14 Kasım 2017 Salı

BİR ‘AÇILIM’ DAHA KAPANDI


Her yılın 10 Kasım’ı, Türk ulusu olarak bizim tek yas günümüz.
2017 yılının 10 Kasım’ında, Atatürk’ün ülkesinde iktidar olan parti kendine yakışanı yaptı, büyük yasta yerini aldı.
*
Bu olayın üzerimdeki etkisi, 2003 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, Irak’ı ABD için işgal etmeye yarayacak savaş tezkeresini reddettiği gün hissettiklerime çok benzer oldu. O gün, ‘evet, işte bizim meclisimiz!’ demiştim. Bu 10 Kasım’da ‘evet, işte bizim ülkemiz!’ dedim.
*
Ama bu tavır bizden çok, AKP seçmenini mutlu etti. Yıllardır partilerini “Atatürk yalnızca sizin mi, o asıl bizim” diye savunanlar, partinin tepelerinden inen düşmanca çığlar karşısında ezilip kalıyorlardı; ama parti başka Atatürk başka! deyip başları öne düşüyordu.
*
Partisi ne olursa olsun, camide Atatürksüz hutbeler yüzünden ibadetini eksilmiş hissedenlerin huzursuzluğuna tanık olanlarımız çoktur. Atatürk’e düşmanlık yaratmaya gayret eden muktedirlere karşın öğretmenin tek başına direnmesi sayesinde, anaokulundan dönen çocuğunun kalbini gösterip ‘Atatürk burada yaşıyor’ dediğini heyecanla anlatan ana-babaları dinlemiş olanlarımız da… ‘Dokuzu beş geçe ayağa kalkmadım’ diye köşe yazısı döşenenlerin arsızlığı, bir avuç kendini bilmez dışında hiç kimseye hoş gelmedi, malûm.
*
2017 yılının 10 Kasım’ında, toplumun derinliklerinde biriken o büyük huzursuzluk kazandı. Devlet, yasımızdaki yerini aldı. Saat dokuzu beş geçe trenler durdu, polis sirenleri yasımızı duyurdu, bütün bir ulus büyük yası paylaşmanın onurunu yaşadı.
Gerçekte olduğu ve tam olması gerektiği gibi…
*
Şimdi, On Kasım günü saat dokuzu beş geçe ayağa kalkmamakla övünen eksik ruhların son gayreti, bu duruma “AKP’nin Atatürk açılımı” etiketi yapıştırmak.
Oysa “açılım”ların tek ortak özelliği var: Tarihe, ulusun birliğine ve toplumun en temel isteklerine karşı, nerelerde ve kimlerce üretildikleri belirsiz olan bir takım siyasi projeleri dıştan ve tepeden dayatmak. Dolayısıyla “Atatürk açılımı” şimdi devletin yasta yerini alması değil. Tam tersine, o ‘açılım’, Atatürk’e karşı hakaret, saldırı ve inkâr gayretlerinin kendisi idi. İktidarın bu gayretlere set çeken büyük yasa sahip çıkmak tavrı (Ermeni Açılımı, Çözüm Açılımı gibi), düşmanca açılımlardan birinin daha yerle bir edilmesinden başka bir şey değildir.
Şimdi bir ‘açılım’ daha kapandı. Diğerlerinin kapanışı gibi, bu ‘açılım’ın kapanması da elbette çok isabetli ve Atatürk’e haksız, hadsiz saldırıları da son erdireceği için çok sevindiricidir.
*
İktidar partisinin bu tavrını, bazılarımızın “oy avcılığı içindir, samimiyetsizdir, kanmayız, inanmayız” diye karşılaması, beklenmedik bir şey olmadığı gibi, haksız da değil. Daha düne kadar, her ulusal bayramımızda hastalanan ‘devlet adamları’nı hayretle görenler bizleriz. “Yok artık!’ dedirten ulusal bayram yasakçılığını yaşayanlar da, Andımız’ı ırkçılık ilan edip kaldıranlara tanık olanlar da biziz. Eşit vatandaşçılık deyip Anayasa’dan Türk vatandaşlığını ve Türk Milletinin egemenliğini silmeye kalkışmış olanları da biz gördük. Ve biz direndik.
Ama hatırlamadan olmaz. AKP Andımız’ı kaldırırken, varsa eğer, sizin partiniz ne yapmıştı? Partinizdeki arkadaşınızla tartışmak zorunda kalmış mıydınız, kalmamış mıydınız?
Gerçekten, o karanlık rengin çok tonları var. ‘Mustafa Kemal’in askeri değil yurttaşıyız’ diyenler AKP’den mi? Eşit vatandaşçılığı resmî belgelerine yerleştiren yalnızca AKP mi? ‘Ulusalcılık yapmıyoruz, çok fazla Atatürk demiyoruz’ diyen dernek yöneticileri nereli? 10 Kasım yasına tahammül edemeyen gazeteler Agos’tan Yeni Asya’ya, Evrensel’den Milli Gazete’ye, Akit’ten Türkiye gazetelerine uzanıyor ve bunların çoğu kendilerini AKP’li olarak tanımlamıyor. Ve daha kimler, daha neler….
*
İktidar partisinin Türk ulusunun büyük yasına sahip çıkması, partiler arasında adeta bölüşülmüş o saldırgan örgünün çözülmesi demektir.

Bu, güzel bir gelişmedir.
[Aydınlık, 12 Kasım 2017]

6 Kasım 2017 Pazartesi

DANIŞMAN GÖLGELERİ


Türkiye’nin başbakanı için Amerikan muktedirlere ‘deliğe süpürmeyin, kullanın’ diyen başbakan başdanışmanları…
Türkiye’nin anayasa değişikliği için ‘metinler’ yazan ve adlarına ancak ‘kim yazdı’, ‘kim bunlar’ diye defalarca sorduktan sonra erişebildiğimiz ‘anayasa yapıcı’ cumhurbaşkanı başdanışmanları…
Kim oldukları bir yana, sayıları bile bilinemeyen cumhurbaşkanı, başbakan, bakan, siyasal parti baş ve baş-olmayan danışmanlar ordusu
Birbiriyle boğazlaşır görünen siyasal partilerin her birinde danışmanlık yapabilen, hiç batmayan ‘bir bilen’ler grubu….
En son, yeni kurulan iyi partide yaşanan genelbaşkan başdanışmanı krizi…
Anlaşılan o ki, kitabî olarak pek gerekli ve yararlı olan danışmanlık kurumu, siyaset ve yönetim dünyamızda, görünmeyen ve hesap sorulamayan gölge iktidarların kanalı haline gelmiş bulunuyor.
*
Yönetimlerde danışmanlık kurumu var. Kuşkusuz gerekli ve yararlı bir kurum. 
Bunun kötüye kullanılmasını kolaylaştıran özelliklerinden birini, belki şöyle özetleyebiliriz:
Danışman, karar alma sürecinin parçasıdır. Deyim yerindeyse o ‘bir bilen’dir. Ne’yi bildiğine karar veren ve kendisinin o bilgiye ihtiyacı olduğuna karar veren de yöneticinin kendisi. Yönetici bunun yolunu açar; danışman da ‘bilgi iktidarı’nı kullanmak üzere parlak ufuklara yürümeye başlar.
Buna karşın, resmî olarak karar alma yetkisi olan mekanizmalarda adeta ‘gölge’dir. Örneğin bir şirketin genel kurul üyeleri ya da partilerin parti meclisleri, bunları dünya gözüyle hemen hiç görmezler. Şirketin yönetim kurulu ya da partilerin merkez kurulları da öyle..
Örgütlenme şemalarında da nadiren görünürler. Resmi karar organları bunların görevlendirilmesinde hiçbir yetki kullanmazlar. Dolayısıyla denetlemezler de… Zaten çoğu zaman kimin ne için ne süreyle işbaşına getirildiklerini de bilmezler.
Sormak mı? Sormak olmaz; patron gerek duymuş ki yapmış, patronu sorgulamak olur mu!
*
Kötüye kullanımı önlemenin yolu, “danışmanın sorumlusu yöneticidir” şeklindeki basit kuralı akılda tutmak.
Danışmanın sorumluğu yöneticiye aittir. Yönetici, karar alma gücü olan kişidir. Bunu emir diye başkalarına veren, dolayısıyla ‘yapabilen’ kişi. Aldığı kararlardan ve bunların uygulanmasından öncelikle kendisi ve emir verdiği kişiler sorumlu; yani hesap vermek zorunluluğu var. Tepedeki yöneticiyle emrindekiler, çeşit çeşit denetime bağlılar. Bunların hesabı siyasal olarak kesilebileceği gibi, hukuksal olarak da kesilebilir. Hukuksal sorumluluk idari olabilir, örneğin yöneticiye görevden el çektirilebilir. Hesap malî olabilir, yöneticiye tazminat ödettirilebilir. Sorumluluk öyledir ki, cezai olabilir, kendisine ve emrindekilere mahpushane yolları açılabilir.
Danışman, bütün bunlardan azadedir. Kararların yükünü taşımaz. Öyle ya, kararı alan o değil, emrin altında onun imzası yok; hatta emirnamenin şu yada bu köşesinde bir ‘paraf’ı bile yok; sıfır iz! Tokmak inmek üzere kalktığında, emir veren ile emre uyanları adeta açık arazide bulur; oralarda danışmandan iz yoktur. Danışmanın sorumluluğu, yalnız ve yalnız onu kendisine danışman yapmış yöneticinin gözünde ve elindedir. Öyle ki, danışmana soru sorulmaz; onun hakkındaki sorular da yöneticiye sorulur; ‘neden bu kişiyi seçtin?’ Kısacası, danışmanın hesabı, yöneticinin hesap defterinde bir kalemdir.
*
Görünenden başka aktörlerin iktidar aracı olmak, kendi başına suçtur. Böyle yapan danışman kimseleri, elbette sorumlu tutarız.
Ama danışmanlık mekanizmasını başka, yabancı, gizli iktidar kanalları olarak gayrı-meşru aktörlere açmanın sorumlusu, doğrudan ilgili kurumun başındaki yöneticilerin kendileridir.

Siyaset arenasında sıkça duyduğumuz “aslında patron kötü değil; ama etrafını sardılar” mazereti, biriktirdiğimiz bunca deneyimden sonra geçerliğini yitirmiştir.

[BAG, Aydınlık, 5 Kasım 2017]

31 Ekim 2017 Salı

YARI-İL İDARESİNDEN NEREYE?


Bugünkü yönetim sistemimiz, siyasal rejim bakımından yarı-başkanlık modelidir. Tanımı gereği öyledir. Doğrudan seçimle göreve gelmiş bir cumhurbaşkanı ile yine doğrudan seçilen siyasi parti kadrolarınca kurulmuş hükümet ve başbakan, yan yana görev yapıyor.
Yarı-başkanlıkta, 16 Nisan 2017’de bir değişiklik yapıldı. Tarafsız cumhurbaşkanı ortadan kaldırıldı; cumhurbaşkanı iktidar partisinin genel başkanı unvanını da aldı. Ortaya partili cumhurbaşkanı özelliği çıktı. Aynı referandumda siyasal rejimimiz, yine tanımı gereği, başkanlık modeli çerçevesine yerleştirildi. Uygulanmasına 2019 yılında yapılacak seçimlerle başlanacak. Buna göre, doğrudan seçimle göreve gelmiş cumhurbaşkanı olacak; ama başında başbakanın bulunduğu hükümet artık olmayacak.
*
Yarı-başkanlık rejimi, iktidarın da muhalefetin de adını koymaktan ısrarla kaçtığı bir şey oldu. Memleket yönetiminde de aynı kader var. Çok önemli değişiklikler oldu; ama kimse bunun adını koymaya yanaşmıyor.
*
Memleket yönetimimiz İl İdaresi olarak, birörnek yapıydı; çatlayıp yarıldı. Valilik (iller)– kaymakamlık (ilçeler), bunların içinde kentlerde belediye ile kırda köy idaresi biçimindeki model, ülkenin 51 ilinde kaldı.
Öbür 30 ilde köyler kaldırıldı. Belde belediyeleri de… Kalan belediyeler, ilçelerle aynı sınırlara oturtuldu. Aynı şey illerde de oldu. İllerin her birine 1 büyükşehir belediyesi kondu; bu belediye ilin tümünde yetkili hale getirildi. Buralarda ortaya Yarı-İl İdaresi Modeli diyebileceğimiz bir şey çıktı.
*
Şimdi gazetelerde birazcık görünüp kaybolan haberlere göre, bazı kesimlerin tüm Türkiye’yi yarı-il idaresi modeline taşımak niyeti taşıdıkları görülüyor.
Yani şunları yapmak:
(1)Tüm illerde özel idareleriyle köyleri kaldırmak; hepsine birer ‘büyükşehir belediyesi’ getirmek; 81 il = 81 belediye.
(2)Tüm belde belediyelerini kaldırmak; her ilçede 1 belediye bırakmak; 921 ilçe = 921 belediye.
*
“Her ile 1 büyükşehir belediyesi” diyen siyasetin, dile getirmediği ama ayan beyan olan iki adımı daha vardır:
(1)Madem böyle yaptık, yasaları [=Mahalli İdareler Çerçeve Kanunu çıkaralım] ve anayasayı [=Madde 123, 127] buna uygun hale getirelim. Genel yetki ‘belediye’lerdedir, diyelim… Yani, ‘sınırlanıp kısıtlanmış merkezi idare – herşeyin sahibi yerellikler” şarkısını, baştan sona okuyamadık madem, sondan başa doğru okuyalım!
(2)Madem il-ilçe belediyelerini genel yetkili kılıyoruz/kıldık, aynı yerde 2 baş olur mu?, valilik ve kaymakamlıklar sembolik olsun ya da daha iyisi bunları tümden kaldıralım… Yani şu bildik atanmışlar gitsin seçilmişler kalsın seferberliği; ve sonuç, eyaletleşmenin zaferi!
*
Köysüz ve 81 + 921 belediyeli Türkiye modeli…
Bu, AKP’nin sahibi olduğu başkanlık rejiminin memleket yönetimi modeli midir? Yoksa AKP içinde baş figürleri tasfiye edilmiş kanatlardan kalmış bir artık mı?
CHP’nin programına aykırı olarak, kurultay ve seçim bildirilerine sızmış ademi merkeziyetçilik, yerelcilik, özyönetimcilik laflarıyla, yeni kurulan İYİ partinin [programına sızmış ve tepkiler üzerine kaldırılmış olan] kuşa döndürülecek merkezi idare hedefiyle subsidiariteci yerelciliği, bu tür tasarımların neresinde?
*
Prens Sabahattinci ademi merkeziyetçilik daha Birinci Dünya Savaşı zamanında tarihin çöplüğüne atılmıştı. Avrupa Birliği’nin ‘subsidiarite’si, olmayan yerlerde bile etnik topluluk keşfetmeye gayret eden Euromosaic’çilik tek AB yaratamadığı gibi, şimdi Katalonya’da mahkemelik! Devleti, hem merkezi hem yerel parçalarıyla, küresel-ulusal-yerel çıkar odaklarının hizmetkârı ilan eden neo-liberalizmin demokrasicilik balonu söndü.

Bütün bu gerçekler ortada iken, bu kaçak göçek ama dört bir koldan baş göstermekten de geri kalmayan akıl ve tarih dışı ademi-merkeziyetçilik aşkının kaynağı nerede?
[BAG, Aydınlık, 1 Kasım 2017]

29 Ekim 2017 Pazar

YÖNETİM SİSTEMİMİZ HANGİ MODEL?

Nice bayramlara, hep birlikte, inançla;
Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun. 

2014 yılına kadar, memleketin her yanında bir-örnek diyebileceğimiz bir yönetim sistemimiz vardı. Şimdi öyle değil. İllerimizden 30’unda başka, 51’inde daha başka bir yönetim sistemi var.
*
Hepimizin bildiği gibi, 81 ilimiz var; her birinin başında da 1 vali. Bu illere bağlı 921 ilçe var. Her birinin başında 1 kaymakam.
*
İllerin 51’i bildiğimiz yönetim sisteminde. Başında 1 vali var; ilin genel işlerine bakıyor. Bir de başında yine valinin olduğu il özel (buradaki ‘özel’ aslında yerel demek) idaresi var; o da ilin özellikle köylerinden başlayarak, ilçeler arası ve yerel özellikli işlerine bakıyor.
*
Diğer 30 ilde -il sayısı bakımından az ama toplam nüfusumuzun %77’si bu illerde yaşıyor-, durum farklı. Orada ilin genel ve yerel işlerinin başında 1 vali yok. Genel işler o ilin valisinde, ama ilin yerel işleri başka birinde. Tüm ilin ‘yerel’ işleri’, buralarda, büyükşehir belediyesi denen, gerçekte “il yerel yönetimi” haline getirilmiş olan birime, bunun başındaki 1 belediye başkanına verildi. Bunu yapmak için il özel idaresini kaldırmak gerekir diyenler başardı; bu 30 ilde il özel idaresi topluca kaldırıldı.
*
Şimdi, köyler ve köy muhtarlıkları yalnızca 51 ilde var. Bir vali + bir büyükşehir belediye başkanı olan öbür 30 ilde köy muhtarlığı diye bir şey yok. Hepsi kaldırıldı. Ya mahalle yapıldılar, ya mahalle muhtarlığı bile olmayan semt! Aşağıdaki çizelgede görülen 18 bin küsur köy, yalnızca 51 ilimizde yaşıyor; bunlar 30 ilimizde yoklar.
*
Rakamlar aşağıdaki gibi.
Birimler
2009
2014 -bugün
Yok oluş
İl özel idaresi
İl genel meclisi üyesi
81
3.379
51
1.251
-%40
-%63
Belediye idaresi
Belediye meclis üyesi
2.948
31.790
1.396
20.498
-%53
-%35
Köy muhtarlığı
Köy ihtiyar meclisi
34.556
138.869
18.333
73.332
-%47
-%48
Mahalle muhtarlığı
Mahalle ihtiyar heyeti
18.405
73.840
32.045
128.180
++++
++++
*
Yerel yönetim dünyası, yüzde 50 oranında kesilip atılmış durumda.
Ama mahalleler artmış demek, talihsiz bir itiraz olur. Çünkü bunlar “yerel yönetim” ya da Anayasa’nın diliyle “mahalli idare” birimi değiller. Bu yüzden ne kendi bütçeleri, ne kendi gelirleri ne de mal-mülkleri var. Bunlar şimdi, yok edilen yerel yönetimlerin geçici bekleme odası gibi. O yüzden şişkin.
*
Bizim yönetim sistemine ne ad versek?
İl idaresi modeli desek, bu illerin 51’ini anlatır; diğerlerine uymaz. İl yerel idaresi modeli modeli desek, bu belki öbür 30’u anlatır, ama bu da kendini şehir idaresi modeli sanıp öyle pazarladığı için bir tuhaf kaçar.
Bir tuhaf parçalanmışlık hali!
Yerel yönetim dünyamızın merkezi kurumu İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü, görevinin istatistik/envanter kısmını bile halledememiş iken bu soruya bir açıklık getirmesini ummak güç.
Belki de akademik dünyadan yardım istemeli!
Sahi, bizim yönetim sistemimiz hangi model?
*
Not: Köy ihtiyar meclisleri ile mahalle ihtiyar heyetlerinin ülke genelinde toplam üye sayısı, bu işlerden sorumlu olan kurumlarda yok. Sayılar, köy/mahalle sayısı *4 üye hesabıyladır.
[BAG, Aydınlık, 28 Ekim 2017]

25 Ekim 2017 Çarşamba

SORUN BÜYÜKŞEHİR MODELİNİN KENDİSİDİR


2012 yılının sonunda yerel yönetimlerde yüksek şiddette deprem oldu. Şimdi AKP’nin kendi partisinden belediye başkanlarına istifa zorlaması yapmasına karşı çıkan ses kadar olması bir yana, bunun yüzde biri kadar ses çıkmadı.
Depremin kodu 6360 idi, tarihi 6 Aralık 2012.
Bu yasanın yarattığı yıkım iki yıl sürdü; 30 Mart 2014 seçimlerinde ortaya başka bir yerel yönetim dünyası çıktı.
*
Deprem, belediye meclislerinin yüzde 35’ini, il genel meclislerinin ise yüzde 63’ünü yok etmişti.
Rakamlar şöyledir:
Ülke genelinde 2009’da 31,790 meclis sandalyesi vardı; 2014’de bunların sayıları 20,498’e düştü. İl özel idarelerinin meclislerindeki sandalye kırılması daha da akıl almaz oldu. Bunlarda 2009’da 3,379 sandalye varken 2014’te geriye yalnızca 1,251 sandalye kaldı.
*
Deprem, ülkenin dört bir yanından tam 1,581 belde belediyesini ortadan kaldırmıştı. 2009’da toplam 2,948 belediye vardı. 2014’te belediye sayısı 1.396’ya düştü. Belediyelerin yüzde 53’ü toprak olmuştu. Ortadan kalkanların bir kısmı köy olurken, büyük bir kısmı mahalle haline geldi.
Aynı depremde, il özel idarelerinin 30’u yok olmuştu. Her ilde 1 adet olan özel idarelerden geriye yalnızca 51’i kaldı. Yani yüzde 40’ı yok edildi. Ama yok edilenler en büyükleri, en kalabalık olanlarıydı, şimdi büyükşehir olan illerin özel idareleriydi. O yüzden kendilerinin yüzde 40’ı, ama ülke genelinde sandalyelerinin yüzde 60’ı kırıldı.
*
Deprem sonunda ortaya çıkan manzarada, toplumun yüzde 93,3’ü belediyeli [şehir nüfusu] nüfus oldu. Bunun kadar ilginç bir başka özellik daha belirdi. Belediyeli nüfusa göre bakarsanız yüzde 83’ü, toplam nüfusun ise %77’si de büyükşehir belediyeli.
*
Bunların başındaki kişiler, büyükşehir belediye başkanları, doğrudan seçilmemiş bir meclisle iş görüyorlar. Öyledir; büyükşehir belediye meclislerinin üyeleri “büyükşehir/il halkınca” değil, içindeki ilçelerin seçmenlerince o ilçeye meclis üyesi olsun diye seçilir. İçlerinden birkaçı büyükşehir meclisi üyesi görevini de üstlenirler. Yani bu meclisler, “meclis”ten çok yalnızca birer pazarlık/eşgüdüm kuruludur.
Büyükşehir belediye başkanlarını ise tüm büyükşehir, yani büyükşehir sınırları il sınırlarıyla çakıştırıldığından beri, tüm il halkı doğrudan seçiyor. Ve bu durumun üzerine ekleyelim; yönetim sistemi, 1963 yılından beri ‘güçlü [icracı] başkanlık modeli’ne göre kurulmuş bulunuyor.
Hem genişleyen sınırlar hem temsil tabanı iyice daraltılmış alt-belediyeler, hem de eşgüdüm kurulundan ibaret dolaylı meclisle icracı başkan sayesinde, halkın yönetimi oluşturma gücü bir yana, etkileme gücü bile ortadan kalkmış tek adamlık il-belediyeler
*
Büyük yanlışın özeti şöyle yapılabilir:
(1) Belediye şehir yönetimi olmaktan çıkıp alan yönetimine dönüşmüştür. Bu elbise bu bedenin değildir. İstanbul bir şehir-alan’dır -isterseniz metropolitan ya da metropolis deyin; ama Ankara ve İzmir dahil, diğer 29 büyükşehirde bu özellik yoktur.
(2) Bu, meclisi eşgüdüm kurulundan ibaret, başkanı ‘güçlü icracı’, dolayısıyla kararverme süreci tıkanıklıklarla dolu bir yapıdır. Bu yüzden ortalık aşırı güç-yüklenmiş kerameti kendinden menkul odaklara kalmıştır.
(3) Büyükşehir modeli, yerel seçmenle açık, programatik, denetlenebilir ilişkiler kurulması bir yana, ilgili ‘yerel’ halkla demokratik ilişkileri kopmuş, oligarşik iktidar yapılarına dayanıp onlardan beslenen bir usul haline gelmiştir.
*
Böyle bir sistemde, iktidar partisi genel başkanının, “halk tarafından seçilmiş belediye başkanı”nı görevinden istifa etmeye zorlamasında acayip bir durum yok.
Acayiplik, adına halâ belediye denen oligarşik sistemin kendisinde.
Bu uygulama bu sisteme uyar!
*
Türkiye’yi, yanlışlarıyla beraber durmadan büyüyen büTünşehircilikten bir an önce kurtarmamız gerekir.

[BAG, Aydınlık, 25 Ekim 2017]