23 Ocak 2019 Çarşamba

KÜRESEL ŞİRKETLERLE MUTABAKAT MI!



Küreselleşme ideolojisi, iddia ve umutlarının bittiğini 2008’de ilan etmişti. Küreselleşmenin bayraktarı olsun diye kurdukları Dünya Ticaret Örgütü, o yıl askıya alınmıştı. Üzerinden on yıl geçti. DTÖ askıdan indirilemediği gibi, orada kurumaya terk edildi. Dünya tekellerinin “gelecek, geliyor, geldi, mecbursun boyun eğeceksin” diye salladıkları kılıç kırıldı.
*
Askı ilamı üzerinden on yıl geçti. Bu süre içinde “peki şimdi nereye?” sorusu üzerinde etraflıca durulamadı.
Neden öyle oldu?
*
Muhtemelen çoğu insan, bu ideolojinin üzerinde yükseldiği “kaçınılmaz bir şey” iddiasına takılmıştı; kaçınılmazlığın buhar oluşuna inanmak kolay mı? Ya da belki öncüler öyle parlak, öyle akıllı, öyle zengin idiler ki, bu yeni tip dünya insanlarının yanılabileceklerini de yalan söylemiş olabileceklerini de düşünmek istemediler.
Öte yandan, hükümetler de bıçkın muhalifleri de çöküp giden küreselciliğin hesabını görmek yerine, eski laflardan dem vurarak iş görme gayretine düştüler.
Küreselcilikle hesaplaşmak, herşeyden önce, özelleştirmelerin hesabını görmek demek. Sonra, devleti şirket gibi yönetme zihniyetini ortadan kaldırmak… Uluslararası hukuk adı altında tekelci şirket hukukunun üstünlüğünü tanıyan anayasa – yasa değişikliklerini geri almak demek. AB’yi, NATO’yu, BM’yi gözden geçirmek demek… Büyük iş.
*
Aslına bakarsanız, günümüzde bütün bu konuların etrafında dolaşıp duruyoruz.
İktidar “yerli ve milli” diye bağırıp “dünya beşten büyüktür” diyor, Merkez Bankası bağımsız olur muymuş falan diyor ve orada duruyor. Parlamenter muhalefet ise bundan daha geride, bıkıp usanmadan “bizim yönümüz Batı’dır” andı okuyup ‘NATO’dan çıkmak felaket olur’ diye bağırıyor. Yıkılan AB-D sisteminden kurtulmak lazım diyen bizimki gibi görüşlere, daha şimdiden, ellerinde “Rusyacı, Çinci, İrancı, Hindistancı!” etiketleri bulunan keskin sirkeler hazırlanmış bulunuyor. Özünü söylersek, bütün bir toplum, bizde olduğu gibi dünya da, bu sarsak görünen günde geleceği hazırlıyor.
Eğer sarsak siyasetle hazır kıta keskin sirkelerden çekinirsek, düşüncelerimizi derleyip toplamakta daha da gecikirsek, yaşama yön veren kuvvetlerin ardında sürükleneceğiz.
*
Gün, şimdi ne yapmalı? sorusunu aydınlığa kavuşturma günü.
Buna verilen yanıtlardan biri, John Ralston Saul adlı Kanadalı yazarın Küreselleşmenin Çöküşü adlı kitabını temsilci seçersek, şu: Çözüm “son 30 yılın [küreselciliğin] eski varsayımlarına dayanan eski yapıları yeniden inşa etmek değildir. Küreselleşme öncesi yapıları yeniden inşa etmekse hiç değildir. Toplumsal ve çevresel ihtiyaçlarla, pazarın gereksinmelerini dengelemeye dayanan, daha sofistike bir zenginlik oluşturabilmek için gerekli imkanlara sahibiz.”
Benim anladığıma göre diyor ki toplum [devlet] + doğa + ulusötesi tekeller arasında yeni bir mutabakat yapalım.
*
Küreselleştirme operasyonları boyunca insanı ve doğayı tarumar eden açgözlü şımarıklığı, bu kadar nesnel ve canlı gösteren bir yazarın tekellerle mutabakat çağrısını ok endişe verici buldum.
Küresel tekeller yıllarca suda, çöpte, okulda, hastanede, elektrikte, hatta hapisanede ve mezarlıkta “Tüm İktidar Sermayeye!” dediler. Dünyanın hem toplum hem doğa bakımından yönetimini almak istediklerini gözümüze soktular, Bunlarla mutabakat, küreselci zorlamanın yapamadığını gönüllü olarak yapmaya kalkışmaktan başka ne anlama gelir ki?
Bu sözde çözüm, Kanada’dan bakınca uygun görünüyor olabilir. Bizim buralardan bakınca ekşimiş görünüyor.
[BAG, Aydınlık, 23 Ocak 2019]

20 Ocak 2019 Pazar

YENİ BİR ÇAĞIN HABERCİLERİ



En yakın çevremizdekilerin bize uzak görünmeleri, hatta bazılarımızın sınırdaş ülkeler için ‘egzotik yer!’ gibi süper-Avrupalı sıfatlar kullanmaları en tuhaf durumlardan biri.
Bunun iki nedeni var denebilir.
*
Birincisi, yollar çok uzun süre kapalı kaldı.
Günümüzde bu durum kısmen de olsa değişti. En geniş seçenek havayolu kuşkusuz, ama adı üstünde, bu yol bir noktadan kalkıp bir başka noktaya havadan konmaktan ibaret. Yerin üstünden havayı çizgi boyu soluma olanağı vermiyor. Trenle gitmek isterseniz yalnızca iki hat var: batıya doğru doğru Sofya – Bükreş’e, doğuya doğru Tebriz’e kadar. Otobüsle gitmek isterseniz Balkanlara ve Avrupa’ya ulaşmak mümkün; doğuda Bakü’ye de uzanabilirsiniz. Toprak ya da deniz üstünden taşımalar olmasa da, artık kendi arabasına atlayıp örneğin yolu Moskova’dan İzmir’e kat ederek gelip gidenler var. Yollardaki kesintiler ve tıkanıklıklar açıldıkça, burnumuzun dibindeki ülkelere ilişkin cehalet, temelsiz hisler, önyargılar, hayranlıklar ve korkular buharlaşıyor. Bunların yerini görüp bilmenin verdiği gerçeğe uygun duygu ve düşünceler alıyor.
*
İkincisi, en yakın çevremizi Fransızca/İngilizce’den çevirilerle öğrendik.
Batı entelektüelleriyle yönetimleri, doğu dedikleri bizim buraları ve ardımızdakileri ‘kaba barbar’ diye kodlamışlardı. Aralarından buralara gelip de tanıyanlar genel olarak hayranlık duyduklarında, tanık oldukları farklılıkları, aslında yabancılığı daha da artırmaktan başka işe yaramayan ‘egzotik’lik diye tanımlamışlardı. Yani ıraksı, yabancıl, tuhaf, başka bir iklimin otu … Bizim kendi kendimize ve bize ençok benzeyenlere ‘egzotik’ sıfatı yapıştırmamız, yaptığımız en acayip işlerden biri oldu. Şimdilerde, aynı ulaşım ağlarında olduğu gibi, bu durum da değişiyor. Hala ağırlıklı olarak İngilizce’den çeviri fikirlerin aracılığıyla öğreniyoruz; ama en yakınımızdakileri doğrudan kendimiz öğrenmeye başladık. Bu, tarihsel önemde, büyük bir kırılmadır.
*
Evin ikinci çocuğu minik köpeği ‘Köpük’ü yanına alıp Moskova’dan arabasına atlayan ve on gün için İzmir’e düşen adam, böyle yolcularla yolculuklar, batı-merkezli düşünce dünyamızın üzerindeki ipotekleri hızla yüke dönüştürüyor.
Bize de, şimdiye kadar baktığı yerde barbarlık ya da gördüğü yerde egzotizm bulan çıkarına ölümüne bağlı ve benliğine budalaca hayran batılı süzgeçten öğrendiklerimizi sıkı bir eleştiriden geçirmek gibi şenlikli bir görev düşüyor.
*
Az iş değil.
Batı-merkezli yazılı kaynaklarımız içinde çok bilgi var. Değerli bilgiler var. Bunları bir yana atmak akıllıca değil. Ama bu bilgilerin hem seçiminde hem işlenişinde hem de çıkarılan sonuçlarda gömülü ‘zihniyet’ büyük bir sorun oluşturuyor.
Örneğin Rusya’nın ulusal varoluş kodlarını, Belge yayınevi eliyle, Rusya’dan göçme sonradan Fransız vatandaşı Alexander Koyre’den öğrenmeye mahkum edilmiş gölgeli fikir dünyamızdan ders alarak, kuşkucu okuma şart.
Nasıl şart olmasın? Söz konusu yazar bu kitapta “Ruslar tarih felsefesinin temelini nasıl attılar?” gibi büyük bir soruyu araştırıyor. Ve kazısını şöyle bir duyguyla başlatıyor: “Alman felsefesiyle tanışmak, bu düşünce girmemiş zihinlerde nasıl bir etki yapmıştı?” Thomas Kuhn’un paradigma teorisine ortak koşulan ‘yüksek bilimci’den Rusya/doğu söz konusu olunca öyle bir söz ki! İçbakışı öyle aşağılayıcı ki, bu söz kavgada söylenmez!
*
Ama zihin temizliğini başarmak çok zor da değil.
Çünkü zamanı geldi. Artık Avrasya bölgesinde yaşam kuran yeni bir kuşak ve batı-aracısı olmayan genç entelektüellerimiz var.
[BAG, Aydınlık, 20 Ocak 2019]

13 Ocak 2019 Pazar

BU LAMBALARDA MUM YOK



Şimdi yerel yönetim seçimlerine giderken, bir kez daha etrafa ağızlardan karmakarışık sözler dökülüyor.
*
Cumhuriyet ve Sözcü gazetelerinde, CHP’nin adayı Ekrem İmamoğlu’na atfen kara manşete çekilen “Ankara Yönetemez” lafı hepimizi irkiltti. Sözün İstanbul’dan, durmadan üç imparatorluğun başkenti olduğu söylenen bir yerden üfürülmesi, tarihi az da bilsek çok da bilsek hepimize ‘ne demekmiş o?’ dedirtmeye yetti. Bazılarımız, tarihin yanı sıra Boğazlar sahibi bir yerin Ankara’dan yönetilememesi ne demekmiş! diye sordu. Birkaç gamsız ‘konu bunlar değil, söz bizim işlerimize RTE karışamaz demekten ibaret’ diye çeviri yapsa da, adayın “RTE”ye ziyareti karşısında gözlerini yere indirdi.
Parlayıp sönen bu tartışmanın ağzını bağlayacak söz, yüzyıldan daha fazla bir zaman önce, Rusya ‘da Gogol’ün Petersburg – Moskova üzerine yaptığı değerlendirmeden ibaret. Gogol “Rusya’nın Moskova’ya ihtiyacı var, Petersburg’un ise Rusya’ya” demişti. Hem de ülkenin başkenti Moskova değil, Petersburg iken…
Bizim başkentimiz Ankara. Hem de kendisi işgalcilere teslim olmuş ve tüm ülkeyi teslim etmek için çalışan eski başkentle mücadele ederek ülkenin tümünü var etmiş olan Ankara. İşte o zamanlardan bu yana, keyfe keder değil tarihin emriyle, hiç kuşku yok ki büyük gerçek belli: Türkiye’nin Ankara’ya ihtiyacı var, İstanbul’un ise Türkiye’ye.
*
Ortalıkta gezinen bir laf daha var… Farklı partilerden meşru ya da gayrımeşru temsilciler, kent anayasası yapmaktan söz ediyorlar. Kimileri neo-liberallerin bir zamanlar okullarda okul – veli – öğrenci arasında imzalanması için seferberlik düzenledikleri komik “sözleşmeler”i hatırlatan sözde irade beyanlarına, kimileri yerleşmelerin nazım planlarına ‘anayasa’ etiketi yapıştırmaya kalkışıyorlar.
Bunu neden yapıyorsun diye sorduğunuzda ‘ama bu evrensel bir şey!’ diyenler de var. Nerede o evrensel diye sorduğunuzda, sorgusu suali gerekmeyen ilahi bir kabul gibi sahiplendiği şeyin gerçekte kulaktan dolma bir laf olduğunu görüyorsunuz. Kendisi de zihnini arıyor tarıyor, sonunda bunu nereden bildiğini bilmediğini fark ediyor.
Avrupa’nın ortaçağında, belki ençok da Doğu Avrupa kentlerinde, hatta belki de nokta olarak Magdeburg kentinde, kentlerin zengin etnik/dinsel azınlıklarının kent ticaret ve yönetimini kendi tekellerinde tutabilmek için, yörenin egemen prensliklerinden kopardıkları ‘ayrıcalık beratları’ hatırasından başka anlamı olmayan, üzerinden geçen bin yıllık merkezileşme süreçleriyle ezilip gitmiş ortaçağ kentleri, ‘kent anayasacısı’nın evrenseli olmuş.
Gerçekte kulağındaki şey, küreselciliğin Avrupa’daki ortaçağ kentlerinden dermeye gayret ettiği ve ‘evrensel’lik diye satmaya kalkıştığı ayrıcalık beratlarından başka bir şey değil.
*
Yine Gogol’den bir söz ile son verelim.
Hemen aşağıdaki sözü ona, kendine rehber edindiği bir peder 1851’de söylemiş. Bu eleştiri Gogol’e öyle ağır gelmiş, üzerinde öyle yıkıcı etkiler yaratmış ki, kendini aç bırakarak ölmeye yatmış. 1852’de bitmemiş romanını da yakıp 43 yaşında yaşama veda etmiş.
“Eğer bir lamba parlayacaksa, camın tertemiz yıkanması yeterli değildir: İçinde mum da yanmalıdır.”
İlgililerin üzerinde Gogol’de olduğu gibi yıkıcı bir etki yaratacağını hiç sanmıyorum. Ama mim koymalıyız ve çaresini aramalıyız ki gerçek şu: Şimdi yürüdüğümüz yerel seçimlerde camı parlatılmış lambaların özelliği, içlerinde mum olmaması.
*** Gogol alıntıları Orlando Figes, Nataşa’nın Dansı, YKY, 2002, s. 163 ve 297 adlı kitaptandır.
[BAG, Aydınlık, 13 Ocak 2019]

9 Ocak 2019 Çarşamba

AVRASYA’DA “BÜYÜK OYUN”



Büyük Oyun, Avrasya’nın 19. Yüzyıl olaylarına verilen ad.
1830’lara doğru zamanın İngiliz istihbaratçılarından Yüzbaşı Conolly, oralarda neler yaptığını bir arkadaşına yazdığı mektupta anlatırken olup biteni böyle [Great Game] nitelendirmiş. Ama sözün popülerleşmesin çok daha sonra, 1907’de Kipling’e Nobel ödülü getiren ve Hollywood’da değişik yıllarda filme çekilen “Kim” adlı romanı (1901) olmuş.
Joseph Rudyard Kipling ilginç biri. “1984” adlı romanın yazarı George Orwell tarafından “İngiliz emperyalizminin peygamberi” diye sıfatlanan, bizde ise çocuk-macera öyküleri yazarı diye epeyce öyküsü basılmış olan bir yazar. Bizde bir de, .çevirisini Bülent Ecevit’in yaptığı “Adam Olmak” adlı şiiriyle meşhur.
*
Prof. Dr. Mehmet Saray, Türk Tarih Kurumu’nca yayımlanmış olan Osmanlı Devleti ile Türkistan Hanlıklarının İlişkileri başlıklı kitabında (s.51) bu yüzbaşının “hakiki bir Türk dostu” olduğunu yazıyor.
İngilizler Arthur Colonny’yi 840 sonbaharında Hive ve Hokand hanlarına göndermişler. Devletine yazdığı resmi raporunda belirttiğine göre, hanlara “Türkistan’daki Özbek devletlerinin kendilerini yabancı işgalinden korumak için bir tek çıkış yolu vardır. O da birbirleriyle iyi geçinmek ve birbirlerini desteklemektir… “ demiş. Kendisi Hindistan işgalcisi değilmiş gibi, yüzbaşının bu konuşması Hive Hanı Allah-Kulu Han’ı son derece etkilemiş ve kendisine birlik için elinden geleni yapacağına söz vermiş. Tam Hokand’a giderken, haberciler aynı işi görmek için Buhara Hanı’na gitmiş olan Albay Charles Stoddart’ın Han tarafından tutuklandığı haberini alınca Buhara’ya varmış.
Nasrullah Han’ı ikna edemediği gibi, Han onu da tutuklamış. İngilizler diğer hanları araya sokmuşlar. Olmayınca Osmanlı’ya başvurmuşlar. Osmanlı iki mektup yazıp İngiltere’nin dost bir ülke olduğunu, bu işin uluslararası hukuka uygun olmadığını, subayların salınmasını istemiş. Gelin görün ki Buhara Hanı iki yılın sonunda, 1842’de iki subayı da idam etmiş.
M.Saray kitabında, Nasrullah Han’a demediğini bırakmıyor; sert mizaçlı, dengesiz, tahta kardeşiyle taraftarlarını ortadan kaldırarak çıkmış, şüpheci, vb… Belki öyledir. Ama yine kendisinin verdiği başka bir bilgi daha önemli görünüyor. Nasrullah Han, İngiliz Hükümeti’nden “kendisine dostluğunu belirten bir mektup gönderilmesini istemiş”, bunun için iki yıl beklemiş. İngiltere hiç ses etmemiş!
Nasrullah Han’a karşı bu öfke pek adil değil... Han’ın yerel kılıklara bürünmüş çoğu İngilizler adına ortalıkta dolaşan casuslardan illallah getirdiğini gösteren çok yazı var. ‘Veteriner’ Moorcroft, ‘papaz’ Joseph Wolff, ‘seyyah’ Alexander Burnes, ‘hekim’ Johann M. Honigberger… Her birinin hikâyesi ayrı zengin.
*
“Büyük Oyun”u İngilizlerin kendi anlatışlarına gelince, burada “hakiki Türk dostluğu”ndan hiçbir esinti yok.
O tarihlerde İngilizlerin derdi Fransa. Onlara göre Napolyon, Hindistan’ın İngiltere’yi nasıl güçlendirdiğini görmüş, bunun için 1898’de Mısır’dan İran’a, oradan Hindistan’a uzanmaya kalkışmıştı. Nil’de yenilince, 1807’de Hindistan’ı birlikte işgal etmek için kendi 50.000 askerine Kazak desteği verecek Rusya ile anlaşmaya çalışmış, olmayınca aynı amaç için İran ile anlaşmaya gayret etmişti. Napolyon 1812’de Rusya’ya saldırıp boyunun ölçüsünü aldığında, İngilizler, özellikle de Hindistan Genel Valisi Lord Minto, derslerini çıkarmışlardı.
Ders şuydu: Batı Hindistan’ı güvence altına almak şarttır. Politikalarını ‘masterly inactivity’, usta-işi hareketsizlik’ diye belirlemişler, kabileleri, hanlıkları, etrafta kim varsa kalkan yapmaya karar vermişlerdi. İşte o Yüzbaşıyla Albay’ı Türkistan hanlıklarına bu nedenle göndermişlerdi. Yani kimsenin ‘hakiki Türk dostluğu’ gibi bir ruh hali yoktu.
*
Elimizin altındaki tarih bilgisinde pek çok terslik var. 21. Yüzyılda, Avrasya çağında, bu yük araba devirir. Bir hayırlı tarafı var; o da nasıl yapmamak gerektiğini göstermesi.
[BAG, Aydınlık, 9 Ocak 2018]


30 Aralık 2018 Pazar

NERE NERDEN YÖNETİLİR?



Küreselleşme çökünce, küreselcilerin zihin haritaları da çöktü. 1980’li yıllardan başlayarak kibirle ilan ettikleri ‘küresel düşün yerel davran’ ideali, çeyrek yüzyılın sonunda dağıldı, tuzla buz oldu.
*
Kent hakları, başka bir deyişle yerel haklar üzerine döşendikleri manifestolarda ‘yarışan kentler’ rüyası kuruyorlardı. ‘Kent ve kasabalar devletini aşıp küresele bağlansın’ diyorlardı. ‘Dünya kentleri (Londra, New York, İstanbul, Rio gibi) devletlerini aştılar, devletler artık bu kentleri yönetemezler, bunlar kendi networklerini kursunlar’ diye buyuruyorlardı. Ulusların anayasaları artık yetmezdi, kent ve kasabalar kendi anayasalarını yazmaya koyulsunlar ve küresel’e bağlansınlardı.
1992’de Avrupa Konseyi bu yolda Kentsel Şart ilan etmişti. Bu şartı üye devletlerin değil, devletlerdeki kent ve kasabaların imzasına açmıştı. On yıl sonra, Şart’ın tutmadığı görülmüş olsa gerek ki, üzerinde tartışmaya başlayanlar kendileri oldu. Onbeş yılın sonunda da ‘işler çok değişti’ gerekçesiyle ikinci bir manifesto yazıldı. 2008 tarihli Kentsel Şart-2, Yeni Bir Kentlilik İçin Manifesto ortaya çıktı.
*
1992 tarihli ilk şart ‘Avrupa’nın değerleri’ diyordu; 2008 tarihli ikincisinde ise ‘değerler tamam da bir de gerçekler var’ diyen bir ruh öne çıkmıştı. Avrupalılığın kendi yıkımını seyreden bir ruh desek de olur.
Küreselleştirme kurumlarının kartondan evler gibi yıkılmaya başladığı 2008 yılında ‘küreselleşmeye inancımız tamdır’ diyen bu metin, Katolik Kilisesinden devşirilmiş “subsidiarite” denen yerelcilik ilkesine halâ bağlı olduğunu söylüyordu. Yerleşmelerde bizim için ‘iyi kentsel yönetim ilkeleri’ (yerli-yabancı ayırımı olmadan özel sektör üzerinde yükselen diye okuyunuz) yine geçerlidir, diyordu. Yönetişimci zihniyetleri esastı. vb…
Esaslardan vazgeçmedik diyordu demesine de, küreselci ideolojiyle her yerden kovdukları devlet, Kentsel Şart-2’nin 40. Paragraf’ında kendini kabul ettirmişti. Buraya bazı konular sadece yerel yönetim kapsamına girmez, bunlardaki yerel politika konularının bölgesel, ulusal ve Avrupa düzeyinde ortaklaşa düzenlenmesi gerekir diye yazdılar. 42. Paragraf daha da ilginçtir. Burada “kentlerin ve kasabaların artan bağımsızlığı, yerel bölgeler arasında acımasız ve denetimden tümü ile uzak bir rekabete yol açmamalıdır” uyarısı var. Yani daha dün devletsiz ol, küresel düşün, yerel davran emri verdiklerinde ‘aman ne diyorsunuz, bu emir bir tür yeni-feodalizme yol açacak’ diyen ‘dinazorlar’ın haklı olduğunu kabul ettiler. Aynı paragrafta “…. devlet denetiminin zayıflaması ve bunun sonucunda kent ve kasabaların daha da güçlenmesi, yerel alanlar arasında çok ihtiyaç duyulan dayanışmanın aleyhine işlememesi gerekir”  diye dahi yazdılar.
*
Kısacası, 1992’den 2008’e, Avrupalı küreselci yerelcilik (subsidiaritecilik), devletin geri çağırılmasıyla etkisizleşmiş. Dahası, ‘kentler yayılmamalı, yoğun kentler yaklaşımı benimsenmeli’ diyen Kentsel Şart-2, çevre duyarlığı kasmayı da ihmal etmeden, kentsel inşaatta “tower’cılık - avm’cilik” bayraktarlığını eline almış. İnşaat sektörü ile belediyenin değil, ancak devletin elele vermesiyle becerilecek işlerden biri… Kentsel ‘ekonomi’, kentsel – yerel ‘toplum’un önüne geçmiş, Avrupalı kentlerimiz ve kasabalarımız şiiri yerini kulelerden evler ve işyerleri fütürolojisine çoktan bırakmış.
*
Bu gelişmeler ortada durup dururken, şimdi, 2019 yılının arefesinde, İstanbul’da CHP il başkanlığını işgal eden küreselcilerin ‘sivil toplum örgütleriyle beraber’ İstanbul Anayasası yazdıklarını görünce… Cumhuriyet ve Sözcü gazetelerinin, büyükşehir belediye başkanı adaylarının sözlerinden “Ankara Yönetemez” kısmını görmeyen göz de görsün babından kara manşete çektiklerini görünce…
Birileri bunlara kent anayasaları devrinin kapandığını, fikrin sahiplerinin iflaslarını ilan ettiklerini, bir mesaj iletmek istedikleri yerler varsa o dükkânların kapandığını söylese de, düştükleri komik hali sürdürmeseler.
***Ve sizlere nice nice yıllar dilerim.