “eşit yurttaş” değil, “yurttaşların eşitliği” ilkesi esastır. 

Sayın Kart anayasaya ve evrensel kavramlara böyle yaklaşıyorsa, anayasanın “ilk dört maddesinin güçlendirilmesi” hedefine ulaşamayacağı çok açıktır. Üstelik tam tersine İlk 4 Maddeyi içeriksiz, güçsüz ve temelsiz bırakacaktır. Bu yaklaşım, CHP için çok açık olan “ilk dört madde kırmızı çizgimizdir” ilkesini reddetmek anlamına gelmektedir. 

Kamuoyuna saygıyla duyurulur. 

Prof. Dr. Birgül AYMAN GÜLER                                    Prof. Dr. Süheyl BATUM
CHP İzmir Milletvekili, PM Üyesi                                  CHP Eskişehir Milletvekili

29 Ağustos 2013 Perşembe

Kapatılacak Köylerin Hepsi Mahalle Olacak mı?

Prof. Dr. Birgül Ayman Güler
CHP İzmir Milletvekili

BüTünşehir yasası her yönüyle dökülüyor. Anayasaya aykırılığı açık olan bu düzenleme, en çok köyleri üzüyor. 

16.500’den çok köyü kaldırdığı yetmiyormuş gibi, şimdi ortada bunların her biri mahalle olacak mı olmayacak mı sorusu akılları bulandırıyor. Yeni yasa, mahalle kurulması için en az 500 nüfus koşulu getirdi. Kapatılan köylerin yüzde 80’i bu koşulu tutturamıyor. Köyün mahalle olması, zaten büyük bir ihlal ve hak tanımazlık. Bunun üstüne bir de çoğunun mahalle bile yapılmaması, köylerin izlerini de silip atmak demek.

Acayipliklerle dolu büTünşehir yasasına göre kapatılan köylerden çok azı mahalle olabilir. Ne var ki Hükümet yetkilileri "hepsini mahalle yapacağız" diyor. Ortadaki soru şu: "İyi ama nasıl!"

Olay kabaca şudur:

Hükümet, büTünşehir yasasını 12 Kasım 2012 günü kendi partisinin milletvekili oylarıyla çıkardı. Bu yasaya daha sonra Ordu ilini de ekleyen bir yasa daha çıkardı. Ordu’yla birlikte toplam 30 ilde 16.500’ün üzerinde köyü kapatma kararı verdi. Yasaya göre kapatılacak köyler mahalle yapılacaktı.

Ancak aynı 6360 sayılı yasayla Belediye Kanunu’nun 9. madde ikinci fıkrasına bir ekleme daha yapıldı. Buna göre, “belediye sınırları içinde nüfusu 500’ün altında mahalle kurulamaz.” Ve yeni düzenlemede, mahalle yapılacak köylerin bu hüküm dışında olduğu gibi bir açıklama yapılmadı. Dolayısıyla yeni yasaya göre, mahalle yapılacak köylerden nüfusu 500’den az olanlar mahalle de olamayacak.

CHP milletvekilleriyle 27-28 Ağustos 2013 günleri İzmir’in Bergama ilçesi köylerine yaptığımız ziyaretlerde tuhaf bir şey öğrendik. Hükümet yetkilileri ya da Hükümet ile yakın olan kişiler, köylerde muhtarlara “bu hüküm sizler için geçerli değil, yeni kurulacak mahalleler için geçerli” açıklamaları yapıyorlar.

AKP’lilerin bu sözleri doğru olabilir mi?

Yeni yasal durum şöyledir:

1. 6360 sayılı yasanın 1. Madde 3. Fıkrası büTünşehir yapılan 30 ilde köylerin kapatılıp mahalle yapılacağını söylüyor. İfade tam olarak şöyle: Büyükşehir yapılan illerde “... köy ve belde belediyelerinin tüzel kişiliği kaldırılmış, köyler mahalle olarak, belediyeler ise belde ismiyle tek mahalle olarak bağlı bulundukları ilçenin belediyesine katılmıştır.”

2. Mevcut durumda mahalle kurulması, 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 9. Maddesinde düzenlenmiştir. 6360 sayılı yeni yasanın 15. maddesi buna bir ekleme yaptı. Eklemeyle, mahalle kurulmasında şimdiye kadar bulunmayan nüfus koşulu getirildi. Ekleme aynen şöyle: “Belediye sınırları içinde nüfusu 500’ün altında mahalle kurulamaz.”

3. Yeni yasada, mahalle yapılacak köylerde 500 nüfus şartının aranmayacağı gibi bir hüküm bulunmuyor; bunlar için herhangi bir geçiş süreci öngörülmüyor. 

4. Yalap şalap çıkarılan 6360 sayılı yasa hükümleri temelinde iki dikkate değer nokta vardır:
  • Birincisi, mahalle nüfus koşulunun “eski tarihli bir yasada değil, şimdiki aynı yasada” (6360/md 15) getirilmiş olmasıdır. Dolayısıyla bu açıdan “yeni yasanın hükmü eski yasanın hükmünü ortadan kaldırır” kuralı işlemez.
  • İkincisi, nüfus koşulu hükmü, yasanın yürürlük maddesinde 30 Mart 2014 seçimlerinden itibaren değil, “hemen işler” sayılmıştır. O halde, köyden mahalleye dönüştürülecek yerler Yüksek Seçim Kurulu’na bildirilirken, İçişleri Bakanlığı’nın bu listelerde nüfus koşulunu işletmesi gerekir. Aksi halde iktidar, yasaya aykırı hukuk dışı işlem yapmış olur.

Hem yasaya hem ahlaka aykırı…

Yasadaki durum ve yasal kurallar bu kadar açık iken, Hükümet ilgililerinin köylülere “hepiniz mahalle olacaksınız” demeleri ne anlama geliyor?

Görüldüğü kadarıyla, bu söz, kapatılacak köy muhtarlarıyla ihtiyar meclisi üyelerine üstü kapalı bir mesaj işlevi görüyor. Bunun anlamı “siz yine sandığa gireceksiniz; muhtarlık ödeneği alabileceksiniz” diye özetlenebilir. Bu söz önemlidir. Çünkü geçtiğimiz günlerde TBMM kapanmadan hemen önce bir torba yasa çıkarıldı. Kabul tarihi 12 Temmuz 2013, sayısı 6495. Bunun 77. maddesiyle muhtarlık ödeneği 3000 göstergeden 5700 göstergeye yükseltilmiştir. 2014 yılında uygulamaya girecek olan bu değişiklikle şimdi 460 TL olan muhtarlık ödeneği, 875 TL’ye çıkarılmıştır. Hükümetin bu yolla, köy tüzelkişiliklerinin kaldırılmasına rıza göstermeyen köylülerin doğal ve yasal önderlerini hareketsiz kılmayı amaçladığı açıktır.

Köyler, köy – mahalle arasındaki farkın siyah ile beyaz kadar çok olduğunu herkesten iyi biliyorlar. Köy tüzelkişiliğine sahip çıkıp koruyamadıkları için çaresizlik hissi içindeler. Bunun üstüne bir de “daha yüksek muhtarlık ödeneği faydası” binince, kendi içlerinde daha başka bir huzursuzluk yaşıyorlar.

Büyük muhtar dernekleri, muhtarların hak ettiği bu artış için Hükümet’e canı gönülden teşekkür ettiler. Ne yazık ki, köy tüzelkişilikleriyle ilgili kütlesel yok etme kararına karşı görüşlerini kuvvetli bir ses olarak duyurmaktan uzak durdular.

AKP iktidarı, işte böyle yollarla, kendi amacına varabilmek için her hücremizi çürütmeye devam ediyor.

Hükümete çağrı…


Nüfusu 500’den az olan köyleri mahalle yapmak, yasal olarak mümkün değildir. Elbette başka pek çok örnekte gördüğümüz gibi, mevcut iktidar hukuk devletini çiğneyerek “yola devam” edebilir.

İşe yarayacağını hiç sanmamakla birlikte, AKP yetkililerini, nüfusu 500’den az olan köyleri mahalleye dönüştürme işlemini hangi yasal hükümleri dayanak alarak yapacağını açıklamaya çağırıyorum. 

Bu açıklama gelinceye kadar iki olasılık var:

1. AKP, pekçok kez yaptığı gibi halkı yine aldatıyor ya da 
2. AKP, pekçok kez yaptığı gibi yapmayı beceremediği yasalar nedeniyle hukuksuzluk biriktiriyor. 

[BAG, 29 Ağustos 2013]


24 Ağustos 2013 Cumartesi

ANAYASA MAHKEMESİ DAHA NE KADAR BEKLEYECEK?


Prof. Dr. Birgül Ayman Güler 
CHP İzmir Milletvekili

BASIN BİLDİRİSİ, 24 Ağustos 2013

Genel yerel seçimlere yedi ay kaldı. Ne var ki, 30 Mart 2014 günü yapılacak yerel seçimlerin hangi yerel yönetimler için yapılacağı, seçim çevrelerinin ne olduğu, seçilecek koltuk sayısı belirsiz durumdadır. Yerel seçim birimlerini ve seçim çevresini köklü biçimde değiştirmiş olan 6360 sayılı yasa, iptal istemiyle Anayasa Mahkemesi’ndedir. Anayasa Mahkemesi, genel yerel seçimlere yalnızca yedi ay kalmış olmasına karşın konuyu sonuca bağlamamıştır.

Hükümet, yerel yönetim sistemiyle Anayasa’nın en temel ilkelerini ihlal ederek hesapsız ve sorumsuz bir biçimde oynamıştır. Bu sorumsuzluğun neden olduğu zarar, Anayasa Mahkemesi tarafından giderilmelidir.

Anayasa Mahkemesi doğru karar vermenin yanı sıra, siyasal sistemin ve genel olarak kamu yönetiminin özel olarak da yerel yönetimlerin esenliği için kararını zamanında vermekle de yükümlüdür. Anayasa Mahkemesi, anayasal bakımdan sorunları son derece açık olan 6360 sayılı yasanın durumunu ivedilikle açıklığa kavuşturmalıdır.

Aşağıdaki üç temel sorun, anayasaya aykırılık yargılamasının bir an önce tamamlanmasını gerektirmektedir.

(1) 6360 sayılı yasa, TBMM’de AKP oylarıyla kabul edilmiş ve 6 Aralık 2012 günlü Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Bu yasa, 30 ilimizde büyükşehir belediyelerinin görev alanlarını il mülki sınırlarıyla çakıştırmıştır. Bu illerde il özel idarelerinin tümünü, ülke genelinde belediyelerin 1600’üne yakın bir bölümünü (% 55’ini) ve köylerin yarısı demek olan 16.000’den fazlasını ortadan kaldırmıştır. Bunun yanı sıra 27 yeni ilçe kurarken, kimi illerde de ilçe ve belediye sınırlarını değiştirmiştir. Bütün bunlar hangi yerel yönetimlere, nasıl bir seçim çevresinde, kaç kişilik meclislere ve hangi başkanlık sandalyelerine seçim yapılacağı konusunda kapsamlı değişiklikler yapıldığı anlamına gelir. Anayasa Mahkemesi kararı ortaya çıkmadıkça, seçim süreci de işleyemeyecektir.

(2) Anayasa, “büyük şehirler için özel yönetim biçimleri” kurulmasını öngörür. 6360 sayılı yasa ise, bu kapsamda kurulan büyükşehir belediyelerini “büyük şehirler için” olmaktan çıkarmış, “tüm il için” çalışacak biçimde düzenlemiştir. İlin, bir büyük şehrin yanı sıra çok sayıda orta ve küçük boy şehri, boş arazileri, köyleri içerdiği gerçeği tartışma kabul etmez. Dolayısıyla 6360 sayılı yasanın, büyükşehir belediyeleri sınırlarını ilin mülki sınırlarına genişletmesi, anayasaya açıkça aykırılık oluşturmaktadır. Büyükşehir belediyesi ile il ve ilçe mülki sınırlarını çakıştıran bu hükmün iptali durumunda, illerin 16’sında “pergelli büyükşehir sistemi”ne dönülmesi, yeni büyükşehir belediyesi kurulan 14 ilde sınırların yeniden belirlenmesi gerekecektir. Bu tür değişikliklerin, seçimlere bir yıldan az bir süre kalması durumunda yapılması, anayasal bakımdan mümkün değildir. O halde 30 Mart 2014 seçimlerine mevcut yapıyla gitme olasılığı güçlüdür. Böylesine kapsamlı belirsizliklerin bir an önce giderilmesi ve açıklığa kavuşturulması, yaşanan zaman baskısı altında can alıcı öneme sahip hale gelmiştir. 

(3) Anayasa, yerel yönetimlerin birbirinden bağımsız olarak il, belediye, köy olmak üzere üç türü olduğunu açıkça belirlemiş durumdadır. İllerin bir bölümünde, anayasal kamu idareleri olan bu yapıların toplu halde yasayla ortadan kaldırılması anayasa aykırıdır. Üstelik anayasal yerel idarelerin varlıklarına, yerel halka sorulmaksızın tepeden inme bir kararla son verilmiştir. Bu usul, çıkarılan yasayı, çağdaş devlet ve yerel yönetim felsefesine ve uluslararası sözleşmelere de aykırı hale getirmiştir. Bu hükmün iptaliyle, 6360 sayılı yasanın kırdığı yaklaşık 90.000 sandalye yeniden onarıma alınacak; siyasal parti çalışmaları yeniden silbaştan yapılacak; en önemlisi kütlesel bir nüfus kesimi yaşam ve yatırım kararlarını yeniden gözden geçirmek zorunda kalacaktır. Bunlar, toplumsal ve siyasal maliyeti çok ağır olan durumlardır.

Bu gerçeklerin ışığında, anayasal yargılamanın ivedilikle tamamlanmasının, Mahkeme’nin tarihsel sorumluluğu olduğu açıktır.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

Prof. Dr. Birgül Ayman Güler, CHP İzmir Milletvekili
TBMM İçişleri Komisyonu Üyesi


12 Ağustos 2013 Pazartesi

UYANIŞA ÇAĞRI Basın Bildirisi, 12 Ağustos 2013

Uyanışa Çağrı, Basın Bildirisi, 12 Ağustos 2013 

Ergenekon Davası 5 Ağustos 2013 günü sona erdi. Hukukun tüm ilkeleri çiğnenmiş, sahte dijital deliller davanın esası olmuş, savunma hakkı yok edilmiş, Danıştay cinayeti sanıkları aklanırken elinde kaleminden başka bir şeyi olmayan aydınlar ‘cebir ve şiddetle hükümeti yıkmak’ mahkum edilmişlerdir.

Silivri kararlarını tanımıyoruz


Bizler, Türk Milletinin milletvekilleri olarak teröristleri tanık diye kabul eden, canileri beraat ettiren, yurtsever aydın ve komutanları ise dayanaksız biçimde mahkum eden Silivri mahkemesinin kararlarını tanımıyoruz.

Çünkü, her şeyden önce, mahkumiyet kararları veren mahkemenin kendisi, hukuken yok hükmündedir. Bu, yalnızca Ergenekon Davası’nın görülmesi için devam ettirilmiş bir Özel Yetkili Mahkeme’dir. Yargının siyasallaşmasının en uç son örneği olan bu mahkemede adeta düşman hukuku uygulanmış, “Türk Milleti adına” verildiği iddia edilen kararlar Türk Milletinin vicdanını çok ağır bir şekilde yaralamıştır. İktidar, güvenlik güçleri eliyle yalnızca duruşma salonunu değil yolları ve tarlaları kuşatma altına alarak, duruşmanın aleniyetini ortadan kaldırmıştır. Duruşmayı izleme yasağı, anayasal seyahat hakkının açıktan açığa gasp edilmesine ve ülke genelinde fiili sıkıyönetim ilanına dönüşmüştür.

Savrulan tehditler, faşist diktatörlüğün ayak sesleridir.

Şimdi iktidar, anti-demokratik uygulamalarına karşı direnen, boyun eğmeyen her kesimi, intikam yargılamalarına dahil etmeye çalışmaktadır. Hedef tahtasına da Cumhuriyet Halk Partisi’ni yerleştirmiş durumdadır.

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, “Ergenekon Davası’nda verilen kararın meşruiyeti yoktur” diyen Genel Başkanımız Kemal KILIÇDAROĞLU’nu “beğenmediğin mahkemelerin huzuruna çıkmak durumunda kalabilirsin” diyerek tehdit edebilmektedir. Mehmet Ali Şahin, yalannamelerle mahkum ettikleri milletvekillerimizin “CHP’den ihraç edilmesi gerek”tiğini söyleyebilmektedir. Gericiliğe, din istismarına, rantçılığa, baskı ve zulme karşı başkaldıran Gezi Direnişi’nde, daha fazla gencin katledilmesini ve yaralanmasını önlemek için saldırılara kalkan olan milletvekillerine soruşturma açılmaktadır.

Bütün bu tehditler, hak – hukuk, demokrasi – sandık çığlıkları içinden yükselen faşist diktatörlüğün ayak seslerinden başka bir şey değildir. Özü ve yönü açığa çıkmış olan bu iktidarın hiçbir tehdidine boyun eğmeyeceğimizi, faşizme geçit vermeyeceğimizi ilan ediyoruz.

İntikamcı iktidarlar “demokratik anayasa” yapamaz


AKP yasamayı adeta askıya almış, yargıyı emrine çekmiş, basın – yayın kurumlarını felç etmiştir. Şimdi, ana muhalefet partisi başta olmak üzere tüm yasal siyasal yapıları tehdit etmektedir. Böyle bir iktidar, üstelik PKK ile müzakereler temelinde iş görerek, anayasa yapmaya çalışmaktadır.

AKP’nin “Demokratik Anayasa” yapmak gibi bir niyeti de, bunun için açık ve demokratik bir toplumsal uzlaşma sağlama şansı da yoktur. ‘Mazlum AKP’ maskesi düşmüş, sinsi gerçek ortaya çıkmıştır. Bize düşen görevin, ülkemizi tehdit eden karanlık Anayasa Oyunu’nu halkımızın ve dünya kamuoyunun gözleri önüne sermek olduğu inancındayız.

Kamuoyuna saygılarımızla duyururuz. 

Gürkut Acar Antalya Milletvekili 
Dilek Akagün Yılmaz, Uşak Milletvekili 
Birgül Ayman Güler, İzmir Milletvekili
Süheyl Batum, Eskişehir Milletvekili 
Şevki Kulkuloğlu Kayseri Milletvekilli 
Nur Serter, İstanbul Milletvekili