11 Mayıs 2016 Çarşamba

VİZEYE DEĞİL, TERÖRE SERBESTLİK!


Avrupa Birliği (AB), Türk vatandaşlarına uyguladığı vizeyi kaldıracak. Karşılığında siz de terörle mücadeleyi kaldırın diyor. Tabii her zaman olduğu gibi insan hakları adına! Cumhurbaşkanının “madem öyle, sen boluna ben yoluma” sözüyle ilan olunan acayip isteklerden söz ediyorum.

*

AB vize serbestliği vermeyi, kendini ‘düzensiz göçler’e karşı koruyacak bir geri kabul anlaşması imzalanması koşuluna bağlı tutuyor.

Türkiye için de öyle oldu. Vize serbestliği görüşmeleri ile düzensiz göçleri zapt etme anlaşmasının, bugün itibariyle dört yıllık bir geçmişi var.

AB’nin Türkiye’ye vize serbestliği vermesi, 21 Haziran 2012’de gündeme geldi. AB Konseyi sürecin başlatılmasına karar vermişti. Aynı tarihte AB – Türkiye arasında Geri Kabul Anlaşması üzerinde uzlaşıldığı açıklandı. Bunun üzerine AB Komisyonu Vize Muafiyeti Yol Haritası diye bilinen bir belge hazırladı. Uzlaşılınca, Türkiye anlaşmayı 16 Aralık 2013’te kabul etti, resmi diyalog başladı. 6547 sayılı Geri Kabul Anlaşması 28 Haziran 2014’te yasalaştı.

Hepsi birlikte bu yılın Haziran sonuna kadar tamamlanacaktı.

*

2016 Mayıs ayının başında AB’nden rüzgarı olumlu sayılan bir tavır geldi. Türkiye 72 koşuldan 67’sini tamamlamıştı. Topu topu 5 koşulla ilgili eksikler vardı, Türkiye’nin bunları da kısa zamanda tamamlayacağı umuluyordu.

Ama birden bire ortalığı bambaşka bir hava sardı. Neredeyse eş zamanlı olarak, Başbakan Davutoğlu işten el çekmek zorunda kaldı ve AB’den “terör tanımı şartı” çığlıkları yükseldi. Türkiye’nin “iade edilecek bir şey bile değil, yeri çöptür” dediği 2015 İlerleme Raporunu hazırlayan Kati Piri adlı Avrupa Parlamentosu raporcusu, 'terörle mücadele yasaları dururken 1 Temmuz 2016’da vize serbestliği olmaz' buyurdu, AB Komisyonu başkan yardımcılarından biri de benzer şeyler söyledi.

*

AB Bakanı Volkan Bozkır’ın dediğine göre Terörle Mücadele Kanununda “bazı kelime değişiklikleri yapılması” isteniyordu. Bozkır ise yapılacak değişiklik kalmadı diyordu: “Kamu güvenliğini tehdit bakımından 'yakın ve açık tehlike' kavramını kanuna koyduk. Avrupa standartlarında kullanılan ortak bir ifadedir."

Bakan haklıydı. Çünkü AB terörün tanımı konusunda bir “direktif”e değil, “çerçeve karar”a sahiptir. Yani bu konudaki AB mevzuatı emredici değil, tavsiye edici bir kuraldır. Türkiye belli ki bu “tavsiye”yi dikkate almış ve kendi koşullarına göre kural haline getirmiştir. Terörün ulaştığı bugünkü aşamada yapılabilecek başka bir değişiklik yoktur.

*

AB, ‘bazı kelime değişiklikleri’ derken besbelli, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 1. Maddesindeki “Türkiye’nin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk devletinin ve Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek” cümleciklerinden dertli. AB için bunların anayasal ilkeler olmalarının önemi yok. PKK terörü bu amaçlara kilitlenmiş ve Türkiye bu yıkıma karşı mücadele ediyor, bunların da önemi yok. AB’nin derdi teröre karşı mücadeleyi kırmak. Derdi bu, ama derdini doğrudan değil, 150 yıldan beri yaptığı gibi özgürlükler, insan hakları, reformlar tekerlemesi halinde dayatıyor.

Ülkemizdeki AB-severler her zaman yaptıkları gibi şimdi de “eyvah, AB bizden yüz çevirecek” telaşında haberler yapıyorlar. AB dayatmalarının, Türkiye’yi öz-çıkarlarının tersine davranmaya ve temel anayasal ilkelerini kırmaya zorladığını gizlemeye gayret ediyorlar.

*

“Bırak PKK ile mücadeleyi, al vizeyi” dayatması, terörün de saldırdığı anayasal ilkeleri hedef almıştır. Rahatsızlık duydukları cümlecikler, Anayasa’da yer alan temel kuruluş ilkelerinin ta kendisidir. Görmek o kadar zor mu? Niyet bozuk değilse görmek çok kolay.

Yeni-Anayasaya Geçit Yok!


(BAG, Aydınlık, 11 Mayıs 2016)


8 Mayıs 2016 Pazar

DİRENİŞE ÇAĞIRAN BU SES KİMDEN ÇIKTI?


Bu yıl yaşadığımız 7 Haziran ve 1 Kasım 2015 seçimlerinde ilginç bir ruh hali doğdu. Bir tür panik havası yayıldı. Kerli ferli gazetelerle yazarlarından, aklı başında bildiğimiz kimselerden “HDP ve Cemaate destek!” çağrıları geldi. İkisi de cumhuriyetle sorunlu olan bu kesimlerle işbirliği şarttı; çünkü denize düşmüştük, n’apalım, denize düşen yılana sarılırdı.

Oysa denize düşen HDP ile Cemaatti. Panikleyenler onlardı. Cumhuriyet gemisindekiler, onların seslerini kendi sesleri sandılar, çünkü gemilerinin dümenini bunlara kaptırmışlardı.

*

Şimdi Davutoğlu’na başbakanlıktan ve AKP genel başkanlığından el çektirilmesine saray darbesi deyip vatanseverlerin direnişe çağrılması da aynı dümencinin sesi.

Ortada bir darbe yok.

Çünkü Davutoğlu bu görevlere nasıl getirilmişse, aynı usulle geri çekildi. Erdoğan’ın işaretiyle aday olmuştu, parti kongresince onaylanmıştı. Şimdi aynı kişinin işaretiyle çekildi, çekilişi kongrece onaylanacak.

Vatanseverlere direniş çağrısı ise gülünç oldu.

Bu, herkesi cemaat şirketlerine kalkan olmaya çağıran “mağdurların yanındayız!” lafı gibi bir laf. Fazlası, “direniş” kavramının içini boşaltma etkisi yaratması oldu. Ama ABD ve AB yetkililerinden Davutoğlu güzellemesi mesajlar ortalığa saçılınca, gülünçlük bir trajediye dönüştü.

*

Davutoğlu’nu görevden alma iradesinin Cumhurbaşkanı’na ait olduğunu söyleyip durmak, anayasanın ihlal edildiğini göstermeye yetmez. Nasıl bugüne kadar “firavun”, “tiran”, “diktatör”, “faşist” laflarını “kırk kere söylersen….” düsturu gereğince tekerleyip durmak hiçbir şey ifade etmemişse, bu da bir şey ifade etmez.

Siyaseti lafın en uygununu bulmaya, gerçeği değil de ‘siyaseten uygun’ olanı söylemeye, iktidar-içi ilişkileri kanırtarak yol almaya sıkıştıran zihniyet, gerçek anlamda muhalefet etmenin zihniyeti değildir. Bu, iktidarın “eski ortaklar”ının, en çok da cemaat çevresinin zihniyetidir.

*

Eğer
(1) yeni-anayasacılığın bizim gibi ülkeleri yeniden biçimlendirmeye yönelmiş küreselci sömürgeciliğin sopası olduğu söylenmezse.
(2) Yeni-anayasacılığın Türk Milleti’nin egemenlik hakkını hedef almış bir ulus mezarcısı olduğu söylenmezse.
(3) Bunun toprak üzerinde çok-ortaklı (kon)federal bir devlet yaratılmasını hedeflediği söylenmezse.
(4) Bunların “ulus yerine ümmet toplumu” yaratacak bir Arap baharı parçası olduğu söylenmezse.
(5) Başkanlık rejiminin bütün bunların örtüsü olarak icat edildiği ilan edilmezse…

Bu örgü es geçiliyor ve sözde muhalif siyasi partiler ‘kendi yeni-anayasa taslakları’nı hazırlama ve oraya buraya sorup sunma derdine düşmüşlerse, bunların Türkiye’ye söyleyebilecekleri hiçbir sözleri yok demektir.

Bu gerçekler yüksek sesle haykırılmıyorsa, karşı karşıya olduğumuz karşıdevrim ve küreselci işgal saldırılarına karşı hiçbirşey yapılmıyor, aksine bunların şu yada bu parçasıyla işbirliği yapılıyor demektir.

*

Türk ulusunun egemenlik hak ve yetkisi, herşeyin temelidir.

Bu hak gasp edilirse, yani Anayasa’nın 6. Maddesinden silinirse, toplumun ‘ümmet’ olarak örgütlenmesinin yolu açılmış olur. İsmail Kahraman’ın anayasa taslağına bakın; o taslakta bu hak gasp edilmiştir. Ümmetleşmek, etnik ve mezhebi kimliklere statü vermenin diğer adıdır; etnik-ırkçılık ile mezhepçilik şimdi el altından sürdürdükleri iktidar savaşlarını o zaman “anayasal olarak” yürütür hale gelirler. Bu ise sürekli savaş hali ve geleceği yitirmek demektir.

Gerçek muhalefetin yol haritası Davutoğlu savunmasına gark olmak değil, sahibi kim olursa olsun bu tarihsel tuzağı görerek “çözüm süreci”nin nihai halkası olan yeni-anayasacılığı ortadan kaldırmaktan ibarettir.

Yeni-Anayasacılara Geçit Yok!




(BAG, Aydınlık, 8 Mayıs 2016)

7 Mayıs 2016 Cumartesi

YAŞAYAN MÜZE


Bizim kasabalarda arasta denir. Öyle dar ve uzun bir dükkanlar sokağından yürüyüp, orta yerine sıra sıra tezgahların kurulduğu upuzun bir sokağa çıkıyorsunuz. Tezgahların başında duranların neredeyse tümü kadınlar.

Yürürken küçük bir işaret levhası dikkat çekiyor: Yaşayan Müze. Adı üstünde “müze”. Müze eskiyi yaşatır, ama kendisi nasıl yaşayan olur ki?

Hafif ve kısa bir yokuşu yürüyünce, sol kolda eski konaklardan birine giriyor ve birkaç basamağı çıkıyorsunuz. “Hoşgeldiniiiz” diyen şalvarlı ve yemenili genç bir hanım telaşla soruyor size, “gelirken sofra gördünüz mü yolda?”. Nefes alır gibi doğal bir soru. “Sofra mı, ne sofrası?” … Sonra içeri “buyur” ediliyorsunuz, sofada ve her odada başka bir sıcaklık, başka bir söyleşi…

Karagöz – Hacivat seyretmeyi hep sevdik, ama perde arkasına geçip oynatmak bambaşka… Ebru yapanı izlemek güzel, ama suyun başına geçip kendi ebrunu yapmak! Çocukluk anılarımızda kalmış kurşun döktürmeyi tekerleme ve dualarıyla beraber yaşamak… Masal ebesinden, o sofranın kerametini öğrendiğiniz Keloğlan masalını dinlemek, o kuşlu mangalı yeniden görmek, kumaş boyamak, topaç çevirmek, dörtlü taş oynamak ve güzelim bahçede kulpuna iki dize bağlanmış kahve eşliğinde sohbet…

Yaşayan Müze, Hacettepe Üniversitesi’nde halkbilimleri okumuş genç bir çiftin yapıtı. 23 Nisan 2007’de açılmış, onuncu yılını tamamlamış rüya işlerden biri. Şimdiye kadar bir buçuk milyon kişi bu neşeyi yaşamış.

Sema – Harun Demir, Yaşayan Müze’yi Ankara’nın Beypazarı ilçesinde kurmuşlar. Onları tanımak ve yaptıkları işe tanık olmak, insanımıza olan sevginizi ve güveninizi tazeliyor.

*

Geleneklerimiz güzel.

Bizler ise geleneklerimize karşı hoyratız.

Yaşayan Müze’de kurşun dökme sergisi, iki grup ziyaretçinin tepkisine konu olmuş. Bunlardan biri türbanlı grup “dinimize aykırı şeyler bunlar, kafir işi!” derken, öbürü ise anlaşılan aslan laik bir grup, “hurafe bunlar, dinci işler!” diye şikayetlenmiş.

Oysa bu ne kafir ne de dinci işi. Bu, açıkça ve buz gibi bir çeşit terapi. Bize düşen, geleneklerimizin akılcı tarafını çekip çıkarmak, bunları çıkarları için kullananlara karşı toplumsal yararın araçları haline getirmek. Karalamak değil, emek vermek.

Belli ki, yaşayan müze gerçekten yaşıyor. Geleneklerimiz diri. Günlük yaşantımızda belki yinelemiyoruz, ama geleneklerimizi biliyoruz, tanıyoruz, şans eseri içine girince mutlu oluyoruz. İster din gereği, ister bilim gereği densin, geleneklerimizi örseleyen hoyratlığa karşı doğru duruşu bulma zamanımız gelip de geçiyor.

*

Yazmadan geçmek güç.

Milliyet Gazetesi’nde Meriç Tafolar imzalı bir haber yer aldı. Bu habere göre CHP’nin başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Zaman ve Taraf gazetelerinde yazarlık yapmış Mehmet Altan, Cengiz Çandar, Ümit Kardaş gibi kimseleri ve geçmişte AKP anayasacılığı yapmış olan Ergun Özbudun’ları almış ve anayasa konusunu görüşmüş. Tam bir yeni-anayasa müzesi açma teşebbüsü. Davetliler, gerçekten müzelik hallerine aldırış etmemişler, davet edene dokunulmazlık konusunda yanlış yaptığını söyleyip, HDP’yi yalnız bırakmaması gerektiğini öğütlemişler…

Beypazarı’ndaki “Yaşayan Müze”, toplumumuzdaki çabayı, diriliği ve direnişi anlatıyor. İstanbul’daki toplantı ise siyasetteki çürüklüğü ve saldırganlığı… Hiç kuşkumuz yok, tarihte hep olduğu gibi, toplumun diriliği, bu çürümüş siyaseti de süpürüp götürecek.

Yeni-anayasaya geçit yok!


(BAG, Aydınlık, 1 Mayıs 2016)

2 Mayıs 2016 Pazartesi

ÖZGÜRLÜKÇÜ LAİKLİK, DİNCİLİĞE SERBESTLİK DEMEKTİR


İsmail Kahraman’ın “anayasada laiklik olmamalı, anayasa dini olmalı” demesinden sonra Ahmet Davutoğlu “laiklik olacak, ama biz özgürlükçü laiklik getireceğiz” dedi. Yıllardır her yaptıkları işi “demokratik – çoğulcu – özgürlükçü” diye ilan edenler, şimdi laiklik ilkesine saldırırken de aynı sıfatlara sarılmış durumdalar.

Bunlara göre Cumhuriyet’in laiklik anlayışı “otoriter laiklik”, onlar “ılımlı”sını keşfetmiş durumdalar. Bir ara buna “sekülerlik” denmiş, ama iktidardakiler bundan hoşlanmamışlardı. Şimdi bunu bulmuşlar: Özgürlükçü laiklik!

*

Özgürlükçü laiklik denen şeyin ne anlama geldiğini çözmek için, “özgürlükçü” lafının tüm “sol” görüntüsüne karşın, Atlantik liberalizmine tapulanmış olduğu gerçeğini akılda tutmak yeterlidir.

Bu temelden hareketle özgürlükçü lafını “serbestiyetçi” diye düşünmek gerek. Hani “hür teşebbüs” lafını “serbest girişim” diye Türkçeleştiririz ya, onun gibi.

Serbestiyetçi laiklik! Daha doğrusu dinciliğe serbestiyet vermek. Her din, inanç, mezhep grubuna özerklik ve statü vermek. Yani kendi kaynaklarını yaratmak üzere “himmet”lenmelerine, eğitim ve sağlık ve mezarlık dahil her türlü toplumsal işe el atmalarına, kendi yorumlarına göre dini yönlendirmeler yapmalarına, sözleşmeler yapmalarına, vb.. olanak vermek.

Başka bir deyişle, din işlerinde özelleştirme…

*

AKP’yi ‘yetmez ama evet’le destekleyen neoliberaller bunu da sevecekler. Din – devlet işleri ayrılsın; din işleri devletin değil, toplumun işi olsun diye yüzlerce sayfa yazmadılar mı? Başka bazıları, solculuk-ilericilik adına “Din İşleri Başkanlığı kaldırılsın” demediler mi? AB, dini toplulukların “tanınması” tavsiyelerinde bulunmadı mı? AB İlerleme Raporları yıllardır Protestan, Katolik kiliselerine tüzelkişilik verilsin deyip durmuyorlar mı?

Demek ki Davutoğlu, dünyayı kana bulayan küreselcilerin, Atlantik-ötesinin ve AB’nin emirlerine selam vermiş bulunuyor.

*

Irak’ın 2005 tarihli işgal anayasası da böyle yazıldı.

Bu anayasayı yazan Batılı işgalciler, metnin en başına Bismillahirrahmanirrahim diye yazmaktan geri durmadılar. Madde 3’te, bir ulusa sahip olmaktan çıkardıkları bu ülke için “Irak milliyetler, dinler ve mezhepler ülkesidir” dediler. Yine bu anayasanın madde 43’ünde “bir din veya mezhebe bağlı olanlar vakıf işlerini ve dini kuruluşlarını idare etmek yetkilerine sahiptirler” dendi.

Şimdi Davutoğlu’nun “özgürlükçü laiklik” dediği bu zeminin üstüne devletin laik olduğunu yazmadılar, tam tersine tarih boyunca davalı oldukları İslamiyet’i kullanmakta sakınca görmediler.

Irak İşgal Anayasasında şöyle yazdılar: Madde 2 - “1. Devletin resmi dini İslam’dır ve yasamada temel bir kaynaktır. a) İslam’ın değişmez hükümleriyle çelişen yasa çıkartılamaz. b) Demokrasi ilkeleriyle çelişen yasa çıkartılamaz. c) Bu anayasada yer alan temel hak ve özgürlüklerle çelişen yasa çıkartılamaz. 2. Bu anayasa Irak halkının çoğunluğunun Müslüman kimliğini korumayı, Hıristiyanlar, Yezidiler, Mendai Sabiiler gibi bütün fertlerin inanç ve dini vecibelerini yerine getirme özgürlüğünü teminat altına alır.”

*

Özgürlükçü laiklik lafı, laik devlet ilkesine karşı açılmış savaşın kılıcıdır. Küreselcilik, AB, Dünya Bankası, dünyanın anlı-şanlı “çağdaşlar”ı, bu kılıcın dövüldüğü ocaklardır. Bunu gördüğümüzde, tehdidi tam olarak kavramış olacağız.

Umalım ki, Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılsın, devlet bünyesinden çıkarılsın, özerkleştirilsin, din işleri toplulukların kendilerine bırakılsın demeyi ilericilik sayanlar da, hangi sularda kulaç attıklarını kavramaya başlasınlar.

Yeni-Anayasaya Geçit Yok!

(BAG, Yeni Adana, 2 Mayıs 2016)


1 Mayıs 2016 Pazar

LAİKLİĞİN OLMAZSA OLMAZ KOŞULU


Laiklik de, bağımsızlık da, en temelde bir özelliğe bağlı...

Egemenliğe...

Eğer, yeni-anayasada açıkça belirtilmiş olan "egemenlik Türk Milletinindir" ilkesi silinirse, tüm yıkım kapıları ardına kadar açılmış olur. Toplum "ümmet" diye tanımlanabilir hale gelir; her kişi "etniğine göre" tanımlanabilir hale gelir; her iki durumda da ortaya çıkan toplum "bağımsızlık" için birlikte hareket etme yetenekleri olmayan bir yığından ibaret olur.

Laiklik - bağımsızlık – egemenlik (Türklük) ilişkisini anlamazsak, ne laiklik korunabilir ne de bağımsızlık umudu yaşayabilir.

*

Egemenlik, elbette tepsi içinde alınıp tepsi içinde verilen bir şey değildir. Ülkemizde de İstiklal Harbi ile kazanılmış, onlarca ayaklanmaya ve dışarıdan gelen bin çeşit baskıya karşı bedeller ödenerek savunulmuştur.

Ama bir kez ele geçirildiğinde, egemenlik, hukuksal bir varlığa dönüşür. Çağımızda, anayasa denen belgeye yazılır. Bunu yalnızca iç toplum değil, aynı zamanda dış toplum, yani diğer devletler de kabul edip tanır. İşte bu hukuksal özelliğiyle egemenlik, üzerinde “işlem” yapılabilen bir duruma dönüşür.

*

Nitekim öyle oldu.

Birileri yıllarca “madem AB üyesi olmak istiyoruz, o zaman egemenlik devrini yapmayı kabul edeceğiz” dediler. Bu tartışmalarda egemenlik hakkının Türk Milletine ait olduğunu ilan eden 6. Maddeyi bile “sorun” sayanlar oldu. Nitekim, 1995 ve 2001 yıllarındaki denemeler, 2004 yılında sonuçlandı. Anayasa’nın 90. Maddesine ek cümle eklendi, uluslararası hukuku ulusal hukuktan üstün saymaya kapı aralandı.

Birileri de “dünya küreselleşti, ulus-devletler egemenliği paylaşmak ve gerekirse bu yetkiden vazgeçmek zorundadırlar” diye binlerce sayfa yazı ürettiler. Hiç de zorunluluk olmadığı halde, yabancı yatırımı yerli yatırım ile “aynı” kabul etmek, bu yazıların uygulamaya dökülmesi anlamına geldi. Yabancılara karşılıklılık esası olmadan toprak satışı yapabilmek, ulusal mahkemelerin yanına uluslararası tahkimi eklemek, çok-taraflı serbest mal ticareti GATT, çok-taraflı serbest hizmet ticareti GATS adlı anlaşmaları, hata Dünya Ticaret Örgütü’nün tartışmalı kararlarını mutlak sayıp iç hukuku buna göre ayarlamak da öyle… NATO gibi kurumları “üyelikle ortaklık”tan daha fazlası sananlar, Venedik Komisyonu gibi tavsiyeci kuruluşları komuta merkezi gibi göstermeye çalışanlar, Türkiye’yi AB uydusu ve ABD’nin 51. Eyaleti sayma hevesiyle yanıp tutuştular.

AB-severler ve küreselciler, Türkiye’nin ihtiyaçlarını ve gerçeklerini çok kolay ezdiler. Egemenliğin devri gibi her birimizin bugününü ve geleceğini doğrudan belirleyen bir konuyu “kaçınılmaz zorunluluklar karşısında akılcılık” diye sattılar.

*

Şimdi AB, kendi varlığı tartışmalı bir proje. Küreselcilik ise, işgaller ve göçmenlik trajedileriyle herkesin gözleri önünde battı. Enkaz, Atlantik Okyanusu’nun iki yanı arasında TTIP, Pasifik Okyanusu’nun iki yakası arasında TPP adlı bölgesel anlaşmalarla kaldırılmaya çalışılıyor. Bizim elimizde kalan, “egemenlik hak ve yetkisi devredilebilir” düşüncesinin tortusu oldu.

Bu tortu, yani AB’ci ve küreselcilerin yarattığı ruh bozukluğu, ihvani ümmetçiyle bölücü etnikçinin işine yaradı. Her ikisi de egemenliğin sahibi Türk ulusunu “tek-tipçi, ırkçı, kavmiyetçi” ilan etti. İkisi de biliyor ki, Türk Milleti’ni egemenlik tahtından etmedikçe, toplumu “ümmet” olarak tanımlayamaz ve “etniklere statü” kopardığı yamalı bir bohçaya dönüştüremez.

Eğer bunların yıkım amaçlarını önlemek istiyorsak, tutunacağımız yer “Türk Milleti’nin egemenlik hakkı”dır. Laiklik de tam bağımsızlık da ancak bu temel varsa savunulabilir ve kurtarılabilir.

Laikliğin de bağımsızlığın da olmazsa olmaz koşulu, ulusal egemenlik ilkesidir.

Yeni-anayasaya geçit yok!