19 Ocak 2015 Pazartesi

YENİ CEPHENİN ADI: TRANSATLANTİK


Dünyanın siyasal coğrafyasını yeniden tanımlama gereği var. Son elli yılda alıştığımız terimlerden biri Kuzey Atlantik idi; dünya sosyalist sistemine karşı dünya kapitalizmi kendini böyle adlandırmıştı. Soğuk savaşın Kuzey Atlantik cephesine karşı, Varşova cephesi akıllarımıza yer etmişti.

Şimdi Kuzey Atlantik teriminin yerini “Trans-Atlantik” terimi alıyor. 19. yüzyılda Atlantik okyanusu Amerika – Avrupa kıtaları arasında aşılınca ortaya çıkmış bir terim. Önceleri Atlantik okyanusunun iki yakasını bir araya getiren büyük yolcu gemilerine verilen bu isim, şimdi dünya ticareti ve yatırımında zorlanan yeni bir bloklaşmayı anlatmaya başladı.

Transatlantic Trade and Investment Partnership (TTIP) dünya tarihine 2013 yılında kesin giriş yapmış bulunuyor. ABD ile AB arasında dışsatımın ve yatırımın hızlandırılıp kolaylaştırılması, bürokrasinin ortadan kaldırılması hedefleniyor. Taraflar arasındaki görüşmeler sürüyor; buna AB çiftçileri ve küçük üreticiler başta olmak üzere pekçok kesim kuşkuyla yaklaşıyor. Avrupa’da “TTIP’e Hayır” gösterileri kesintiye uğramadan sürüyor. Anlaşmanın ABD lehine olacağı, ama bundan AB’nin pek de kazançlı çıkmayacağı, ABD’den gösteri ve karşı çıkış haberleri gelmemesinden belli.

Aslında “transatlantik” sözü, 1989 yılında dünya sosyalist sistemi çöktüğünde iyice belirmiş görünüyor. Bu ruhun hazırlıkları ise, German Marshall Fund of United States adlı ABD-Kanada savunma bakanlıklarının ortaklıklarının da öne çıktığı kurumlaşmalarla birlikte olmuş görünüyor. Bilindiği gibi Marshall adı, 1947’de ABD’nin Almanya merkezli olarak Avrupa’ya “kalıcı barış ve demokrasi” getirmek için uyguladığı Marshall Planı ile birlikte doğmuştu. Fon, 1972 yılında bu Plan’ın ruhunu yaşatmak üzere kurulmuş. 1989 yılından itibaren ise Berlin, Paris, Brüksel, Belgrad, Ankara, Bükreş, Varşova ofisleri açılarak hızla genişlemiş. Örneğin Halifax Güvenlik Forumu gibi savunma bakanlıkları destekli “sivil toplum kuruluşları” kurup saçaklanmış.

Öyle görünüyor ki, dünyaya barış ve demokrasi getirip, Irak ve Libya’da olduğu gibi bir güzel yerleştirme hedefli bu tip güvenlik – savunma, yani aslında savaş kuruluşları, şimdi “serbest” ticaret ve yatırım anlaşmaları için buldozer işlevi görüyorlar. Yol temizliği yapıyorlar.

Bu bağlamda, görüş alanımıza yeni giren Transatlantik yüzü, Türkiye’de de belirmiş görünüyor. 18 – 20 Ocak 2015 İstanbul Forumu dikkat çekiyor. Düzenlenen bu yılki toplantıda söz konusu kurumlardan temsilcilerin yanı sıra Radikal, Taraf, Zaman gazeteleri temsilcileri yer alıyor. Kuzey Irak Bölgesi, KDP, Kudüs, Vaşington, Londra, Brüksel’den konuşmacılar da var. İlk konuşmayı Mansur Yavaş, açılış konuşmasını CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu yapıyor ve son oturumda yardımcılarından Böke söz alıyor. Daha önce Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, sonraki başbakan Davutoğlu’nun, 2011 yılında da daha sonra çatı aday olan Ekmeleddin İhsanoğlu’nun da açılış konuşmaları yaptığı forumları özenle değerlendirmek gerekiyor.

Küreselleşme çöktü. Kurulacak denen “yeni dünya düzeni” ortaya çıkmadı. Yoksa kastedilen “yeni dünya düzeni”, şimdi Transatlantik denen şey miydi?

Yeni dünya düzeni için çalışmalar harıl harıl sürdürülüyor. Transatlantik düzeni bizim de hızla ve derinlemesine anlamayı başarmamız gerekiyor. 

[Yeni Adana, 19 Ocak 2015]



GÜZEL AHLAK ve CUMHURİYET


Bütün bu olup bitenleri biliyoruz, sen kasetini ve belgesini göster! Ne ürpertici bir özgüven! Ne var ki artık her yer bununla kaplı.

Türk siyaseti kasetçi oldu. Sözün - analizin, terimin – tanımın, politika geliştirmenin önemi yok. Siyasetin ortasında ya da kıyısında olanların artık başka hiçbir şey ilgisini çekmiyor. Belge görelim, belge! Dizüstünün karşısına geçelim, ‘vay vay vaay!’ diye diye izleyelim hele!

Sosyal medya kriptocu oldu. Adıyla sanıyla açık hesapların bir değeri yok. Kripto hesap önemli. Şimdi siyaset kripto hesapları bilmek, orada yazılanı o anda görmek, herkesten önce paylaşıp gizli işleri bilmek demek.

Önemli olan amaca erişmek. Bir kez daha Makyavelizm çağındayız. Gerçeğin, usul-uslubun, güzel ahlakın ne önemi var? Zamanın istediği, gölgeler ve görüntüler arasına karışmak. Karışın gölgelerle görüntülerin arasına, rüyalarınız bir bir gerçekleşsin!

Bugünlerde hırsız vaar! diye bağıran, gizli izleme-dinleme kasetçilik şirketi. Bugün “hırsız” dediklerini düne kadar kasetleriyle beslemiş, şimdi yine kasetleriyle başkalarını besliyor. “Benim telefonum da dinleniyor mudur dersin!” endişelerinden bugüne siyasetin tepelerinde esen çirkin ahlak, tüm toplumu kasıp kavuruyor. Röntgencilikle şantajcılık, hırsızlıktan daha makbulmüş gibi, diller adeta tutulmuş.

Karşıdevrim çürütür. Kasetçi, kriptocu, Makyavelist halimiz, dini siyasete alet etmenin getirdiği yozlaşmadan yani karşıdevrim bataklığının kendisinden başka bir şey değil. Ve bu bataklık, dünya gericiliğinin bir parçası.

KARİKATÜR mü TTIP mi?

“Irak’ta kimyasal – nükleer silah var, dünya barışı için yok edilmeli” sözü ile “Bülent Arınç’a suikast hazırlandı” sözlerinin yalan olduğu açığa çıktı. Ama bu yalanlarla Irak işgal edilip, Türkiye’nin kozmik odalarına girildi. Ya, ABD’de 11 Eylül 2001 saldırısının, ev sahibi ülkenin sallanan dünya hegemonyasına hayat öpücüğü olduğunu nasıl unutalım?

Şimdi Fransa’da mizah dergisine yapılan acımasız saldırının, ilan edilen kimselerce yapıldığına neden inanalım? ABD’nin AB ülkelerini zorladığı TTIP anlaşmasını istemeyen Fransız çiftçilerinin Brüksel’de traktörleriyle yaptıkları gösterileri, Avrupa yurttaşlarının “TTIP’i durdur” taleplerini, Fransa’nın Rusya’ya dönük ABD yaptırımlarına karşı gönülsüzlüğünü, avronun dolar karşısında ezilişini, dergi saldırısının tam bunların ortasında ortaya çıktığını nasıl görmezden gelelim?

Dünya gericiliği, dünyayı kasıp kavurmak için gerekçeler yaratıyor. Islam dünyasıyla oynuyor. İfade özgürlüğünü mazerete dönüştürüyor. Bunun üzerinden azgelişmiş dünya ülkelerinin önemli bir bölümünü hedef tahtası haline getiriyor. Bunlara ülkeleri işgal yetmedi, şimdi sıradan insanları kavgaya çekmeye çalışıyorlar. Bizim Cumhuriyet mücadelemiz, dünya gericiliğini görüp göstermeyi; hem emperyalizme hem de dini kendi dar siyasetlerine ve emperyalizmin emellerine alet eden dincilere karşı İslamiyeti savunmayı gerektiriyor.

ÜÇ SESSİZ

Hrant Dink katledildiğinde, adları halen internette olan “Hrant’ın arkadaşları” ulusalcıları suçlamışlar ve dışarıdan gelmişlerin yanısıra kasetçi-şantajcı aktörlerle kolkola yürümeyi sürdürmüşlerdi. Şimdi sorumlunun kol-arkadaşları olduğu açığa çıktı; anlaşılması güç bir biçimde sessizler.

Geçtiğimiz yıl CHP Grup Başkanlığı’na soykırım yalanıyla ilgili çalışmalar yapmak üzere bir komisyon kurulması önerisinde bulunmuştum, genel başkanlık tarafından reddedilmişti. Cumhuriyet’in kurucu partisi içinde soykırım yalanına karşı halen hiçbir çalışma yapılmıyor olması da anlaşılması güç başka bir sessizlik.

28 Ocak 2015’te Strazburg’ta soykırım yalanına karşı büyük bir savunma var. Savunmanın sahibi Türkiye’de tutulmaya çalışıyor. İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, ulusu ve cumhuriyeti savunmak için TC Hükümeti’nin izin vermesi için uğraşıyor ve bekliyor. Bu durumun kendisi başlı başına anlaşılması güç sonuncu sessizlik.

Ulusal onur sessizlikle korunmaz. Burada kaset, şantaj, kripto hesap ise hiç işe yaramaz. Ulusal onur, kararlılıkla ve cesaretle savunulursa geleceğimiz olur. O halde, geleceğimiz için yaşasın Güzel Ahlak ve Cumhuriyet!

[Aydınlık, 18 Ocak 2015]

15 Ocak 2015 Perşembe

14 Ocak 2015 -Disipline Savunma


Parti yönetiminin başlattığı disiplin sürecini kabul ettim, talep edilen savunmayı yazılı olarak verdim. Ancak, kurul, ek bir soruşturma gereği olmamasına karşın karar ertelemesine gitti. Bu durumu açıklamaya muhtaç buluyor, savunma metnini aşağıda kamuoyunun bilgisine sunuyorum. 15 Ocak 2015. 


14 Ocak 2015

CUMHURİYET HALK PARTİSİ

(Yüksek Disiplin Kurulu Başkanlığı)
İlgi:

(1) 24.12.2014 gün ve 5535 sayılı Genel Merkez yazısı

(2) 29.12.2014 günlü YDK Çağrı Kağıdı

(3) 09.01.2015 gün ve 56 sayılı Genel Merkez yazısı

İlgi yazılarla, 14 Aralık 2014 günü Kastamonu ilinde bir konferans konuşmamın basında yer alan cümlelerinin CHP Tüzüğü’nün 70/C –a, b, c hükümleri çerçevesinde “kınama” cezasını gerektiren bir nitelikte olduğu ve 14 Ocak 2015 günü için savunma vermem bildirilmiştir.

DAYANAKLAR:

CHP Tüzüğü’nün 70/C – b/c hükümleri atılan suçla ilgili değildir. Hukuksal dayanak olarak yalnızca 70/C –a hükmü kabul edilebilir.

CHP Tüzüğü’nün 70/C – c hükmü, “partili üyeler ve yöneticiler hakkında bilerek ve isteyerek aslı olmayan söylentiler çıkarmak, bunları yaymak” biçimindedir. Atılan suçta üye ve yönetici olarak herhangi bir isme gönderme yapılmamıştır. Öte yandan, “söylenti” adı verilen iletişim biçiminin başlıca özelliği, söylentiyi çıkaran failin kendini gizlemesi ve açıkça bilinmemesidir. Önceden ilan edilmiş, halka ve basına açık düzenlenmiş bir konferansta dile getirilen sözlerin “söylentiler çıkarmak” olarak nitelendirilmesinin mümkün olmadığı açıktır.

CHP Tüzüğü’nün 70/C –b hükmü, “parti görevlilerini küçültücü sözler söylemek, parti çalışmalarını zorlaştırıcı eylem ve davranışlarda bulunmak” biçimindedir. Atılan suçta, herhangi bir “parti görevlisi ya da görevlileri”nin söze konu edilmediği, Genel Merkez’ce hazırlanmış olan gerekçeli karardan da saptanabilir. Yine gerekçeli karar, atılan suç için herhangi bir “eylem ve davranış”tan söz etmemektedir. Kınama cezası istemi, konferansta dile getirilmiş “sözler” ile ilgilidir.

CHP Tüzüğü’nün 70/C – a hükmü, “Parti yararlarını zedeleyici yayın ve propaganda yapmak” biçimindedir. Konferans konuşması propaganda, konuşmanın çeşitli bölümlerinin basın mensupları tarafından yayımlanmış olması yayın yapmak olarak değerlendirilebilir. Bunların “Parti yararlarını zedeleyici” nitelikte olduğu değerlendirmesi suç atan tarafa aittir; haklı olmamakla birlikte böyle bir değerlendirme yapılabilir.

ATILAN SUÇ:

Gerekçeli kararda laik devletin tasfiyesine izin vermek, Yerel Yönetimler Özerklik Şartı çerçevesinde özerkliğe yakın durmak sözlerini söylediğim belirtilmiş, ancak bunlarla ilgili olarak herhangi bir değerlendirme yapılmamıştır. “HDP ile dirsek teması” konusunda ise bunun gerçeği yansıtmadığı halde Parti’yi bu açıdan eleştirdiğim belirtilmekle yetinilmiştir. Atılan suç asıl olarak, CHP – Cemaat ittifakı ile ilgili sözlerime ilişkindir.

Bu konuda “Parti hiçbir zaman Cemaatle işbirliği içinde olmadığı gibi”, “bu iddia bizzat Genel Başkanın açıklamaları ile açıkça reddedilmiş iken”, “partinin bizzat Genel Başkanı tarafından reddedilen iddialar” ifadeleriyle, CHP – Cemaat arasındaki ittifaka ilişkin sözlerimin “gerçek olmadığı” belirtilmiştir. Bu iddialar “AKP çevreleri ve havuz medyası tarafından CHP aleyhine bilinçli bir politika ve anti propaganda malzemesi olarak gündeme getirilmektedir” denmiştir.

Gerekçeli kararda bu iddianın tarafımdan dile getirilmesi “partililikle bağdaşmaz”, “aksi propagandanın parçası olmak”, “partiyi kamuoyu önünde açıkça eleştirmek”, “partiye güven duygusunu yok etmek”, “parti üyeliği ile uyuşmayan tutum ve davranış” olarak nitelendirilmiştir.

ATILAN SUÇUN DEĞERLENDİRMESİ:

CHP Tüzüğü’nün 70/C –a hükmünde yer alan “Parti yararlarını zedeleyici yayın ve propaganda yapmak” suçu, suç atan makamın görüşüdür. Bu disiplin sürecine yol açan konuşmam, çok sayıda başka konuşma ve açıklamalarım gibi, Parti’nin yüksek yararlarını gözeten ve Parti’yi başarısızlığa sürüklediği açıkça görülen yanlış tavır-politikaların ortadan kaldırılmasına katkı vermeyi amaçlayan sözlerden ibarettir.

Aşağıdaki nedenlerle, atılan suçun kabul edilebilir bir yönü yoktur.

Politikaları kararlaştırma süreçlerini işletmek, kararları açık ve yeterli görüşmeler sonunda yetkili organlarda almak, Parti yönetiminin görevi ve sorumluluğudur. CHP Parti Meclisi, Merkez Yönetim Kurulu çalışmalarında, görüş ve eleştirilerden kritik olanların sistemli bir sessizlikle geçiştirilmesi, kimi zaman ise “bir strateji yürütüyoruz” sırlı cümlesiyle tartışmadan kapatılması, deneyimlerimiz dahilindedir. CHP Grubu bakımından ise, Parti ve Grup yönetimlerinin İçyönetmelik’teki açık hükme ve üyelerin imzalı taleplerine karşın, Grup Genel Kurulu’nu toplamadığı bir gerçektir. Bu toplantıların TBMM 24. Dönemi’nde kaç kez yapıldığı, kayıtlardan kolayca saptanabilir. Parti-içi karar süreçlerini işletme sorumluluğunu yerine getirmekten kaçınan yönetimler, üyelerin düşünce ve eleştirilerini dile getirmek haklarını gasp etmiş olurlar. Bu durumda üyelerini “parti dışında her koşul ve durumda partiyi savunma” görev ve sorumluluğuna çağıramazlar. Çünkü böyle bir çağrı, üyelerini Parti’yi savunmaya değil, kendi kural-dışı yönetimlerini ve resmi olmayan süreçlerde geliştirilmiş politikalarını onaylamaya zorladıkları anlamına gelir. Böyle durumlarda Parti’nin yüksek yararı, yönetimden ve politikalarından kaynaklanan yanlışların üyelerince açıkça dile getirilmesiyle gerçekleşir. Bu nedenle, “parti üyeliğiyle uyuşmayan tutum ve davranış içine girmek” biçimindeki atılı suçu kabul etmek mümkün değildir, gerçek bunun tam tersinedir.

Parti MYK’sının isteği üzerine PM üyelerinin, “CHP-Cemaat İttifakı” değerlendirmesiyle ilgili sözlerimi “gerçek dışı” sayarak disiplin süreci başlatmış olmaları memnuniyet vericidir. Böylece CHP tüzelkişiliği, CHP – cemaat arasında bir ittifak kurulmasına ve bu yönde uygulamalar yapılmasına ilişkin bir karar alınmadığını, üstelik bu tür uygulamaları suç saydığını, bu kararla dolaylı da olsa, ilk kez resmi olarak ortaya koymuştur. Bilindiği gibi, siyasal kurumların ittifak ve işbirlikleri, yetkili organlarda görüşme yoluyla kararlaştırılır. CHP yetkili organlarında bu yönde bir karar oluşturulmadığı anlaşıldığına göre, ortada karar zemini olmayan de facto belirmiş bir ittifak sorunu vardır. Bu durumda, söz konusu ittifakla ilgili olarak yaygın bir kamuoyu kanısı doğmasına yol açan uygulamaların sorgulanması ve bu uygulamalardan sorumlu olanların hesap vermeye çağrılması gerekir. Aksi halde sorun şimdiye kadar olduğu gibi açıklığa kavuşturulmamış, Parti’ye güvenin sarsılmasına neden olan fiili durum ortadan kalkmamış olacaktır.

Bu çerçevede, aşağıda belirtilen bir düzine konunun incelemeye alınmasında yarar vardır.

(1) 26 – 27 Nisan 2012 Bosna Ziyareti’nin Sema Eğitim Kurumları, Fidan Tour, Novo Vremya Gazetesi mihmandarlığı temelinde yapılması nasıl gerçekleşmiştir?

(2) Mart 2013 ve Aralık 2013’te gerçekleştirilen iki ayrı ABD Ziyareti’nde Turkic American Alliance; Rumi Forum; Orta Atlantik Türk Amerikan Federasyonu (MAFTAA), Avrasya Amerikalılar Turkuaz Konseyi (TCAE), Türk Amerikan İş Grubu (TABN), TUSKON adlı kuruluşlarla etkinlikler nasıl örgütlenmiştir?

(3) Yerel seçim sürecinde İstanbul Milletvekili ve Genel Başkan Danışmanı Aydın Ayaydın, aday belirleme yetkisine sahip Parti Meclisi toplantısından on gün önce, Fethullah Gülen’e Samanyolu TV aracılığıyla “Mustafa Sarıgül’ün adaylığı kesin” mesajını neden ve nasıl gönderebilmiştir?

(4) Yerel seçimlerden az önce 7 Mart 2014’te CHP İzmir İl Başkanı unvanına sahip bir kişinin, Cemaat’in gazetesi olarak bilinen bir yayın organına verdiği “TUSKON ve Hizmet Hareketi’ni kutluyorum” şeklindeki ropörtajın ittifak kanısı yaratma etkisi değerlendirmeye alınmış mıdır?

(5) Ankara İl Başkanlığı’nın seçim görevlilerine ellerindeki sonuçları Cihan Haber Ajansı’na iletmeleri ve bu ajansla işbirliği içinde çalışmaları konusundaki SMS gibi veriler değerlendirmeye alınmış mıdır?

(6) Yerel seçim çalışmalarında çeşitli il ve ilçe yönetimlerinin bu kesimle görüşme, kahvaltılı toplantı, ziyaret, vb. uygulamalarına ilişkin olarak değerlendirme yapılmış mıdır?

(7) Çeşitli CHP’li belediyelerin bu kesimin kurum ve kuruluşlarıyla gerçekleştirdikleri ortak etkinlikler, Parti merkezince izlemeye alınmış mıdır? Bu tür ortak etkinlikler üzerine siyasal bir değerlendirme yapılmış mıdır?

(8) Torba yasalarla getirilen ve Risale-i Nur basımını devlet tekeline almayı öngören hüküm, CHP tarafından diğer 22 maddeyle birlikte iptali için Anayasa Mahkemesi’ne götürüldüğünde, Cemaat yayın organlarında bu girişim “CHP’den Risale-i Nur’u özgürleştirecek adım” olarak haberleştirilmiştir. Bu tasarrufun siyasal değerlendirmesi hangi organ/lar tarafından yapılmıştır?

(9) Bu kesime ait bir finansal kuruluşla ilgili gelişmeler, 2014 yılı boyunca, CHP Genel Başkanı’nın Başbakan Davutoğlu’na mektubu, dört ayrı milletvekilinin dört ayrı yazılı soru önergesi, Bütçe Görüşmeleri’nde sözlü soru konusu edilmesiyle sürekli olarak destekleyici yönde takibe alınmıştır. Bu tasarruf için merkezi bir siyasal değerlendirme yapılmış mıdır? Bu çabaların “cemaatle ittifak” kanısı için gösterge olarak yorumlanabileceği sorunu değerlendirmeye alınmış mıdır?

(10) Dershanelerin kapatılması konusuyla ilgili olarak, bunların kapatılmasına karşı çıkışın cemaatle ittifak iddialarına yol açacağı üzerine siyasal bir değerlendirme yapılmış mıdır?

(11) Yargı örgütlenmesi ve HSYK ile ilgili yasa değişikliklerinde, bağımsız yargı için muhalefet ile yargıda bu kesimin sahip olduğu ağırlığın korunmasına yol açabilecek muhalefet konusu siyasal bir değerlendirmeye alınmış mıdır? Bu muhalefetin kamuoyuna “yolsuzluk soruşturmasını doğru bir biçimde yürütecek olan savcıların görevden alınmasını engellemek” şeklinde duyurulmasının, sözkonusu kesimle ilişkili kamu görevlilerini kollamak sonucu yaratarak “ittifak” şeklinde yansıyabileceği sorunu üzerinde durulmuş mudur?

(12) Basın – yayın organlarında, CHP-Cemaat ittifakı üzerine çok sayıda haber ve köşe yazısı yer alınmıştır. Bunların bir bölümü AKP’ye ait ya da AKP baskısı altındaki medya kuruluşlarında olmakla birlikte, yayın organları ve yazar çeşitliliği bir gerçektir. Ortaya çıkan bombardımana karşı, Parti tüzelkişiliğince tekziple düzeltme ve olaylara ilişkin hiçbir açıklama yapılmamış olması dikkat çekicidir. Bu yayınlara ilişkin olarak sistemli bir karşı-çalışma yapılmaması nasıl açıklanabilir?

Söz konusu yapı, “ahir zamanda bir zat gelecek, Hristiyanların ruhani liderleri ile de işbirliği yaparak üç görev yapacak; insanların imanını kurtaracak, şeriatı tatbik edecek, hilafeti yeniden kuracak” diye yazan Saidi Nursi zihniyetinin uzantısıdır. İzleyicisi Gülen, bu emri, dinler arası diyalog politikası eliyle İslam inancını küresel siyasetin emrine vermiş bir harekettir. Aynı zamanda bu yapı, Meşrutiyet’in ve Cumhuriyet’in kurucularını Hz. Muhammed’e karşı savaşan Ebu Süfyan’a benzeterek din düşmanı sayan bir zihniyete sahiptir. Bir yandan İslam’a, bir yandan da Cumhuriyet’e karşı konumu ortada olan böyle bir yapılanmayla aynı safta olmak bir yana, birlikte görüntü vermek bile kabul edilemez.

Son iki yıldan bu yana, yetkili organlarca kabul edilmiş bir politik karar olmadığı halde Parti yönetiminin cemaat kesimine ilişkin konulardaki tüm uygulamalarının, yürütme yetkilerini kullanan makamların sorumluluğu bakımından soruşturulması gereğini ve buna bağlı olarak tarafıma verilmesi istenen “kınama” cezasının haksız bir istem olduğunu değerlendirmenize sunarım.

Saygılarımla.

Prof. Dr. Birgül AYMAN GÜLER

CHP İzmir Milletvekili

11 Ocak 2015 Pazar

“HER MAĞDURUN YANINDAYIZ” NE DEMEK?


Söz yalnızca söz değil. Siyasette söz, aynı zamanda tavır demek.

Son günlerde Hükümet Fethullah Gülen Cemaati’ne dönük olarak harekete geçti. Göz altına alınan ya da tutuklanan savcılarla polisler, kimilerince desteklenip savunulmaya çalışıldı. CHP yönetimi de bu çabaya girdi. Sayın Kılıçdaroğlu “biz her mağdurun yanındayız. Mağdur olan polislerin de yanındayız” diye açıklama yaptı.

Söz, tavırdır. Ama bu örnekte, Türkiye’nin kurucu partisinden, partinin genel başkanından geldiği için, söz-tavır, kocaman bir bünyenin hareket yönünü gösteren “politika”ya dönüştü. İşte bu yüzden üzerinde durmak, sözün anlamını iyice kavramak gerek.

MAĞDUR NE DEMEK?

Mağdur, sözlüklere göre “gadre uğramış kimse” demek. “Gadr” Arapça bir sözcük. Haksızlık, zulüm, acımasızlık anlamına geliyor. Mağdur sözcüğüne Büyük Türkçe sözcük kıygın da dendiğini yazıyor. Demek ki mağdur ya da daha çağrışımı açık ve daha güzel bir deyişle kıygın, haksız yere zarar görmüş kişi anlamına geliyor.

Demek ki “mağdur”, yalnızca zor ve yardıma muhtaç duruma düşmüş kimse demek değil. İçinde bulunduğu durum zor, ama bu zor durumun kökünde bir de bunu “hak etmemiş olmak” var. Mağdurun içine düştüğü zorluk, hiç hak etmediği halde ortaya çıkmış bir durum. Mağdur yerine kurban da diyebiliriz.

Hiç hak etmediği halde mağdur, kurban edilmiş kimselerin yanında durmak elbette insanlık görevi.

MAĞDUR KİMDİR?

Gözaltına alınan ya da tutuklanan insanlar, kuşkusuz zor duruma düşmüş durumdadırlar. Zor duruma, darlığa düşüren her insan için kurtuluş dilemek gerekir.

Ama her zor duruma düşmüş kimse mağdur değil. İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde Hitler epeyce zor duruma düşmüştü; kim mağdur olduğunu söyleyebilir? Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecini adeta hızlandırıp çöküşüne başkanlık ettikten sonra Gorbaçov yapayalnızdı; kim mağdur olduğunu söyleyebilir? Fethullah Gülen için kırmızı bülten çıkarılması onun için zor bir durum olsa gerek; bu zorluk nedeniyle mağdur edildiği ileri sürülebilir mi?

Konu açık. Dara düşmüş olanları “mağdur” olarak nitelendirdiğimizde, bunların haklı, haksızlığa uğramış ve elbette suçsuz olduklarını ilan etmiş oluruz. Cemaatin polislerine “mağdur” dediğimizde, bizim yerimiz onların yanıdır demiş oluruz. Yalnızca söylemiş olmayız; tavır almış oluruz.

SÖZ ve TAVIR = POLİTİKA

Söz, tavırdır. Tavır, kendini bir davranış biçimi olarak gösterir. Sizi ‘mağdur’ diyerek haklı gösterdiğiniz kimselerin yanında durmaya sürükler. Siyasette tavır, bir politikayı benimsemek demektir.

Örneğin, ‘mağdur’ saydığınız kimselerle birlikte adliye salonlarında, gazete binalarında onların yanında ya da arkasında görünürsünüz. Açıkladıkları bildirilere imzanızı atarsınız.

Örneğin TBMM’nde, yasama organında bu kesimin haklarını savunmak üzere önergeler verirsiniz. Bu kesimin dershaneleri, finansal kuruluşları, bankaları için basın açıklamaları yaparsınız. ‘Mağdur’ diye ilan ettiklerinizin çıkarlarına uygun olmayan yasaları, iptal edilsin diye Anayasa Mahkemesi’ne götürürsünüz. Yolları böyle açtığınızda, kocaman bünyenizin diğer uzuvları da benzer yönde tavır alır. Böylece “bir söz”, “bir tavır” olur; söz ile tavır politikanız olarak her yanı sarar.

ŞİMDİ NE YAPMIŞ OLDUNUZ?

Sanırım hep birlikte görebiliyoruz ki, tavır açık ve politika yürürlükte; ne var ki söz örtülü ve buğuludur. Atalardan gelen “inkar yiğidin kalesidir” özdeyişine uygun olarak, elbette koşulların billurlaşmasıyla birlikte toptan redde de kahramanca kabule de uygun olacak biçimde dile getirilmiştir.

Sizce bir siyasal bünye, bu çizginin sonunda ne yapmış olur?

Kamu Politikası Analizi (KPA) adı verilen bir yönetim-siyaset bilimi dalı vardır. Bu dersi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde beş-altı yıl verdim. Bu soru, KPA araştırmacıları ve öğrencileri için örnek-olay malzemesi olarak, günümüzün siyaset pratiğinden akademiye paha biçilmez bir armağan olarak sunulmuş bulunuyor. Şimdilik meslekdaşlarıma haber vermekle yetineyim.

[Yeni Adana, 12 Ocak 2015] 

30 Aralık 2014 Salı

Ropörtaj: Yeni Adana Gazetesi


S.Köle: Hakkınızda alınan ya da alınmak istenen kararları resmen değil de ilk olarak basılı ve görsel medyadan öğrenmek nasıl bir duygu?

Birgül Ayman GÜLER: Doksan yıllık bir partinin yönetim koltuklarını işgal edenler adına üzücü. Partideki merkez bu kararı vermiş, ama açıklamamıştı. Ben de herkesle birlikte hiç olmayacak bir yerde duydum. Yönetimin kararı Grup Başkanvekili tarafından, ülkenin bütçe görüşmeleri yapılırken, parti-içi işlerin en son konuşulacağı yerden, TBMM Genel Kurul kürsüsünden ilan edildi. “Parti işlerini kamuoyu önünde tartışmayın” diyenlerin üzerinde düşünmesi gereken bir durum.

S.Köle: CHP’de son dönemde alınan kararlar –ihraç vb. konularda- doğru birimlerden ve özgürce çıkıyor, dilebilir misiniz? Mesela Süheyl Batum’la ilgili sürecin tartışmaya gerek bırakmayacak şekilde doğru yürütüldüğünü düşünür müsünüz?

Birgül Ayman GÜLER: Milletvekillerinin disiplin kuruluna gönderilmesi, Parti Meclisi’ne (PM) verilmiş bir yetki. Tüzük çok açık. Ama Prof. Dr. Batum için disiplin işlemini Merkez Yönetim Kurulu (MYK) başlattı. Yalnızca Tüzüğe değil “tedbirli ihraç” istenerek Anayasa’ya da aykırı bir iş yapıldı. Hem yetkisiz işler yapılıyor, hem de tasfiyeci bir zihniyetin öfkesi var.

S.Köle: Seçimlerde cemaatle işbirliği yaptık, sözünüz kelimenin tam anlamıyla gündeme bomba gibi düştü. Bu sizin açınızdan bir itiraf mıydı; yoksa CHP’nin gizli işlerini açığa vurmak mı? Bu açıklamaya neden gerek duydunuz?

Birgül Ayman GÜLER: Bunu ilk kez söylemiyorum. O yüzden ilk kez duyarmış gibi gösterilen şiddet anlamsız. Daha önce Parti Meclisi toplantılarında da söylemiştim. Geçen yıl, röntgenci – şantajcı – kasetçi siyasetle bizim işimiz olamayacağını, kamuoyu nezdinde dile getirmiştim. Kimin ve hangi amaçla yaptığı bilinmeyen gizli saklı dinleme ve izleme kasetlerinin CHP’nin grup toplantılarında, resmi mitinglerinde malzeme olarak kullanılmasını kabul edilemez bulduğumu ilan etmiştim. Yerel seçimlerde Cemaat televizyonlarında adaylarımızın yer alışını, Halk TV’de cemaat propagandası yapılmasını kamuoyu nezdinde eleştirmiştim. Yine, Cemaatin bir tür “deniz kabuklusu” olduğunu ve bize yapışarak kendini kurtarmaya çalışmasına izin verilemeyeceğini söylemiştim. Gazetelerde CHP – Cemaat işbirliği üzerine yazılan yazılara açıkça ve doyurucu resmi yanıtlar verilmemesi nedeniyle yazdığım yazılar, hala blog sayfamda duruyor. Son dönemde de bu gruba kalkan olma gayretleri hepimizi rahatsız etti. Daha önce söylediğim sözleri söyledim.

S.Köle: Hüseyin Aygün’le –ki siyah ve beyaz kadar birbirinizden farklı olduğunuz iddia edilebilir- aynı anda, benzer durumun içinde yer almanızı nasıl değerlendirirsiniz?

Birgül Ayman GÜLER: Benzer durumda olduğumuzu sanmıyorum. Durumu, strateji-sever bir yönetim uygulaması diye görüyorum. Öyle olduğu zamanla ortaya çıkacaktır.

S.Köle: Geçtiğimiz günlerde bir grup aydınla birlikte “Cumhuriyet Rejimi”ne dönük kaygılarınızı dile getirdiğiniz bir açıklamanız oldu. Ne oldu da bu açıklamayı yapmak durumunda kaldınız?

Birgül Ayman GÜLER: AKP yöneticilerinin ulusal ve laik Cumhuriyeti yıkma projesi ortada. Muhalefetin bu projeyi durdurmak bir yana, önünü açacak biçimde etkisiz kaldığı da ortada. Bir araya gelmeleri pek güç sayılabilecek 108 siyaset, kültür ve bilim insanı bir araya gelerek, hem iktidara hem muhalefete direnme kararlılığını açıkladılar.

S.Köle: Yaptığınız basın toplantısı akıllara iki soru düşürdü; bir, acaba yeni bir siyasi parti mi kuruluyor; iki, açıklamaya imza atanlar içinde İşçi Partililer de olunca, Birgül Ayman Güler ve arkadaşları İşçi Partisi’ne mi geçiyor? Belki de hiçbiri, kim bilir?

Birgül Ayman GÜLER: Toplantıda da söyledik. Birincisi, “bu bir irade beyanıdır” dedik. 1923 Mustafa Kemal Atatürk Cumhuriyeti için direnmeye kararlıyız. İkincisi, “bu bir uyarıdır” dedik. Halka kendilerini bu değer çerçevesinde tanıtan siyasal partiler, üstlerine düşeni yapmak zorundalar. Eğer partiler ve demokratik kuruluşlar görevlerini yerine getirmekten uzak dururlarsa, irademizin gereğini yerine getirmek elbette bizim görevimiz haline gelir.

S.Köle: Türk ulusu ile Kürt milliyeti üzerine söylediğiniz sözler tekrar tekrar gündeme getiriliyor; hatta bunun için sizin adınıza özür dileyenler bile çıktı. Sizin açınızdan özür dilenecek bir durum var mı; birilerinin bunu üzerine vazife edinmesini nasıl değerlendirirsiniz?

Birgül Ayman GÜLER: Elbette özür dilenecek bir şey yok. Üzerine konuştuğumuz şey anayasal düzen. “Türklük ırkçılıktır” diyenler, sözümü, hangileri olduğu da gayet iyi bilinen birkaç gazete eliyle “Türk-Kürt eşit değildir” diye işlediler. Oysa ilgililer, sözün “ulus – milliyet eşitliği” üzerine anayasal bir konuya ilişkin olduğunu biliyorlardı. Zaten son bir buçuk yıldır, TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nda Türk vatandaşlığını kaldırmaya çalışıyorlardı. Türk kalksın, TC vatandaşlığı ya da Türkiye vatandaşlığı yazalım deniyordu. Yazık ki CHP yönetimi de bu görüşü benimsemişti. Böyle yapılırsa ulusal devlet biter; çok-etnikçi ve uluslararası denetim altındaki Kosova benzeri bir yapı doğar.

Benim adıma değil, adım için son özrü Bursa Milletvekili Sena Kaleli dilemiş. Ama biliyor musunuz, meğer bu konuyu açan kişi daha önce kendisini ziyaret eden Kılıçdaroğlu’na da beni bu yüzden şikayet edip disipline verin demiş. Şimdi Cemaatçilik konusuyla ilgili olarak disipline verdiği için de tatmin olmamış. Gazete haberinde öyle dediği yazıyor. Ancak mesele şu. Bu ziyaret edilen kişi, Türkiye’ye Kosova Ahtesaari Planı’nı öneren biri. Önerilerinden biri de, Kuzay Irak’ın içinde ayrı bir devlet olarak yer alacağı Mezopotamya Beşlisi kurulması türünden siyasal önerilerde bulunmuş bir çevre. Yani sonuç şöyle: CHP, ulusal devlet için Kosova Ahtessari Planı’ndan özür dilemiş bulunuyor. Bunun siyasal körlük ya da siyasal acemilik olarak değerlendirilebileceği noktayı çoktan aşmış durumdayız.

S.Köle: Birgül Ayman Güler kimliği üzerine genel bir değerlendirme gibi olacaksa da, siyasete girmiş olmakla doğru yaptığınızı düşünüyor musunuz? Siyasetin pratiği ne öğretti size?

Birgül Ayman GÜLER: Çok doğru ve zamanlı yapmış olduğumu düşünüyorum. “Büyük Türk Milleti önünde” namus ve şeref sözü verdim ve sözümü tuttum. Öğrendiğim şey ise, Türk ulusunun gerçek temsilcilerinin siyasette yerlerini almak zorunda oldukları. Bu, ülkemizde ve en temel kurumlarımızda yaşanan açık ve gizli işgalciliğe son vermek için zorunlu. Ve doğrusu aynı zamanda pek de zevkli bir görev.

S.Köle: 2015 Seçimleri’nde herhangi bir siyasi partiden adaylığınız söz konusu olacak mı; yoksa siyasette buraya kadar mı sizin için?

Birgül Ayman GÜLER: Elbette devam.

S.Köle: Teşekkür ederim.

Birgül Ayman Güler: Ben teşekkür ederim, Yeni Adana okuyucularına nice güzel yıllar dilerim.

[Yeni Adana Gazetesi, 30 Aralık 2014]
http://www.yeniadana.net/web/HaberDetay.aspx?id=64421